2 Eylül 2012 Pazar

TÜRKİYE VE DÜNYADA BALIKÇILIĞIN DURUMU


 
TÜRKİYE VE DÜNYADA BALIKÇILIĞIN DURUMU

İçindekiler

Özet

Giriş

Türkiye’de balıkçılığa genel bakış

Avrupa Birliği’nde balıkçılığın durumu

Balıkçılıkla ilgili uluslararası anlaşmalar

Aşırı avlanma balık stoklarını tüketiyor

Balıkçılığın sorunlarına yaklaşım nasıl olmalı?

Kirlilik denizleri nasıl yok ediyor?

Balık yetiştiriciliği bir seçenek olabilir mi?

Sonuç ve öneriler

Dipnotlar

Ek: Örnek olarak Almanya’dan bir amatör balıkçı derneği tüzüğü


                                                      Özet

Türkiye’de balıkçılık yetki ve mevzuat karmaşası içinde, bilimsel veriler dikkate alınmaksızın, denizden uzak ve balıkçıların katılımından yoksun biçimde yönetiliyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de balık stokları kirlilik ve aşırı avlanma nedeniyle hızla tükeniyor. Balıkların taşıdığı zehirli maddeler ve bakteriler insan sağlığını tehdit ediyor.
AB’ye uyum sürecinde, balıkçılıkla ilgili düzenlemelerin 2007 yılına kadar yapılması gerekiyor. AB ülkeleri, “Ortak Balıkçılık Politikası”na göre hareket ediyor. Koruma, gelişme ve piyasaya yönelik kararlarını bu çerçevede alıyorlar. Politika oluşturulurken üye ülkeler arasında yoğun bir rekabet ve çevrecilerin eleştirileriyle karşılaşılıyor.
Dünyada balıkçılık krizde. Veriler, denizlerde yaşamın tehlike altında olduğunu gösteriyor. Hukuksal düzenlemelerin yetersizliği ve geçerli bir küresel denetim sisteminin bulunmayışı yüzünden olumsuz gidiş sürüyor. Balık yetiştiriciliği bir çözüm gibi sunulsa da,  yeni sorunlar yaratarak krizi arttırıyor. Gelişmiş ülkelerin net balık dışalımcısı, gelişmekte olanların balık dışsatımcısı olduğu dünyada yıllık ortalama balık tüketimi düzenli olarak birinciler lehine artıyor. Balıkçılık deniz, balık, balıkçılar ve tüketicilerden ibaret değildir. Geleneksel balıkçılık yöntemlerinin ve bunların günümüzde “sürdürülebilirlik” adı altında tekrarlanmasının ya da yarattıkları zararlara karşıymış gibi sunulan çiftlik balıkçılığının yerine, doğal yaşamın temel alınmasını toplumsal ölçekte düzenleyen yeni bir balıkçılık anlayışı geliştirilmelidir.
(Bu yazı 2006 yılında hazırlandı ve çeşitli yerlerde yayınlandı. Sorunların önemini koruması nedeniyle yazı  1 Eylül 2012’de tekrar gözden geçirildi ve bazı güncellemeler  yapıldı. Bu değişikliklerle ilgili dipnotlar Romen rakamlarıyla gösterildi.)

                                                      Giriş

Geçtiğimiz günlerde, Marmara’daki balıklarda kabul edilebilirin çok üstünde ağır metal ve zehirli atık bulunduğunun açıklanması, aslında malumun ilanıydı.[1] Endüstrinin ve nüfusun yoğunlaştığı Marmara’da hal böyleyken; hızla gelişen tarım, turizm, kentleşme yüzünden yok olmaya terkedilmiş diğer kıyılar ve iç sularımızda durum farklı mı?
Türkiye’de balıkçılık mevzuat ve yetki karmaşası içinde yönetiliyor. Kararlar bilimsel verilerden yararlanılmadan, alan dışında ve çoğu zaman güncel olayların etkisiyle oluşturuluyor. Balıkçılıkla ilgili yetkiler neredeyse tüm bakanlıklara dağılmış durumda. Sorunların artışında, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizi kara parçasından ibaret gören kültürümüzün de katkısı var. Doğanın en önemli bölümünü oluşturan denizler ve iç sulardan toplum olarak yeterince yararlanamıyor, korunup geliştirilmesi için çaba göstermiyoruz.
AB’ye Uyum Protokolü’ne göre balıkçılıkla ilgili mevzuat, kurumlar ve uygulamaların; 2007 yılına kadar “AB Ortak Balıkçılık Politikası”na uygun hale getirilmesi gerekiyor. Balık stoklarının saptanması, balıkçı filosu yönetimi, sektördeki çalışma koşullarının düzenlenmesi, pazarlama sorunlarının giderilmesi,  yeni kurumlar oluşturulması, uluslararası düzeyde konuyla ilgili anlaşmalara taraf olunması, sağlıklı ve standart ürün hedefinin gerçekleştirilmesi gibi pek çok sorunun çözümü doğrultusunda somut adımlar atılmak zorunda. Ama hem Türkiye hem de AB raporlarında henüz buna hazır olmadığımız belirtiliyor. Yetkililer kısa sürede bu kapsamlı çalışmanın altından kalkamayacaklarını görmüş olmalılar ki,  uyum sürecinde çıkabilecek sorunların çaresini balıkçı filosunun sayısını dondurmakta bulmuşlar. Bu arada yeni tekne yapılmasa da, balığın karaya çıkartıldığı noktadan başlayarak denetim altına alınması gerekçesiyle yeni balıkçı limanları yapılıyor.

                          Türkiye’de balıkçılığa genel bakış

2006 bütçesinden balıkçılığın sorunlarına çözüm amacıyla 32 milyon 484 bin YTL ayrıldı. Bunun 26 milyon 407 YTL’lik bölümü yeni balıkçı limanları yapımına harcanacak. Bakım ve onarım masrafları da eklenecek olursa, kaynağın yaklaşık yüzde 90’ı limanlara gidiyor. Tabi bu parayla kaç liman yapılabileceği ayrı bir sorun.
Ulaştırma Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 143 balıkçı barınağı, 34 barınma yeri ve 63 çekek yeri olmak üzere, deniz ve iç sularda balıkçılıkla ilgili 244 tesis bulunuyor. Buralardan yaklaşık 17 bin 500 balıkçı teknesinin yararlandığı belirtiliyor.  26 adet yeni balıkçı barınağının yapımı sürüyor. Çoğunun inşaatı on yılı geçkin bir süre önce başladığı halde yeterli kaynak ayrılmadığı için hâlâ bitirilemedi. Basit bir iskele yapımının bile 10 milyon YTL’yi aştığı göz önünde tutulursa; bütçeden ayrılan küçük paylarla yarım kalan inşaatların önümüzdeki yıllarda da bitirilemeyeceği açık. Büyük bir olasılıkla “yap işlet devret” yöntemiyle özelleştirilecekler ya da kullanılamadan çürümeye devam edecekler. [I]
Türkiye’nin denize kıyıları 8 bin 333, üretim alanı olarak kullanılabilecek akarsuların uzunluğu 178 bin km. Ülkemizde, yüzey alanı yaklaşık 200 bin hektar olan 206 doğal göl ve 3 bin 442 kilometrekare baraj gölü bulunuyor.[2] Çeşitli kaynaklara göre denizlerimizde 350 -500 arası balık türü yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların 100 kadarı ekonomik değer taşıyor. Yıllık avlanan balık miktarı 500- 600 bin ton dolayında değişiyor.  En yüksek avlanma düzeyine 850 bin tonla 1986’da ulaşılmış. En düşük düzey 364 bin tonla 1991 yılında görülüyor.[3] TÜİK ( Türkiye İstatistik Kurumu ) verilerine göre yaklaşık oranlarla balıkların yüzde 10’u göl, baraj ve nehir gibi iç sularda; yüzde 75’i Karadeniz’de, yüzde 15’i Marmara’da, yüzde 1’i Akdeniz’de yakalanıyor. Sırasıyla en fazla avlanan balıklar, hamsi, istavrit, lüfer, sardalye, kefal, mezgit, palamut, çaça, bakalaryo, kolyoz. Bu on tür, avlanan balıkların yüzde 90’ını oluşturuyor. Tahmin edilebileceği gibi hamsi toplam miktarın yüzde 60 – 70’i arasında değişiyor. Ecosounder ve sonar gibi balıkların yerini belirleyen elektronik aygıtların yaygınlaşmasından sonra, avlanan göçmen balık çeşit ve miktarında azalma gözleniyor. Buna yalnızca aşırı avlanmanın değil, teknolojinin gelişimiyle eşzamanlı olan endüstriyel / tarımsal / kentsel büyümenin yarattığı kirliliğin de neden olduğu düşünülmeli.
Türkiye’de balık yetiştiriciliği, 1960’larda alabalık yumurtalarının Avrupa’dan getirtilmesiyle başladı.  Deniz çiftlikleri 1990 ortalarından itibaren yaygınlaştı. Yetiştirilen balık miktarının toplam balık üretimindeki payı 1988’de yüzde 0,6’dan, 2003’te yüzde 14’e çıktı. Bu gelişme dünyadakine paralel bir seyir izliyor. 2004 verilerine göre iç sularda 1.301, denizlerde 358 olmak üzere toplam 1.659 balık yetiştiricisi işletme var. [II]Çipura ve levrek yetiştiricilerinin yavru ihtiyacını karşılamak üzere 2’si kamuya, 19’u özel sektöre ait 21 kuluçkahane bulunuyor.[4] Deniz çiftliklerinde çipura, levrek; tatlı sularda sazan, gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliği ağırlıkta. Karadeniz’de hızla tükenen kalkan balığı ve iç sularda kimi yerli balık türlerinin çoğaltılması için bazı araştırma – uygulama projeleri yürütülüyor.
Türkiye’de balık çiftlikleri, Marmara ve Karadeniz’in kirlenmesi ve hayvancılığın gerilemesi nedeniyle seçenek olarak gösteriliyor. Tüm deniz canlıları yetiştiriciliğe elverişli olmadığı için, geleneksel balıkçılığın yetiştiricilikten etkilenmeyeceği belirtiliyor. Ama Türkiye’de yetiştiricilik iç talebin karşılanmasından çok dışsatım ve turizm işletmelerinin talebi için yapılıyor.
Hayvancılığın gerilemesi ve yoksulluk yüzünden kırmızı et tüketiminin lüks hale geldiği ülkemizde, tahıla dayalı beslenme alışkanlığı yerleşmiş durumda. Dünyada kişi başına ortalama balık tüketimi 17 kg dolayında. Çeşitli Avrupa ülkelerinin kişi başına yıllık ortalama balık tüketimi 15 ile 110 kg arasında değişiyor. AB ortalaması 20 -22 kg arasında. Önemli bir tüketici olan Japonya ortalaması 60 kg. üstünde. Türkiye’de bu ortalama 7 – 8 kg dolaylarında. İşleme tesisleri ve soğuk zincirin yetersizliği yüzünden balığı genellikle taze tüketiyoruz. Bu kadar az balık tüketmemiz, toplumsal sağlığı etkileyen temel bir sorun.
Türkiye genellikle yem yapımında kullanılmak üzere işlenmemiş balık dışalımı; işlenmiş balık, yumuşakçalar ve kabuklu deniz canlıları dışsatımı yapıyor. Dışsatımın yüzde 80’i AB ülkelerine yapılıyor. Satış yapılan ülkeler arasında Çin ikinci, Japonya üçüncü sırada yer alıyor.
Balıkçılıkla ilgili düzenlemelerin kaynağı olan Su Ürünleri Tüzüğü, ilk kez 1973’te Bakanlar Kurulu kararıyla yayınlandı. Stokların hızla tükenmesi ve AB’ye uyum süreci nedeniyle şimdi yeni bir yasal düzenlemeye gidiliyor.[III] Her yıl Şubat ayında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Su Ürünleri Genel Müdürlüğü; avlanacak tür, miktar, yer, süre, yöntem ve araç sınırlamalarının belirtildiği bir sirküler yayınlıyor. Balıkçılık faaliyetleri Karadeniz ve Marmara’da yoğunlaştığı için, özellikle süre sınırlandırmaları bu yöreler göz önünde tutularak yapılıyor. Nehir ağızlarına 500 metreden daha yakında avlanmak, kıyılarda trol ve gırgır kullanmak, koruma altındaki türleri avlamak, patlayıcı / uyuşturucu benzeri zararlı yöntemler, yetiştiricilik amacıyla doğadan yavru toplamak, gece avcılığında yüksek ışık her zaman yasak. Denetimler Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Su Ürünleri çalışanlarıyla birlikte gerçekleştiriliyor. Stokları koruyan, balıkların sağlığa uygunluğunu sürekli denetleyen geçerli bir sistem yok. Rastgele kontrol ve ağır cezalar caydırıcılıktan uzak. Bu yöntem suiistimal ve rüşvetin yaygınlaşmasına yol açıyor.
Amatör ve ticari balıkçılık ayrı mevzuatlarla yönetiliyor. Amatör balıkçıların avladığı miktarın toplam içindeki payının yüzde 1 olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de amatör balıkçılar örgütlü değil, dernekleşme girişimleri sürüyor. Gözlemler, bir boş zaman faaliyeti olan amatör balıkçılığın yoksullukla birlikte arttığını gösteriyor.
Tarım Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 482 balıkçı kooperatifi, bağlı oldukları 12 bölge birliği ve bir merkez birliği bulunuyor. Kooperatifler, balıkçılara av araç gereçleri sağlama ve pazarlama dışında etkinlik göstermiyorlar. Dünyada benzer örgütler balık stoklarının, türlerinin belirlenmesi ve korunmasında etkin rol alır, bilim insanları ve uzmanlarla birlikte çalışırken; Türkiye’de benzer uygulamalar yok.[5] Bu da balıkçılık politikalarının deniz ve balıkçıların uzağında belirlendiğinin kanıtlarından birini oluşturuyor.
Bilimsel çalışmalara ayrılan kaynak yetersiz. Araştırmalar daha çok üniversitelerin kendi çabalarına dayalı ve yetiştiricilik üstüne yoğunlaşıyor.  Üniversitelerde ilgili bölümlerin açılması, araştırma enstitülerinin kurulması ve bilimsel çalışmalardaki artış; balık yetiştiriciliğinin gelişmesi ve balığın ihraç ürünü olarak önem kazanmasından sonraya rastlıyor. Bu da balıkçılık politikalarının saptanmasında doğal denge ve toplumsal gereksinimler yerine ekonomik kaygılara öncelik tanındığını gösteriyor. Dolayısıyla sürmekte olan bilimsel çalışmaların kararlara etkisi, büyük ölçüde kazancı korumakla sınırlı kalıyor.
Sektörün önemli sorunlarından biri de kıyı şeridinde avlanan küçük balıkçılarla, trol ve gırgır kullanan büyük balıkçılar arasındaki eşitsiz rekabet. Ortak çıkarları işbirliği yapmalarını gerektirdiği halde, kârlılık üzerine kurulu sistem piyasa aracılığıyla bunu engelliyor. Somut örneği kooperatif yönetimleri seçilirken yaşanıyor. Büyükler, çeşitli nedenlerden açık deniz balıkçılığı yerine kendi karasularımızda avlanmayı tercih ediyorlar ve av sınırlandırmalarından daha çok etkileniyorlar. Bu nedenle kooperatifler küçük üreticiden daha çok, yönetimlerinde etkin olan büyük balıkçıların çıkarlarını gözetiyor ve geleneksel işleyişin bir parçası oluyorlar.
Türkiye, deniz hukuku alanında uluslararası düzenlemeler getiren UNCLOS I, II, III anlaşmalarına taraf olmadı.[6] Bunların ilki 1958 Cenevre Konvansiyonu olarak biliniyor. İkincisi 1960, üçüncüsü 1982’de oluşturuldu.[7] Dolayısıyla, son konvansiyonun uzantısı olarak 1995’te imzalanıp 2001’de yürürlüğe giren “Yerleşik ve Göçmen Balık Stoklarının Saptanması ve Korunması Anlaşması”na da taraf değiliz. [8] Türkiye’nin deniz hukukuyla ilgili uluslararası anlaşmalara itibar etmeyişinin başlıca nedeni Yunanistan’la yaşanan kıta sahanlığı sorunu. Bunun sonucu UNCLOS III’le kıyı devletlere tanınan açık denizlerdeki 200 millik EEZ (exclusive economic zone)  hakkından yararlanmıyoruz.[9] Örneğin 2000 yılında konvansiyona taraf olarak hakkını kullanmaya başlayan Ukrayna, kalkan avlayan Türk Balıkçılarına ateş açarak bir kişinin ölümüne neden olmuştu. O sırada Karadenizli balıkçılar gelişmeden bihaber, eskiden beri gittikleri bir alanda avlanmaya çalışıyorlardı. [10]
Denizlerdeki haklarımıza sahip çıkmak, daha geniş bir doğal alanın korunması için sorumluluk üstlenmek, komşu ülkelerle işbirliğine gitmek ve ortak yaşadığımız sorunları çözmek için bir an önce uluslararası anlaşmalara taraf olmak zorundayız. Bunun için mutlaka UNCLOS III’ü imzalamak da gerekmiyor, konvansiyon komşu ülkeler arasındaki ikili anlaşmalarla ortak hukuk oluşturulmasına açık. Yönetici kesimin içe dönük ve elini güçlendirmeye indirgenmiş dış politika anlayışı, toplumsal çıkarlara daha uygun düşen uluslararası açılımları engelliyor.
Örneğin, balık üretiminin yüzde 75’ini karşılayan Karadeniz’e kıyı ülkelerle işbirliğine gitmenin hukuksal zemini var. “Blackseafor” (Karadeniz İşbirliği Antlaşması) adıyla 2 Nisan 2001’de Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Türkiye arasında imzalanan ve 2 Kasım 2003’te yürürlüğe giren anlaşma çerçevesinde gerekli işbirliği yapılabilir, ortak fonlar oluşturulabilir. Ama taraf ülkeler şimdiye dek ortak askeri tatbikat ve terörizme karşı işbirliği dışında bir faaliyet göstermediler. Yine konuyla ilintili olarak, 10 Haziran 2007’de Bakü – Ceyhan boru hattı büyük bir törenle açıldı. Öne sürüldüğüne göre yalnızca tören masrafları 3 milyon dolar tutuyor. Anlaşmaya taraf olan devletler ve şirketler, en azından tören masrafı kadar bir payı Karadeniz’in korunmasına ayırmayı düşündüler mi acaba? Komşu ülkelerle “karşılıklı yarar” çerçevesinde yapılan anlaşmalar ekonomik ve politik çıkarların ötesine geçerek, ortak doğa alanlarının korunmasına kadar uzanamıyor.
Balıkçılığın sorunları yalnızca denizlerde yaşanmıyor, başta sektör çalışanları olmak üzere tüm toplumu ilgilendiriyor. Sorunların iki önemli nedeni kirlilik ve aşırı avlanma. Kökten çözülebilmeleri için,  sürdürülen balıkçılık sistemin uzun vadede ve küresel düzeyde ortadan kaldırılması gerekir. Kısa vadede ve ülke düzeyinde bilimsel çalışmalara ağırlık verilmesi çözümün ilk adımıdır. İkinci adımı, balıkçıları sürece katarak ve tüketiciyi bilinçlendirerek etkin bir denetim sistemi kurmaktır. Bir yandan yatırım yapıyormuş gibi görünerek liman inşaatlarına öncelik tanıyan, öte yandan kaynak yetersizliğini bahane ederek başlananları yarım bırakan “beceriksiz müteahhit” zihniyetiyle çözüm üretilemeyeceği açık. Balıkçılığımız büyük bir kaynak ve zaman savurganlığı içinde ve “denizden baban çıksa yiyeceksin” mantığıyla; plansız, programsız yönetiliyor. Kıyılarımızda, iç sularımızda; doğal dengeyle birlikte balıkçılığımız da yok oluyor. Her yıl daha az balık tüketiyoruz. Üstelik tükettiğimizin ne kadar sağlıklı olduğu da şüpheli. Yöneticilerimiz yapımına karar verdikleri yeni limanları gelecekte kullanacak balıkçı bulamadıklarında, herhalde yat turizmine tahsis etmeyi düşünüyor olmalılar. Yatçılar Karadeniz’deki balıkçı limanlarından yat turizmi için yararlanmayı talep ederken, bu hiç de şaşırtıcı olmaz. [11] Tabi kentsel, endüstriyel, tarımsal kirlilik ve betonlaşma sonucu canlılığını hızla yitiren sulara gelecek turist bulabilirlerse…

                                     AB’de balıkçılığın durumu

AB balıkçılık alanında Türkiye’ye yol gösterirken, kendisi de sektörün içinde bulunduğu krizi aşamıyor. AB ülkeleri içinde balıkçılığın da yer aldığı “Ortak Tarım Politikalarını” 1962 yılında oluşturdu. UNCLOS III konvansiyonunun ardından, 1983 yılında “Ortak Balıkçılık Politikası” adı altında bir düzenleme başlattılar. Balıkçılıkla ilgili tüm alt sektörleri 1992’de yeniden yapılandırdılar. Bu çerçevede balıkçılık faaliyetleri tanımlanarak sektörün gelişme sınırlarından, avlanacak miktarın belirlenmesine kadar ortak davranılmasına karar verildi. Bu amaçla, 2003 yılında ülkelerin avlanma kotaları belirlendi, 2005 yılında, merkezi Brüksel’de olan “Balıkçılık Kontrol Ajansı” oluşturuldu. ( 2008 yılında bu merkez İspanya’nın Vigo kentine taşındı.) 2009 yılında yayınlanan “AB Ortak Balıkçılık Politikası Reformu” adlı yeşil kitapla, balıkçılık konusu üye ülkeler arasında tartışmaya açıldı. Ve tartışmalar sonuca bağlanarak, 13 Temmuz 2011 tarihinde Avrupa komisyonu tarafından balıkçılıkla ilgili reform politikası açıklandı. Kararlar 2013 tarihinde yürürlüğe girecek. Buna göre, balıkçılık filolarının 15 yıl boyunca uyması gereken avlanma kotaları belirlendi. Bu arada daha önce amaç dışı avlanan küçük balıkların denize atılması uygulamasından da vazgeçildi. Böylece daha önce ticaret dışı tutulan avdan da kar edilmesi mümkün olacak. Yeni mevzuatta kotaların yanı sıra balıkçıların denizde kalma süresi ve yakalanan balıkların belli noktalardan karaya çıkarılması gibi zorunluluklar bulunuyor. Çevre savunucuları, sözkonusu kararların denizlerin özelleştirilmesi anlamına geldiğini öne sürüyorlar.
AB ülkeleri deniz alanları, kara alanlarından daha geniştir. Bugün AB’nde bin 200 liman bulunuyor ve dış ticaretin yüzde 90’ı, iç ticaretin yüzde 40’ı deniz yoluyla yapılıyor. Birliğe ait balıkçı tekneleri uydudan sürekli izleniyor. AB’nde denizcilik ve balıkçılık iç içe bir yapılamaya sahip.
AB’nde balık fiyatları üretici dernekleri aracılığıyla belirleniyor. Bugün toplam sayıları 200’ün üstüne olan bu derneklerin yaklaşık yüzde 85’i deniz balıkçıları, kalanı balık yetiştiricilerini temsil ediyor. AB’nde balık stokları hızla tükendiği için, üçüncü ülkelerde çeşitli balıkçılık anlaşmaları yapılıyor. Bunlar Afrika, Karayip, Pasifik ülkelerinden oluşuyor.
AB’nde yaklaşık 270 bin aile geçimini balıkçılıktan sağlıyor. Birliğin 2007 – 2013 dönemi için balıkçılığa ayırdığı kaynak 3,8 milyar Euro. Ancak kuzey ve güney ülkeleri arasında görüş birliği sağlanamadığından,  kaynağın nasıl kullanılacağına karar vermekte sıkıntılar yaşanıyor. Almanya’nın başını çektiği kuzey ülkeleri biyolojik çeşitliliğin ve stokların korunması amacıyla kısıtlamalara gidilmesini savunuyor. Buna karşılık önemli bir gelir kaynağını ve balıkçı nüfusunu korumak amacıyla,  güney ülkeleri fondan daha çok yararlanmak istiyorlar. Kuzeyin korumacı, güneyin geliştirici talepler ileri sürmelerinin yarattığı karar alma zorluğunun nedeni; Kuzey Atlantik’te balık stoklarının tükenmek üzere oluşu.
AB’nde balıkçılık konusunda kuzey ve güney ülkeleri arasındaki uyumsuzluğa örnek olarak İtalya’nın durumu örnek verilebilir. İtalya, 2009 yılında Avrupa Adalet Divanı tarafından alınan denizlerde akıntıya bırakılan ağlarla avlanmanın yasaklanması kararına uymuyor. Deniz yaşamının korunması ve sürdürülebilir balıkçılık açılarından zararlı bulunan bu tür avlanma yöntemi yasa dışı kabul ediliyor. Avrupa Komisyonu 29 Eylül 2011 tarihinde açık çağrı yaparak İtalya’nın Adalet Divanı kararlarına uymasını istedi. Henüz İtalya bu çağrıya uymadı.
AB’de balıkçılık alanında karar oluşturucularla çevreciler arasında yoğun bir tartışma yaşanıyor. Örneğin ICES (International Council for the Exploration of the Sea)  bilimsel araştırmalara dayanarak Kuzey Atlantik’te kesinlikle avlanılmaması gerektiğini belirtiyor ve her türe ayrı kotalar öneriyor. Ama talebi karşılama kaygısı ve balıkçıların baskısı yüzünden,  kotalar genellikle ICES’in önerdiği sınırların üstünde belirleniyor. Dolayısıyla balıkçılık fonları daha çok av yapmak üzere harcanıyor. Öte yandan Greenpeace korumacı önlemlerin yetersizliği ve aşırı avlanma sorununa sürekli dikkati çekerek, uygulamaları eleştiriyor.
Ülkeler arasındaki uyumsuzluk ve rekabetin nedenlerinden biri de aralarındaki gelişmişlik farkı. Örneğin Polonya kuzey ülkesi olduğu ve stokları tehlike altında bulunduğu halde, köhnemiş balıkçı filosunu yenilemek amacıyla fondaki payını arttırma talebiyle güney ülkelerinin yanında yer alıyor. Hırvatistan ortak fondaki payını, İtalya’nın muhalefeti yüzünden filosunu yenilemek yerine turizm amaçlı tekne yapımı için kullanmak zorunda kalıyor. Bilindiği gibi Adriyatik Denizi İtalya ve Hırvatistan’ın ortak av alanı. Adriyatik’teki avlanmanın yüzde 90’ını gerçekleştiren İtalya,  yüzde 7 orana sahip Hırvatistan’ın rakip olmasını engellemeyi amaçlıyor. Ve AB balıkçılık alanında yaşadığı krizi aşmak için, yoksul Batı Sahra halkının çığlıklarına bile kulak tıkayabiliyor. [12]
FAO verilerine göre AB’de 2004 yılında 11 milyon 980 bin ton su ürünü elde edildi. Bunun yaklaşık 10 milyon tonu avlanma, 2 milyon tonu yetiştiricilikten sağlandı. Kota uygulaması nedeniyle talep karşılanamadığından, her yıl üretimin yarısına yakın dışalım yapılıyor. Greenpeace raporlarında, uluslararası sularda avlanan miktarın bildirilmeyerek kotaların sürekli aşıldığı belirtiliyor. Ayrıca geçerli bir küresel denetim sistemi bulunmadığından, dışarıdan alınan balığın hangi koşullarda avlandığını bilmek olanaksız. Dolayısıyla AB’nin balık stoklarını korumak amacıyla koyduğu kota sistemi bir yandan geri kalmış ülkeleri dışsatım amacıyla daha çok avlanmaya itiyor, öte yandan kaçak avcılığı geliştiriyor. Sonuçta küresel kaynaklar her biçimde hızla tükenmeye devam ediyor.   
Türkiye AB ile katılım müzakerelerinde 13. fasıl olan balıkçılıkla ilgili tarama ve eşleştirme toplantılarını 24 Şubat–31 Mart 2006 tarihleri arasında yapmıştır. Bu çerçevede, 2008 tarihli “Katılım Ortaklığı Belgesinde” balıkçılıkla ilgili öncelik verilmesi gereken politikalar belirlenmiştir. Bunlar yönetim yapısının güçlendirilmesi, mevzuatın düzenlenmesi, kaynakların bilimsel olarak saptanması ve mevcut filo kayıt sisteminin AB ölçülerine uydurulması olarak özetlenebilir.    Ancak 2010 tarihinde AB tarafından hazırlanan “İlerleme Raporunda”, daha önce karşılıklı olarak alınan kararlara rağmen balıkçılık alanında önemli bir ilerleme kaydedilmediği belirtilmiştir.   Bugün itibariyle AB – Türkiye arası görüşmelerde balıkçılık faslı, Avrupa Konseyinin Aralık 2006’da aldığı karar nedeniyle Türkiye’deki liman ve havaalanları Güney Kıbrıs bandıralı gemi ve uçaklara açılana dek askıya alınmıştır.     
                 
                       Balıkçılıkla ilgili uluslararası anlaşmalar

Tüm dünyada denizler sınırsız bir ekonomik faaliyet alanı gibi görüldüğünden, aşırı avlanma, kirlenme ve küresel düzenlemelerin yetersizliği yüzünden dünyanın yaşam kaynakları hızla tükeniyor. Denizlerin kullanımı ve kıyı ülkelerin egemenlik hakkı tartışmaları 17. Yüzyıl’a kadar uzanıyor. 19. Yüzyıl’da balina avcılığında karşılaşılan sorunlar nedeniyle bazı düzenlemeler yapılmasına çalışılmış. Uluslararası düzeyde ilk yaygın girişim Milletler Cemiyeti döneminde 1930’da başlatılmışsa da, ortak bir deniz hukuku oluşturmak mümkün olmamış.[13]
Düzenleme gereksinimi II. Dünya Savaşı’nın ardından önem kazandı. Özel olarak balıkçılık alanında, 1950’lerde avlanma tekniklerinde önemli ilerlemeler kaydedildi ve balık tüketimi arttı.  Bu yıllarda ağ yapımında naylon iplik kullanılması, elektronik araçların ve hidrolik sistemlerin balıkçılığa uyarlanması, avlanmayı kolaylaştırdı. Hem teknolojik gelişmeler, hem de daha geniş alanlarda avlanılması nedeniyle tutulan balık miktarı arttı. Gelişmiş ülkelerin emperyalist bir anlayışla dünya denizlerinden sınırsızca yararlanması sırasında yaşadıkları rekabet, bağımsızlığını yeni kazanmış ulusların buna gösterdikleri tepkiler ve soğuk savaş döneminin gerilimi; uluslararası düzenleme gereksinimini öne çıkardı.
Girişimler, 1958 Cenevre Konferansı’nda 86 ülkenin anlaşmaya varmasıyla sonuçlandı. UNCLOS I olarak adlandırılan bu konvansiyonla karasuları ve bitişik bölgeler, zararsız geçiş hakkı, deniz canlılarının korunması ve kıyı ülkelerinin 200 metre derinliğe kadar denizlerden yararlanmasına ilişkin kararlar alındı. Konvansiyonda açık deniz canlılarının resmi olarak sahiplenilemeyeceğinin belirtilmesi, balıkçılık açısından önemliydi.
İkinci düzenleme, balıkçılık hakları ve kıyı devletlerin kullandığı alanların tanımlarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle 1960 yılında imzalanan UNCLOS II konvansiyonuydu. Taraf ülkeler arasında sürekli bir fikir birliği sağlanamadığından uygulanamadı.
Üçüncü girişim, 1973’te başlayan konferanslar dizisinin 1982’de sonuca ulaşmasıyla, UNCLOS III olarak adlandırılan ve halen geçerli olan  “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konvansiyonu”  ( United Nations Law of the Sea Convantion) dur. ABD konvansiyona taraf olmazken,  imzacı ülke sayısı 148’dir. Konvansiyonun benzerlerinden temel farkı, açık denizlerdeki egemenlik tanımının ilgili ülkelere hak yaratmak amacıyla değil,  “insanlığın ortak malı” olarak kullanımını etkin kılmak için yapıldığını belirtmesidir.
“İnsanlığın ortak malı” kavramı uluslararası bir belgede ilk kez kullanılıyor. Ancak, doğanın özel ya da ortak insan malı gibi görülmesi tartışmalı bir konudur. Bu nedenle son konvansiyonun öncekilerden ileri olduğu düşünülmemeli.[14] Zaten uygulamalar da bu tanımın yeni sorunlar yarattığını gösteriyor.
Önceki konvansiyonlarda tanınan haklar, ülkelerin egemenlik alanlarını özel mülkiyetçi bir anlayış çerçevesinde diledikleri gibi kullanmalarına yol açmıştı. Bu kez okyanusların bir bütün olarak ele alınmasıyla sorun çözülmeye çalışıldı. Küresel düzeyde yaptırım gücüne sahip geçerli bir ortak denetim sistemi bulunmadığından; bu kez de öncekilere benzer biçimde, kabul edilen ilkeler iyi dilekten öte gitmedi. Yeni konvansiyonun pratik etkisi ülkelerin denizlerden yararlanmasını biraz daha eşitlemek oldu. Denizlerdeki ekonomik faaliyet egemenlik alanlarının eşitlenmesiyle daha da artarken, önceki dönemden bu yana süren eşitsizliklere dayalı olarak yararlanma oranlarında bir değişme olmadı. Konvansiyonun ardından kaynakların ayni biçimde ve hızla tükendiğini gösteren veriler bunun kanıtıdır.
UNCLOS III’e göre anlaşmaya taraf olan ülkelerin açık denizlerdeki egemenlik alanı, iç suların sınırından başlayarak 200 mile kadar uzanıyor. Buna “exclusive economic zone” (EEZ),  taraf ülkenin denizlerde etkin olduğu ekonomik alan deniyor. Konvansiyon, imzacı olmasına bakılmaksızın bu alanın sınırlarının ülkeler arası ikili anlaşmalarla saptanabileceğini kabul ediyor. Bugün dünya balıkçılığının genel hukuksal çerçevesini; konvansiyona bağlı olarak 1995 yılında imzalanıp 2001’den beri uygulanan ve 59 ülkenin katıldığı “Yerleşik ve Göçmen Balık Stoklarının Korunması ve İşletilmesi Anlaşması” ( Agreement for the Conservation and Management of Straddling Fish Stocks and Highly Migratory Fish Stocks)  oluşturuyor.
Konvansiyonun kabulü,  70’li yıllarda başlayan “Üçüncü Dünya Hareketi”nin gelişmiş ülkelere karşı somut kazanımlarından biridir. Ne var ki bunun balıkçılık açısından iyi bir sonuç yarattığı söylenemez. Bugün okyanuslardaki küçük ada devletleri bile geniş EEZ alanlarına sahipler. Buraları eskisinden daha yoğun biçimde kullanıyor ya da ikili anlaşmalarla diğer ülkelerin kullanımına açıyor, yani kiralıyorlar. Zengin ülkeler geleneksel balık dışsatımcısıyken, yoksullar dışalımcıydı. Konvansiyondan sonra durum tersine döndü.  Ortak mülk olarak tanımlanan alanların kamusal çıkarlar gözetilerek yönetilmesi pratikte gerçekleşmediğinden, denizlerde eskiden beri geçerli olan feodal sistemin biraz daha eşitlenmesinden öte sonuç elde edilemedi. Bundan sonraki hukuksal düzenleme, insanın doğanın bir parçası olduğu ilkesine dayandırılmalı.

                      Aşırı avlanma balık stoklarını tüketiyor

FAO verilerine göre 2004 yılında dünyada yetiştiricilik ve avlanmayla elde edilen balık miktarı 155 milyon 477 bin tonun üstünde. Üretimin yaklaşık 31 milyon tonu gelişmiş ülkeler, kalanı gelişmekte olanlar tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun 120 milyon tonu denizlerden sağlanıyor.( Buna deniz çiftliklerinden elde edilen miktar dahil.)  Toplam üretimin yaklaşık üçte biri balık çiftliklerinden,  kalanı deniz ya da iç sulardaki doğal ortamdan sağlanıyor. Çin,  58 milyon 600 bin ton toplam balık üretimiyle dünyada ilk sırada yer alıyor. Çin’in yıllık üretiminin yaklaşık 47 milyon tonu balık çiftliklerinden geliyor. Dolayısıyla Çin ayni zamanda dünyanın en büyük balık yetiştirici ülkesi. 
Aşırı avlanma sonucu, bugün yeryüzündeki balık stoklarının, 1950’de varolanın beşte birine düştüğü tahmin ediliyor. FAO, dünya denizlerinde geleneksel balıkçılık yapılan alanların yarısında avlanmaya değer balık kalmadığını belirtiyor. Geri kalan alanların yine yarısında sürdürülen avcılıktan,  ancak çok düşük kazançlar elde edilebiliyor. Bu durumda, avlanılabilir alanların dörtte birinde yoğun biçimde avlanılıyor. Ve bu hızla gidilirse, FAO 2010 yılında denizlerden ancak 74 milyon ton balık elde edilebileceğini belirtiyor.
Yalnızca 1975 – 95 yılları arasında, avlanan balık miktarı ikiye katlanarak 75 milyon tona çıktı. Bilindiği gibi bu dönem kapitalist küreselleşmenin en hızlı yıllarıydı. Bugün okyanuslarda, balık stoklarının sürdürülebilirlik sınırının 2,5 katı üstünde avlanıldığı tahmin ediliyor. FAO, dünyadaki balıkçıların yaklaşık yüzde 70’inin stoklara zarar verici biçimde avlandığını belirtiyor. Pek çok balıkçı kotaların üstüne çıkıyor, kaçak avlanıyor ya da kurallara uygun bile olsa teknolojiden yararlanarak sürekli daha çok balık avlamanın yollarını arıyor. Geleneksel av alanı olan sığ suların kârlılığı giderek azaldığı için, balıkçılar daha derin sulara yöneliyor. Bu da hem geleneksel av hedefi olan türler üzerindeki baskının artmasına, hem de derin sularda şimdiye dek avlanmayan türler üzerinde baskı kurulmasına yol açıyor. Bugün, avlanmaya değer alanların yüzde 40’ı 200 metreden daha derin.
Geleneksel balıkçılık yapılırken, avlanmak istenmeyen türler de yakalanıyor. Zehirli balıklar, köpek balıkları, kaplumbağalar, çeşitli kabuklular, yumuşakçalar ve mikro organizmalar bunlar arasında sayılabilir. Amaç dışı avlanılan miktarın bugün 20 milyon ton civarında olduğu tahmin ediliyor. Pazara çıkartılmayarak denize atıldıkları için, yok olduklarını görmüyoruz. Yaşam zincirinde önemli yeri olan bu canlıları, bir amaç bile gütmeksizin yok ediyoruz.
Dünyanın her yerinde balıkçılar topraksız ve el emeğiyle geçinmek zorunda olan ve toplumun en yoksulları arasında yer alan insanlardır. Bugün yeryüzünde 40 milyona yakın insanın geçimini balıkçılıkla sağladığı tahmin ediliyor.[IV] Sektördeki en küçük olumsuzluk, öncelikle bu yoksul insanları etkiliyor. Yanı sıra, olumsuzluklardan tüm yoksullar da etkileniyor. Çünkü yoksul ülkelerde her ne kadar ortalama tüketim zengin ülkelerin çok altında olsa da,  balık önemli bir hayvansal protein kaynağı. Zengin ülkelerin değişik kaynaklara dayalı protein tüketimi içinde halen balığın oranı yüzde 13’ken, yoksullarda bu oran yüzde 20.
Balık yalnızca insanların beslenmesi amacıyla tüketilmiyor. Başta tavuk, domuz ve balık çiftlikleri olmak üzere; her türlü hayvan yetiştiriciliğinde balık unu ve yağının önemli bir yeri var. Sardalye, ringa, hamsi gibi büyük miktarlarda yakalanabilen ucuz balıklar genellikle bu amaç için avlanıyor. Hızla tükenen balık stoklarının korunması için balık yetiştiriciliğinin çözüm gibi sunulmasının temel açmazı, yem yapmak amacıyla daha çok balık avlanmasını zorunlu kılması ve böylece balık stokları üzerindeki baskının daha da artmasına yol açmasıdır. Balık çiftlikleri toplam avcılıkta azalmaya yol açacak gibi görünse de, çiftlikler için avlanan balıklarla denizlerdeki büyük balıkların beslenme kaynağı aynı olduğundan, her halükarda denizlerdeki balıklar hızla tükenmeye devam edecektir.
İstatistikler, kaynakların hızla tükenmesine rağmen talebin arttığını ve daha çok balık avlanıldığını gösteriyor. Bu soruna yürürlükteki sistem açısından bakıldığı sürece, çözüm yaratmak zor görünüyor. IFPR’nin “Outlook for Fish to 2020” başlıklı raporu, [15] geleneksel bakış açısını yansıttığı için üzerinde durulmaya değer.

                  Balıkçılığın sorunlarına yaklaşım nasıl olmalı?

IFPR’nin raporu, FAO istatistiklerinden yararlanarak balıkçılıkta önemli değişimlerin yaşandığı 1973 – 97 döneminin incelenmesine ağırlık veriyor ve geleceğe yönelik bakış açısı ortaya koymaya çalışıyor. Raporda, 1973’te 45 milyon ton olan küresel tüketimin 1997’de 91 milyon tona çıktığı ve kaynakların tükenmekte olduğu belirtilerek, sektörün sürdürülebilirliği üstüne görüşler geliştiriliyor. Rapor, ele aldığı dönemde küresel deniz hukuku alanındaki gelişmelerin nedenleri ve balıkçılığa etkileri üzerinde durmuyor. Kapitalizmin her zamanki bakış açısıyla, aşırı avlanma nedenini talepteki artışa ve bunun en önemli etkenini de nüfus artışına bağlıyor. Bundan sonra arz artışına yol açan üretim tekniklerindeki gelişmeler ve talebin artmasına yol açan tüketici gelirleri artışı gibi, sürekli piyasa koşulları üzerinden açıklamalarla sorunu ve olası çözüm yollarını tarif etmeye koyuluyor. Görüşler şu çerçevede belirtilmiş:
İncelenen dönemde gelişmiş ülkelerde önemli bir nüfus artışı görülmezken, gelişmekte olan ülkelerin nüfusu artıyor. Bu sürede gelişmiş ülkelerin ortalama balık tüketimi yüzde 0,8 artarken, gelişmekte olanlarınınki 3,8 oranında artıyor.[16] Yine bu dönemde gelişmekte olan ülkelerde ortalama gelir artışıyla birlikte, orta sınıfın büyüdüğü ve daha çok balık tüketmeye başladığı belirtiliyor. Gelişmiş ülkelerde balık arzında önemli bir değişme gözlenmiyor ama gelişmekte olanlarda balık arzı yüzde 90 artıyor. Süreç içinde zengin ülkeler net balık dışalımcısı, yoksul ülkeler net balık dışsatımcısı haline geliyorlar. Böylece aşırı avlanmayı önlemenin yolunun, gelişmekte olan ülkelerdeki üretim ve talep artışını düzenlemekten geçtiği sonucuna varılıyor.
Bu yanlış bir bakış açısı. Bir yandan herkes gibi balık stoklarının sürdürülebilir biçimde işletilmesini tek geçerli çözüm yolu olarak benimseyip, öte yandan aşırı avlanmanın nedenlerini yürürlükteki sistemin istenmeyen sonucuymuş gibi anlatmak bir çelişki. Çünkü balıkçılığın krizini aşmak için yürürlükteki sistemde köklü değişimlere gidilmesi gerektiği yerine, yalnızca sistemi iyileştirici ve sürdürücü çareler aranmasına yol açıyor. Zaten raporu hazırlayanların amacı da bu.
Rapor temel olarak,  üretim ve tüketim artışının görüldüğü gelişmekte olan ülkelerin daha sıkı denetlenmesi ve buralarda balık yetiştiriciliğine önem verilmesi gerektiğini savunuyor. Ve bunun da piyasa koşullarında belirlenecek fiyatlar aracılığıyla gerçekleşebileceğini dile getiriyor. Eğer aşırı avlanma olursa fiyatlar düşecek, tersi durumda daha çok avlanılacak ve böylece fiyatlar aracılığıyla av miktarı kendiliğinden denetlenirken,  balık stoklarının azalmasının da önüne geçilecek... Ayrıca, raporun temel teziyle uyumlu olan şu öneriler de sıralanıyor: Yetiştiricilikle ilgili sorunlar bir an önce çözülmeli, denizlerin kirletilmesine karşı mücadele edilmeli, balıkçılık faaliyetlerinde etkin denetimin yapılması ve tüm ürünlerin sertifikalandırılması için ortak bir sistem kurulmalı, politikaları belirleyenler bilimsel verilere önem vermeli... Bunları zaten herkes biliyor. Ama neden gerçekleştirilemediğini açıklayamadığından, nasıl gerçekleştirileceği bilinemiyor.
Hem sistemin yürürlükte kalması, hem de aşırı avlanmanın önüne geçmek için raporu hazırlayanların bir önerisi de Çin’in üretiminin düşürülmesi. Bunun da yeterli olmayacağını gördüklerinden, ek olarak piyasanın sınırlandırılmasını öneriyorlar. Bu amaçla gelişmekte olan ülkelerden gelişmişlere balık satımı biçimindeki küresel ticaret sınırlandırılacak, gelişmekte olanlar kendi aralarında ticaret yapmaya teşvik edilecekler. Bu haliyle rapor Çin – ABD arasındaki rekabette ABD’nin ve küresel eşitsizlikte gelişmiş ülkelerin yanında yer alıyor. Sistem sıkışınca ticaret özgürlüğü filan tanımıyor. Gelişmiş ülkeler, raporda da ortaya konduğu üzere UNCLOS III konvansiyonuyla ellerinden alınan kolaylıkları geri kazanmak ister gibiler. Yaşanan sorunları bunun gerekçesi gibi öne sürerken, kendi yararlarına çalışan sistemin değiştirilmesi üzerine görüş belirtmiyorlar.
Ele alınan dönemde gelişmiş ülkelerde balık tüketimi artmazken, gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus ve gelir artışı toplam tüketim artışının başlıca nedeni gibi gösterilemez. ABD, AB, Japonya gibi ülkelerdeki ortalama balık tüketimi her zaman yoksul ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar yüksek oldu ve bu devam ediyor. Dolayısıyla zenginlerde talebin artmayışı, şu anki sorunun nedeni olmadıkları anlamına gelmez. Zaten doyma noktasında olan zengin ülkelerin talebi, dünyanın geri kalanıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksektir ve bugün stokların tükenmesinin temel nedeni onların yarattığı, inatla sürdürmeye çalıştığı sistemdir. Yoksul ülkelerdeki nüfus artışının talebi arttırdığı iddiasına gelince:
Yoksul ülkelerin nüfusu her zaman yüksek hızla artıyordu. Bugün daha çok balık tüketmelerinin nedeni başka yerlerde aranmalı. Ama dünyadaki ortalama balık tüketim oranlarına bakarak konuşmak gerekirse, gelişmekte olan ülkelerdeki balık talebinin doyma noktasının hâlâ çok altında bulunduğu ve artmaya devam edeceği kaçınılmaz bir durumdur.
Önceki dönemde denizleri daha çok zengin ülkeler kullandığı için gelişmekte olanlar az balık tüketiyordu. Ve gelişmiş ülkelerin net balık dışsatımcısı olması, kendi aralarındaki ticaretten kaynaklanıyordu. Yoksul ülkelerin eskiden balık dışalımcısı olmalarının dünya ticaretindeki yeri, bugün zengin ülkelerin net balık dışalımcısı olmalarıyla karşılaştırılamayacak kadar önemsizdi. Sonuç olarak bugün gelişmiş ülkelerin geleneksel balık dışsatımcısı olmaktan dış alımcı durumuna geçmeleri de, iki neden yüzündendir: Birincisi, hukuksal düzenlemelerle avlanma olanakları sınırlanmıştır. İkincisi, bu ticaret çeşitli nedenlerden zengin ülkelerin yararınadır ve sürmesi yine zenginlerce desteklenmiştir.
Daha geniş alanlarda avlanabilme hakkı elde eden yoksullar giderek geleneksel balıkçılık yöntemleri yerine gelişmiş teknoloji kullanmaya başladılar. Bu, teknoloji üreticisi konumundaki gelişmiş ülkelerin doğrudan yararlandığı bir durumdur. Öte yandan gelişmekte olan ülkeler ucuz emek cenneti olduğu için daha ucuza balık üretip satıyorlar. Bu yüzden yoksul ülkelerde canlı ya da işlenmiş balığın maliyeti, zengin ülkelerdekinden düşüktür. Eşitsiz koşullarda gerçekleşen bu ticaret zenginlerin yararınadır. Zengin ülkeler bir yandan balıkçılıkla ilgili faaliyetlerini yoksul ülkelere kaydırıyor, öte yandan sektöre gerekli yüksek teknolojili araç - gereç satarak kazanmaya devam ediyor. Bu yüzden, ekonominin küreselleştiği bir dönemde zenginlerin yoksullardan balık almaları yalnızca eskisinden daha az avlanabiliyor olmalarıyla açıklanamaz.[V]
Ticaret konusu olan su ürünlerini iki kategoriye ayırmak mümkün. İlk kategoridekiler değerli ürünler sınıfından olan ve fiyatları durmadan yükselenler. İkinci kategoridekiler, daha çok endüstriyel amaçlarla kullanılan ucuz balıklar.
İlk kategoridekiler genellikle soyu tükenmek üzere olan balıklar ya da gelişmiş tüketim zevkine hitap eden su ürünleri. ( Havyarı değerli mersin balığı, şusi yapılan mavi yüzgeçli ton, ıstakoz gibi.)  Genellikle canlı olarak satılırlar. Hem azaldıkları, hem de daha yüksek bedel ödemeye bile hazır tüketicileri her zaman bulunduğundan, fiyatları durmadan yükselir. Şimdiye dek yüksek kazanç sağlayan avlanma alanları zengin ülke balıkçıları tarafından tüketildi. ( Örneğin Japon balıkçılar, büyük bir iç talep olan orkinos için dünyanın her yerine gidiyor.)  Zengin ülke balıkçıları bugün ya kaçak, ya da uzak sularda avlanmak zorunda kalıyorlar ve maliyet artıyor. Bu nedenle zengin ülkeler, komşularından başlayarak yoksul ülkelerin sularında av imtiyazları kazanmak için anlaşmalar yapıyorlar.
İkinci kategoridekiler ucuz balıklar. Çok sayıda ve bir arada bulundukları için, büyük miktarlarda yakalanırlar. Daha çok yem sanayisinde balık yağı ve unu yapmak için kullanılırlar. Yem teknolojisi gelişmiş ülkelerin ilgi alanı olduğundan, gelişmekte olanlardan ucuz balık ithal etmek, işletmelerin kârlı çalışmasını sağlar. 
Ucuz balıkların bir özelliği de, yoksulların balık tüketiminin arttığı kategori olmasıdır. Dolayısıyla yoksul ülkelerdeki balık tüketim oranına bakarken; hamsi, sardalye, ringa gibi balıkların ilk sıralarda yer aldığını akılda tutmak ve zengin ülke tüketimiyle karşılaştırılamayacak kadar düşük değerde olduklarını unutmamak gerekir.
Bütün bunların sonucudur ki, raporda da genişçe yer verildiği gibi zenginlerin duyarlılık gösterdiği en önemli konu balıkların sağlığa uygun olması. Balıkların kaçak mı ya da kotaların üstünde mi avlandığıyla o kadar ilgilenmiyorlar. Şimdiye dek küresel düzeyde ortak bir denetim sistemi kurmak istemeyişlerinin ama bugün böyle bir sistemin gerekliliğini belirtmelerinin nedeni, balıkçılık sektörüne yaptıkları yatırımların işe yaramaz hale gelmek üzere oluşudur. Bütün bunlardan dolayı bir yandan önlem alınması gerektiğini savunup, öte yandan kazanç sağlayan her şeyi avlamaya ve üretmeye devam ediyorlar.
Rapor farklı bir bakış açısıyla yorumlandığında sorunu daha net görebileceğimiz bilgiler de içeriyor. Ama yorumlar temel bakış açısını korumak üzere yapılmış ve çelişkili sonuçlara ulaşmış.
Belirtildiğine göre, 1998’de balık üretiminin değer olarak yüzde 40’ı, miktar olarak yüzde 33’ü uluslararası ticaret konusu olmuş. Bu, küresel et gereksiniminin yüzde 10’una tekabül ediyor. 1973’te gelişmiş ülkelerin balık ticaretinde 818 bin ton net fazlalık varken, 1997’de 4 milyon 45 bin ton dışalım yaptıkları görülüyor. 1999’da gelişmekte olanlar gelişmişlere 16,5 milyar dolar tutarında balık satmışlar. Satışın yüzde 90’ı fileto, temizlenip dondurulmuş balık ve konserve olarak gerçekleşmiş. Küresel ticareti yapılan başlıca deniz ürünleri ton balığı, somon ve karides. Sahraaltı ülkelerin 1985 – 1997 arası ihraç ettiği balık miktarı 53 milyon ton. Kırmızı etin geleneksel pazarı gelişmiş ülkelerde, üretim artışı ve talebin doyması yüzünden fiyatları giderek azalıyor.  80’lerde, on yıl öncesine göre kırmızı et neredeyse yarı yarıya düştüğü halde, balık fiyatları 2. Dünya Savaşı ertesinden beri düzenli olarak artıyor. En fazla artış taze balık fiyatlarında görülüyor. Konserve balık fiyatlarının,  balık yetiştiriciliğine de bağlı olarak değişmediği ve bazen düştüğü gözleniyor.
Bütün bu bilgileri içeren rapor, zengin ülkelerde durmadan ucuzlayan kırmızı etin yoksul ülkelerdeki tüketiminin balık oranında neden artmadığını açıklamıyor. ( Ya da “nüfus artışı” bütün bu tür açıklama gereksinimlerini karşılıyor diye düşünüyor.) Oysa gelişmekte olan ülkelerdeki gelir artışına bağlı olarak orta sınıfın büyüdüğü ve daha çok balık tükettiği belirtiliyor. Bu durumda küresel olarak fiyatı durmadan artan balık yerine, yarı yarıya ucuzlayan kırmızı etin daha yüksek oranda tüketilmesi ve balık tüketimini geriletmesi gerekir. Ama yoksul ülke tüketicileri balığı tercih ediyor. Çünkü ne kadar ucuzlarsa ucuzlasın,  küreselleşmenin yarattığı yoksulluk yüzünden gelişmekte olan ülke tüketicileri için kırmızı et fiyatları hala satın alınabilir düzeyin üstünde seyrediyor. [17]Başka bir ifadeyle yoksul ülke halklarının satın alma gücü, kırmızı et fiyatlarından daha hızlı düşüyor. Bu nedenle yoksul ülkelerde hayvansal protein kaynağı olarak tavuk ve ucuz balıklar tercih ediliyor. Rapor bu durumu anlayamıyor ve gelişmekte olan ülkelerdeki balık tüketiminin artışını, bu ülkelerde gelirin artarak orta sınıfın büyümesine bağlayıp geçiyor.
Bütün bunlar gösteriyor ki, temelde 1982 Konvansiyonu’nun zorlamasıyla gelişmiş ülkelerin balık üretimindeki önemi azalırken, gelişmekte olan ülkeler ucuz işgücüne dayalı, düşük maliyetli, dış ticaret konusu olabilecek neleri varsa satıyorlar. Değerli olarak adlandırılan deniz ürünlerinin daha çok ticaret konusu olma nedeni tamamen zengin ülkelerdeki geleneksel taleple ilintilidir. Bu yüzden canlı balık fiyatlarının düzenli olarak artması yalnızca arz – talep dengeleriyle açıklanamaz. Evet, stoklar hızla tükendiği için talebin karşılanması zorlaşıyor. Ama onlarca yıldır stokları dilediği gibi kullanan ve yerleşmiş bir talep doğrultusunda şimdi gelişmekte olan ülke balıkçılarını da bu yönde zorlayanlar, asıl olarak gelişmiş ülkelerdir. Değerli deniz ürünleri tüketicisi, teknoloji üreticisi, endüstriyel balıkçılıkta büyük pay sahibi olarak; stokların tükenmesine katkıda bulunmaya devam etmektedirler. Bu nedenle yakın gelecekte balık fiyatlarının hızla artacağını öngörüyor, kendi ülkelerinde doygunluk noktasına ulaşmış talepte değişikliğe gitmeksizin, henüz doyma noktasının çok altında olan yoksul ülkelerdeki talebin sınırlandırılmasını savunuyorlar. Arz – talep dengeleri ve fiyatlar aracılığıyla üretimi kontrol altına alma ve stokların ancak bu yolla korunabileceğini ileri sürme nedenleri, sistemi korumak istemeleridir. Balık yetiştiriciliğini savunmalarının nedeni ise, korunan sistem içindeki yatırımların heba olmadan yeni bir alana kaymasını sağlamaktır. Sonuçta balıkçılık balık tutmaktan ibaret değil. Balık işleyen, satan, bu amaçla araştırmalar yapan, teknoloji üreten şirketler; buz dağının görünmeyen yüzüdür.

                                 Kirlilik denizleri nasıl yok ediyor?

Balıkçılıkta gelişmiş pek çok ülke yatırımlarından vazgeçemediği için ya aşırı avlanmaya göz yumuyor, ya da ilgili uluslararası anlaşmalara taraf olmaktan kaçınıyor. Zaten bu anlaşmaların geçerliliği de tartışılır. Okyanuslar yeryüzünün yüzde 70’ini kapladığı halde yalnızca yüzde 0,6’sı doğal park ya da geleceğe taşınması amaçlanan doğa parçası olarak koruma altında tutluyuor. Koruma altındaki kara parçalarının oranının yüzde 13 olduğu düşünülürse, denizlere ne kadar az önem verildiği anlaşılır. Avlanma süreleri, araç ve miktarlarının kısıtlanması; daha çok balığı daha çabuk avlama teknikleri geliştirilmesine, tekelleşmeye ve yasadışı avcılığın yaygınlaşmasına yol açıyor.[18] Küresel duyarlılık ve denetim olmadığı sürece, kuralların işe yaraması beklenemez.
Denizlerin ve tatlı suların kirlenmesi aşırı avlanmayla aynı nedenlerden,  yapılan yatırımlardan ve kârdan vazgeçilemeyişinden kaynaklanmaktadır. Başlıca kirlilik nedenleri petrol sanayisi, gemicilik, tarım kimyasalları, katı atıklar, kanalizasyonlar ve zehirli atıklardır. Denizlerde yaşanan kirlenmenin yüzde 80’i karadaki faaliyetlerden kaynaklanmaktadır.
Bugün dünyadaki kıyıların yaklaşık yarısı endüstriyel ve evsel atıklar yüzünden canlı yaşamına uygun olmaktan çıkmış durumda. Canlı yaşamın kaynağı mercanların yüzde 60’ı ve mangrov ormanlarının önemli bir bölümü yok oldu.  Gelişmiş kapitalist ülkelerin endüstriyel faaliyetler sonucu denize bıraktıkları kirli suyun yıllık ortalaması, 80’lerin sonlarında 661,8 kilometre küptü. Bu miktarın 2000 yılında 962,5 ile 993 kilometre küp arasında olduğu tahmin ediliyor.
Denizlerdeki en önemli kirlik kaynağını petrol oluşturuyor. Petrol ve çeşitli kimyasallar, nakliye maliyeti düşük olduğundan genellikle deniz yoluyla taşınıyor. Meydana gelen kazalarda ve savaşlar sırasında, her yıl 3,6 milyon ton petrolün deniz yüzeyine yayıldığı tahmin ediliyor. Bundan yalnızca kuşlar, balıklar ve deniz memelileri etkilenmiyor.  Bu miktar, okyanuslar üzerinde 90 milyon kilometre karelik bir alanda film tabakası oluşturuyor. Böylece okyanusların toplam alanının üçte biri yıl boyu gün ışığı ve temiz havadan daha az yararlanıyor. Bu da mikroskobik canlıların yok olmasına neden olarak yaşam zincirini kırıyor.
Petrol yalnızca taşınırken kirlilik yaratmıyor. Giderek değer kazanması yüzünden deniz tabanı petrol ve doğal gaz aramak amacıyla sürekli deliniyor,  tahrip ediliyor. Gelişmiş ülkelerde çevrecilerin baskısıyla kimi koruma önlemlerine uyan şirketler, genellikle bu tür önlemlerin gözardı edildiği gelişmekte olan ülkelerde ayni duyarlılığı göstermiyorlar. Bu nedenle henüz gelişmiş ülkelerdeki kadar tahrip edilmemiş yoksul ülke kıyılarının korunması, küresel açıdan daha da önem kazanıyor.
Gemicilik önemli bir kirlilik kaynağı. Gemi trafiğinin yüksek olduğu açık deniz yolları ve çevresi en az endüstrileşmenin yoğun olduğu kıyılar kadar kirli. Gemi taşımacılığının artması; kazalar, yosun ve midye yapışmasını önlemek amacıyla teknelerde kullanılan zehirli boyalar, demir atmayla dibin tahribi, ses kirliliği ve gemilere yapışan canlılar aracılığıyla çeşitli zararlıların yayılması gibi yollarla; doğal dengeyi bozucu etkiler yaratıyor.
Turizm önemli bir kirlilik kaynağı oluşturuyor. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre dünyadaki yerleşik nüfusunun yüzde 60’ı kıyılarda 60 km. genişliğindeki bir şerit üzerinde yaşıyor. Bu alışkanlık dinlenme süresince de korunuyor. Bu yüzden kıyılar en çok seyahat edilen yerler ve dünyadaki turizm tesislerinin yüzde 80’i buralarda. Yapılaşma başlı başına bir kirlilik kaynağı. Ama turizm bundan fazlasını yapıyor. Kazanç hırsını arttırarak geleneksel yapıyı kırıyor, doğal mirasla birlikte kültürel mirası yok ediyor, insanların doğal ve toplumsal dengeleri gözetici bilinç geliştirmesini önlüyor.
Tarımda kullanılan nitratlı gübrelerin akarsularla denize taşınması, bazı deniz yosunlarının hızla yayılarak sudaki oksijeni tüketmesine yol açıyor. Bu tür kirliliğin belli bir bölgede yoğunlaşması, canlı yaşamını sona erdiriyor, denizde ölü bölgeler oluşturuyor. Meksika Körfezi ve Baltık Denizi’nde bu nedenle oluşmuş geniş ölü alanlar bulunuyor.
Katı atıkların önemli bir bölümünü oluşturan plastik, kirliliğin de başlıca kaynaklarından biri. Özellikle plastik torbalar, bunları yiyecek sanarak yutan deniz canlılarının ölümüne yol açıyor.
Kurşun, cıva benzeri ağır metaller ve radyoaktif maddeler gibi zehirli kimyasalların 1972 Londra Konvansiyonu’na ( London Dumping Convantion)  göre denizlere atılması yasak. Konvansiyon, 1996’da günün koşullarına uydurularak geliştirildiği halde, yüzyıllardır denizlere bırakılan kimyasalların etkisi sürüyor. Ayrıca içerdiği zararlı maddelerin önemsizliği yüzünden sıradan şeylerin denize atılması bile önemli etkiler yaratıyor. Oranı ne kadar az olursa olsun zehirli kimyasalların miktarı; mikro organizmalardan yumuşakçalara, balıklara, kuşlara ve memelilere doğru yaşam piramidinin üstüne çıkıldıkça artıyor. Suyun kirlilik ölçümlerinde düşük değerler bulunduğu halde, mikro organizmalardan balıklara doğru gidildikçe değerlerin yükseldiği görülüyor. Örneğin yaşam piramidinin tepesinde olan kutup ayısının vücudundaki zararlı madde oranı, yaşadığı çevrenin 3 milyar katı. Ayı bu maddeleri yıllar boyu yediği canlılardan alıyor ve vücudundan atamıyor.
Fosil yakıt kullanımına bağlı olarak artan karbondioksit miktarı, küresel ısınmayı arttırıyor. Veriler, dünyanın 1856’dan beri yaşadığı en sıcak on yılın, 1980’lerden bu yana yaşandığını gösteriyor. Sanayileşme öncesi döneme göre bugün dünyanın ortalama ısısının 0,7 santigrat derece arttığı tahmin ediliyor. Isı artışının doğrudan etkisiyle, örneğin başta mercanlar olmak üzere pek çok canlı türü yok oluyor. Bazıları uyum sağlayabilmek için değişim gösteriyor. Sıcaklık artışı yüzünden kutuplardaki buzlar eriyor, denizin tuzluluk oranı, akıntı ve dalga düzeni değişiyor, denizler yükseliyor, asit oranı artıyor ve bütün bunlar canlı yaşamını olumsuz etkiliyor. BM üyesi ülkelere açık olan İntergovernmental Panel on Climate Change – IPCC ( Devletlerarası İklim Değişiklikleri Paneli)  önlem alınmazsa, 21. Yüzyıl’ın sonunda sıcaklığın 1,4 ile 5,8 arasında artabileceğini ve bunun da başta denizlerde olmak üzere pek çok canlının yaşamını sona erdireceğini[19] belirtiyor.

                  Balık yetiştiriciliği bir seçenek olabilir mi?

Günümüzde balık yetiştiriciliğinin dünyadaki yıllık cirosu 60 milyar dolar civarında. 1990 yılında dünya toplam üretiminin yüzde 11.58’i yetiştiricilikle karşılanırken, 2001’de bu oran yüzde 34’e, 2010’da yüzde 37’ye yükseldi. Çin, balık yetiştiriciliğinde dünyadaki üretimin yaklaşık yüzde 70’ini karşılayarak ilk sırada yer alırken, kapitalizm adına çözüm arayanların da öncelikli önerisi balık yetiştiriciliğinin geliştirilmesi yönünde.[20] Çin’i sırasıyla Hindistan, Vietnam, Endonezya, Tayland, Bangladeş ve Norveç izliyor. Türkiye’nin balık yetiştiriciliğinde dünya piyasalarındaki payı binde 29 düzeyinde.[VI]
Balık yetiştiricilerinin en büyük kozu,  hızla tükenen balık stoklarını korumak için en geçerli yolun balık yetiştirmek olduğunu ileri sürmeleri. Bunun hemen ardından,  yetiştiricilik yaygınlaşır ve gelişirse fiyatların düşeceği, talebin kolay karşılanacağı, istihdam yaratılacağı, çiftlik balıklarının denizlerdekilerden daha sağlıklı olduğu sıralanıyor. Kısacası yetiştiricilik balıkçılıkta bir gelişme gibi anlatılıyor. Yetiştiriciliğin sorunlarının bilinçsizlikten ve tesislerin yetersizliğinden kaynaklandığı ve aşılabileceği ileri sürülüyor. Oysa her şey usulüne uygun yapılsa bile, yetiştiricilik doğaya sürekli müdahale etmenin bir biçimidir. Yetiştiriciliği haklı kılmak için geliştirilen fikirler, geçerliliği tartışmalı düşüncelerdir.
Balık yetiştiriciliği dünyada 1980’lerde başladı ve giderek yaygınlaştı. Yavru elde etmenin ve doğal yaşam koşullarının yaratılmasının zorluğu yüzünden her balık yetiştirilmeye elverişli değil. Dolayısıyla yetiştiricilik gelişse bile,  talep olduğu sürece pek çok doğal türün avcılığı sürecek. Ancak bir yandan talep artışı öte yandan doğanın hızla tahrip edilmesi yüzünden, yetiştiriciliğin zamanla avlanmanın yerini alacağı kesin görünüyor. Dünyada yetiştiriciliği yapılan başlıca su ürünleri somon, karides ve alabalık. Yörelere göre çipura, levrek, sazan ve bazı midye türleri de yaygın olarak yetiştiriliyor. Doğal ortamdan yavru toplanarak havuzlara alınması yasak olduğu halde, kuluçkahanelerin ve denetimin yetersizliği yüzünden bunun önüne geçilemiyor. Orkinos gibi değerli ve soyu tükenmenin eşiğinde olan balıkların yavruyken yakalanıp havuzlarda büyütülmesi, yetiştiricilik sınıfına girmiyor.
İster denizde olsun ister tatlı suda, balık çiftlikleri her zaman kirlilikten en az etkilenen yerlere kuruluyor. Tatlı su yetiştiriciliğine en uygun yerler genellikle yaylalarda, su kaynakları yakınında oluyor. Çünkü buralarda su daha soğuk ve ortam sakin olduğundan balıklar yavaş hareket ediyor, çabuk yağlanıyor, az yem tüketiyor ve bu sularda bakteri üremesi düşük olduğu için hastalanma oranı da düşük seyrediyor, dolayısıyla sıcak sulara göre daha az ilaç kullanılıyor. Bütün bunlar maliyeti azaltıcı, kârı arttırıcı etkenlerdir.
Deniz çiftlikleri için de yine aynı nedenlerden temiz, sakin, rüzgâra kapalı ve yerleşime uzak sular tercih ediliyor. Buralar doğal özellikleri nedeniyle aynı zamanda turizm işletmelerinin de tercih ettiği yerler oluyor. Bu nedenle balık yetiştiricilerinin en büyük rakipleri denizde turizmciler, karada akarsulardan yararlanan çiftçilerdir. Her iki sektör de kirlenmeye neden olduğu için yakınında balık çiftliği istemiyor. Tabi yetiştiriciler de tam tersini öne sürerek, kirliliğin betonlaşma, tarım ilaçları gibi nedenlerden kaynaklandığını öne sürüyor ve sonuçta aralarında sert bir rekabet yaşanıyor.
Deniz çiftliklerinin yerlerinin akıntılı ve dış etkilere karşı korunaklı olması gerekiyor. Hem ulaşım hem de balık yetiştirmeye elverişli olması açısından, balık çiftliği yatırımcıları genellikle kapalı koyları tercih ediyorlar.[VII] Denizlerdeki balık havuzları ağlarla oluşturuluyor ve dibe sabitleniyor. Sık sık dalgıçlar tarafından kontrol edilmeleri gerektiğinden, en uygun derinlik 30 – 40 metreler arasında.  Temiz, akıntılı ve kıyıya yakın olan bu alanlar; ayni zamanda doğal balıkların üreme, beslenme, dinlenme yerlerini oluşturuyor. Bu yüzden zaten balıkların kendiliğinden ürediği yerlere kurulan çiftliklerin doğaya ne tür katkısı olduğu üzerine düşünmek gerekiyor.
Çiftlik balıkları genellikle balık ve buğday unu karışımından oluşan, balık yağıyla zenginleştirilmiş ve kimyasallarla dayanaklılık kazandırılmış yemlerle besleniyor. Balıkların dışkısı ve yemlerdeki kimyasallar kirlilik kaynağı. Bu sulardan yararlanan çiftçiler ve kıyılardaki turizm işletmecileri, kirlilik iddialarını gözlemleriyle güçlendiriyorlar.
Balıkların denizlerden küçükken yakalanıp kafeslere alınmasıyla yapılan orkinos yetiştiriciliği de, son yıllarda yoğun olarak eleştirilen bir yöntem. Bir orkinosun ağırlığının bir kg artması için ortalama 20 kg. donmuş ya da canlı balık yemesi gerekiyor.[VIII] Beslenme ve orkinosların kafeslerden yakalanarak öldürülmesi sırasında denizde yoğun kirlenme oluşuyor. Maliyeti düşürdüğü için çiftlikler mümkün olduğunca kıyıya yakın yerlere kuruluyor. Ve hem orkinos çiftliklerinde yetiştirilen balıkların hem de bunların beslenmesi için gereken yemin denizlerden elde edilmesi, aşırı avlanmayı tetikliyor. 
Özellikle tatlı su ve yavru balık yetiştirilmesi sırasında çok sayıda balığın bir arada bulunması yüzünden parazitler ve hastalıkların üreyip yayılması kolaylaşıyor. Doğal rekabet ortamından yoksun balıkların bağışıklık sistemleri zayıf olduğundan, dirençlerini arttırmak üzere antibiyotikler kullanılıyor. Bu da kimyasal kirlenmeye neden oluyor ve balıklarda biriken ilaç kalıntıların geçmesiyle insan sağlığına zarar veriyor.
Akarsularla bağlantılı olan havuzlardan kaçan çiftlik balıkları doğayı tahrip ediyor. Bu hem genetik değişmelere neden olarak, hem de doğal alanların istilasıyla yaşanıyor. Bilindiği gibi yetiştiriciliği yapılan balıkların genleri değiştiriliyor.  Kaçan balıklar doğal türlerin genetik yapısında değişime yol açıyor. Ayrıca her yıl milyonlarca balığın çiftliklerden doğaya geçerek, tüm doğal türler üzerinde baskı yaratıyor. Sulardaki yaşam piramidinin üst basamaklarındaki balıklar, aşağıdaki bütün türler için savunma geliştiremeyecekleri bir tehdit oluşturuyor.   Akarsu yakınlarında alabalık çiftlikleri kurulduğundan bu yana ırmaklarda doğal alabalık kalmayışı ve Kuzey Atlantik’te çiftlik balıkları yüzünden doğal somon balığının yok olması, bunun en bilinen örnekleri.
Balıketi ve yağı, yem yapımında kullanılıyor ve her tür hayvan yetiştiriciliğinin en önemli girdisi.  Dolayısıyla doğanın korunmasında akla uygun çözüm yolu gibi gösterilen balık yetiştiriciliğinin hızla büyümesi yem talebini arttırır. Böylece daha çok balık avlanması gerekir. Üstelik yem için avlanan sardalye, hamsi gibi balıklar diğer deniz canlılarının da besin kaynağı olduğu için, balık çiftlikleri zincirleme bir olumsuz etki yaratır. Tabi bu gelişme, ucuz balık tüketicisi yoksulları da etkiler.
Balık çiftlikleri kâr amaçlı yatırımlar. Doğal olarak kârı düşüren her türlü zararlı etkiden korunmaları gerekir. Bir yandan güvenli sularda balık yetiştiriciliği yapılırken, öte yandan çiftliklere saldırarak zarar verdikleri gerekçesiyle martı, fok, köpekbalığı, su samuru gibi türler sürekli yok ediliyor.
Kârı arttırmanın bilinen bir yolu da maliyeti mümkün olduğunca aşağı çekmek. Bu amaçla ucuz ve kalitesiz yemler kullanılarak girdi maliyeti azaltılmaya çalışılıyor. Bu tür yemler daha fazla kirlilik demek. Yanı sıra sağlıklı balık yetiştirilmesini denetleyici yatırımlardan kaçınılıyor, hastalıklara karşı antibiyotik kullanımına ağırlık veriliyor. Eğer masraftan kaçınılmadan yatırım yapılırsa, maliyetin düşük olması için işletmenin büyük ölçekte kurulması ve yüksek kapasiteyle çalışması gerekiyor.[21] Bu da çok sayıda balığın bir arada bulunması ve daha yoğun üretim yapılmasına bağlı olarak pek çok sorun demek. Bu nedenlerle kimi zaman köylerde, göletlerde bile kolayca balık yetiştirilebileceği ve böylece dengeli beslenemeyen yoksul insanların protein gereksiniminin karşılanacağını ileri sürmek, boş hayalden başka anlam taşımıyor. Gelişi güzel balık yetiştirmek ne istihdam sağlar ne de protein kaynağı gibi görülebilir. Özel mülkiyet ve kâr çerçevesinde işletmecilik yapıldığı sürece, doğal ve toplumsal yaşam üzerindeki baskılar azalmaz.
Balık yetiştiriciliği bugünkü ivmeyle gelişmeye devam ederse,  çiftlik kurmaya elverişli temiz alanlara olan talep giderek artacak ve bir süre sonra böyle yerler bulmak olanaksızlaşacak. Bunun sonucu balık yetiştiriciliğinin de doğayı en az endüstriyel ve kentsel kirlilik kadar tehdit ettiği anlaşılacak. Yalnızca Doğu Asya’da 1983 – 1994 yılları arasında, deniz canlılarının beşiği olan kıyılardaki mangrov ormanlarının yüzde 10’u karides çiftlikleri ve yerleşim alanı kurmak uğruna tüketildi.[22]  Mangrovlar suyun doğal biçimde temizlenmesini sağlıyor. Bunun sorumlusu herhalde yalnızca bu ülkelerdekiler değil, ayni zamanda yedikleri karidesin nereden geldiğine bakmayan küresel tüketicilerdir. Dolayısıyla stokların tükenmesinin bir nedeni olan kirliliğe karşı hemen önlem almak yerine başka bir sorun olan aşırı avlanma ve yüksek balık fiyatlarına karşı önlemmiş gibi yetiştiriciliği savunmak, sorunu halının altına süpürmekten başka anlam taşımıyor. Ya da kapitalist bakış açısıyla bir çözüm geliştirip balık çiftlikleri kurmak zorunda kaldığınız kalitesiz suları daha iyi havalandırmak ve akıntısını arttırmak için gerekli aygıtlara yatırımlar yapabilirsiniz.[23] Bu tür görüşleri bir çare gibi savunan bilim insanları da çıkıyor ve bunların önerileriyle hazırlanan çiftlik projelerinde, suyu temizlemek için aygıtlar bulundurulması zorunlu kılınıyor.[24] Bir yandan sular kirletiliyor, öte yandan kirli ortamlarda yapay yollarda temiz alanlar yaratmaya çalışılarak balık yetiştiriliyor. Bütün bunların yetiştiriciliğin maliyetini her geçen gün arttırdığı ve talebi ne ölçüde karşılayacağı hesaplanmıyor. Kapitalizm, ne kadar pahalı olursa olsun bir malın tüketicisi varsa, üretmenin bir yolunu buluyor. Çoğu zaman bu yol da, çiftliklerdeki suyu temizleyici aygıtların kullanılmaması ve sağlıksız balıklar üretilmesi oluyor.
Türkiye’de 2005 yılından bu yana balık yetiştiricileri doğrudan desteklenmektedir. Buralardan elde edilen balık uluslararası ölçülere uygun olarak işlenip dışarı satılmaktadır. Bu nedenle tatlı su kaynakları ve baraj gölleri balık çiftlikleri tarafından işgal edilmiş durumdadır. Buradan kaynaklı kirlilik yüzünden akarsular kullanılamaz haldedir.
Kısacası balık yetiştiriciliği kapitalizmin denizleri yok edişinin ürünüdür. Aşırı avlanma ve kirlilik yüzünden hızla tükenen denizleri korumak yerine deniz canlılarının en kârlılarını havuzlarda yetiştirerek kârı korumak, yalnızca kapitalist mantıkla mümkündür. Çözüm gibi gösterilen balık çiftlikleri sorununun bir parçasıdır ve balıkçılığın krizden çıkış yolu değildir.     
                                 
                                                 Sonuç ve öneriler

Engels “Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni”nde, insanlığın yabanıllığın ilk aşamasından orta aşamasına geçişini şöyle anlatıyor: “Balık tüketimi (midye ve suda yaşayan kabuklu-kabuksuz bütün hayvanlar dâhil) ve ateşin kullanılmasıyla başlar. Bu ikisi bir arada bulunur, çünkü balık tüketimi, ancak ateşin kullanılmasıyla tamamen mümkün olmuştur. Bu yeni besin sayesinde, insanlar, iklim ve yer sınırlarına bağlı kalmaktan kurtuldular; ırmak boylarını ve deniz kıyılarını izleyerek, daha yabanıl durumdayken bile, dünyanın büyük bir bölümü üzerine yayılabildiler. “
Balıkçılık, insanlığın avcılık ve toplayıcılık yaptığı günlerden bu yana beslenme gereksinimini karşılamak üzere bütün kültürler ve tarihi dönemlerde sürdürdüğü bir faaliyettir. Müzeler ve çeşitli tarihi eserlerdeki örneklerde balıkçılıkla ilgili araçlar,  avlanma yöntemleri ve gemi tasarımlarının binlerce yıldan beri değişmediği görülüyor. Bu nedenle balıkçılık yalnızca ekonomik değer değil, sıradan günlük uğraşlardan inançlara kadar yeryüzünün tüm kıyı yaşamını kucaklayan ortak bir kültürdür. Bugün kirlilik ve aşırı avlanma yüzünden balıkçılık küresel bir kriz içinde. Kâr’dan başka bir şey düşünmeyen kapitalizm yüzünden balıklar, denizler, balıkçılık ve insanlığın ortak mirası yok ediliyor. Böylelikle zaten varolandan eşit biçimde yararlanamayan yoksul kesimin, yakın gelecekte bir eşitlik yaratması umudu da kalmıyor. Balıkçılar suyun dışına fırlatılan balık gibi tarih boyu süren bir yaşam biçiminin dışına atılırken; yoksullar tıpkı sofralarımızdan arta kalan balık kılçıklarını bekleyen sokak kedileri misali, ancak zenginlerin beğenmediklerini yiyebiliyor. Balıkçıların büyük çoğunluğunu oluşturan küçük balıkçılarla tüketicilerin ezici çoğunluğunu oluşturan yoksulların ve deniz canlılarının kaderi, bu noktada kesişiyor.
İster yetiştirme, ister avlanma olsun; balıkçılık büyük ölçüde kıyıya bağlıdır. Açık deniz balıkçılığı, beslenme, üreme ya da göç sırasında balıkların belli bölgelerde toplanması sırasında yapılıyor. Göl ya da denizlerde kıyılar, yaşam zincirinin sürmesinde birincil öneme sahip. Bu yüzden balıkçılar, kıyıların korunması için duyarlılık göstermesi gerekenlerin en önünde yer alıyor.
Denizler ve kısmen akarsular, kara parçaları gibi kolayca mülkiyet altına alınamaz. Sular, çizilen sınırlara göre mülkiyetçi bir anlayışla kullanmaya uygun değildir. Kapitalizm doğanın her parçasını kendi mülkü gibi kullanıp tükettikten sonra daha kârlı bir alana geçerken, bunu dikkate almıyor. Tüketerek geride bıraktığı ve kâr umuduyla yeni elde ettiği alanların doğal bütünlüğün parçaları olduğunu ve bu yüzden her yeni alanda kâr elde etmenin daha da zorlaşacağını hesaba katmıyor. Her seferinde daha büyük hırsla, daha gelişmiş üretim araçları yaratarak kâr etmenin bir yolunu ararken,  sorunu çözülmez boyutlara ulaştırıyor. Bu anlayış yüzünden özellikle açık denizler sınırsız biçimde kullanılıyor. Önüne geçilmesi için uluslararası düzeyde etkin bir hukuk ve yaptırım gücü yaratılması gerekiyor. Kendi kriziyle boğuşan küresel kapitalizmin, yakın bir gelecekte böyle bir anlayışa ulaşması çok zor görünüyor. Bunun yolu kaçınılmaz olarak ülke ve bölge düzeyinde acil, etkin önlemler alınması için duyarlı insanların çaba göstermesinden geçiyor. Türkiye’de atılabilecek adımları şöyle sıralamak mümkün:
Öncelikle kendi denizlerimizdeki canlı varlığın dökümü çıkarılarak hangi türlerin ve yörelerin, nasıl bir tehdit altında bulunduğu öğrenilmeli. Balıkçılık sektörü çok başlılıktan kurtarılarak, alanda faaliyet gösterenlerin eşit katılımıyla yeni politikalar ve merkezi bir örgütlenme oluşturulmalı. Balıkçılık kooperatifleri işler hale getirilip, balık stoklarının saptanması, korunması ve geliştirilmesinde aktif rol alması sağlanmalı. Geleneksel balıkçılığı sürdürmek amacıyla yatırım yapmak yerine, doğal sürece uygun balıkçılık teknikleri geliştirilmeli. Balık çiftliklerini arttırmak çözüm değildir. Balık çiftlikleri doğal yaşamın desteklenmesi amacıyla somut olarak ilişkilendirilmediği sürece yalnızca kâra yönelik çalışacaktır ve suların mülkiyete geçirilmesi kaçınılmaz olarak sektörde tekelleşmenin gelişmesi, piyasanın kontrol altına alınması, doğal dengenin bozulması gibi sonuçlar doğuracaktır. Bunun yerine doğayı mülk olarak görmeyen bir anlayış benimsenmelidir. Şimdilik bunun ilk adımı, doğal yaşama uyumlu, kamu denetimine açık dalyan balıkçılığı benzeri uygulamalar olabilir. Balık çiftlikleri kurmak yerine, dalyana uygun olmayan deniz canlılarının doğal ortamlarında yetiştirilmelerine destek olunmalıdır.  Denizler, göller, akarsular yatırım alanı değil, tüm canlıların uyum içinde birlikte yaşadığı yerlerdir. İster yatırım amacıyla, ister temel gereksinimlerin karşılanması amacıyla olsun, doğaya yapılan her müdahale uyumu bozar. Denizlerden doğal koşullar içinde yararlanma ilkesi benimsenmelidir.
Karadeniz, kıyısı olan ülkelerin ticaret ve balıkçılık amacıyla ortak kullandığı kapalı bir denizdir. Kıyı ülkeler arasında Karadeniz üstünden yapılan ticaretten, doğal kaynakların korunması için pay ayrılmalı ve gerektiği biçimde harcanması denetlenmeli.
Türkiye’de iç sular tamamen ülke içi faaliyetler yüzünden kirleniyor. Bir an önce önlemler alınarak göller ve akarsuların yöredeki insanlar tarafından ortak kullanımına geçilmeli.  Tarımsal, kentsel ve endüstriyel kirlilik nedenleri etkin önlemlerle ortadan kaldırılmalı.
Yöneticilerimiz önce ülkenin kıyılardaki uluslararası haklara sahip çıkmalı, gelişmiş ülkelerce buraların yağmalanmasını önlemeli ve bunun için denizcilikle ilgili uluslararası anlaşmaları imzalamalıdır.  Ardından komşu ülkelerde işbirliği içinde, başta Ege denizi olmak üzere yakın çevrenin korunup geliştirilmesi için çalışmalıdır.
Herkesin yeterince balık tüketebilmesi, yeryüzünü balıklar ve diğer canlılarla paylaştığımızı aklımızdan çıkartmamakla mümkündür. 
   
Mehmet Polat.  7 Ağustos 2006/ 1 Eylül 2012-Fethiye

Dipnotlar:


[I] 2011 yılı itibariyle kıyılarda balıkçılığa hizmet veren toplam 277 tesis var. Bunların 165’i balıkçı limanı, 39’u barınma yeri, 73’ü çekek yeri. Balıkçı filosunda toplam 22 bin 204 tekne var. Bunların 3 bin 414 tanesi iç sularda çalışıyor. Denizlerde gırgır ve trol avcılığı yapabilen toplam 2 bin tekne bulunuyor. Denizlerdeki teknelerin yalnızca 2 bin tanesi 12 metre ve üstünde. (Kaynak: Göngör Uras, 1 Eylül 2011 Milliyet)
[II] Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker tarafından açıklandığına göre 2012 yılı itibariyle balık yetiştiriciliği yapılan işletme sayısı 2 bin 400 dolayındadır. 2011 yılında yetiştiricilik sektöründeki büyüme oranı yüzde 20 olup, Türkiye bu alanda dünyada Çin ve Hindistan’ın ardından dünyada en hızlı büyüyen ülke konumundadır. Türkiye 2011 yılı içinde toplam 395 milyon dolar tutarında su ürünü dışsatımı gerçekleştirdi. Türkiye Avrupa’da alabalık yetiştiriciliğinde ilk sırada yer almasının yanı sıra, Avrupa çipura ve levrek pazarının da yüzde 25’ini elinde tutuyor.
[III] 8 Haziran 2011 tarihinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yeniden yapılandırılarak, balıkçılığın daha kolay yönetilmesi amacıyla bakanlık bünyesinde bir “Su Ürünleri Genel Müdürlüğü” oluşturuldu.
[IV] Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker 1 Eylül 2012 tarihli açıklamasında Türkiye’de 88 bir ticari, 63 bin amatör ruhsatlı balıkçılıkla uğraşan yurttaş bulunduğunu belirtti. TÜİK 2008 verilerine göre kendini balıkçı olarak tanımlayan 16 bin 673 kişiye karşılık, ücretli tayfa olarak balıkçılıkla uğraşan 20 bin 488 kişi bulunuyor.
[V] AB ile ilişkiler çerçevesinde 2011 sonlarından bu yana  “Türkiye ve İtalya arasında sürdürülebilir ağlar kurma” adı altında balıkçılık alanında yapılan işbirliği çalışmaları bunun örneğidir. Bu çerçevede Türkiyeli balıkçılara eğitim veriliyor, başta yetiştiricilik olmak üzere balık avcılığı ve işlenmesi üzerine projeler geliştirilmesi hedefleniyor. İtalya uzun yıllardan beri kirliliğe neden olduğundan balık yetiştiriciliğini sınırlandırırken, Türkiye’de balık çiftlikleri kurulmasını teşvik ediyor ve buralarda üretilen balıkların başlıca müşterisi oluyor.
[VI] Yeliz Şahin, “İKV Değerlendirme Notu, AB ve İş Dünyası: Balıkçılık Sektörü
[VII] Balık yetiştiriciliğiyle ilgili “Norveç neden kültür balıkçılığına önem veriyor” adlı bir kitap yayınlayan, Türkiye’deki endüstriyel balıkçılığın önde gelen kuruluşlarından Yaşar Holding’in Onursal Başkanı Selçuk Yaşar; ülkemizde de Norveç modelinin benimsenmesi ve kapalı koyların balık yetiştiricilerine verilmesi gerektiğini belirtiyor.
[VIII] http://www.afanya.com/icerik.aspx?ID=7151185241




[1] 25 Haziran 2006’den itibaren çeşitli gazetelerde, I.Ordu Gıda Müfreze Komutanlığı tarafından yapılan bir araştırmaya dayandırılarak, Marmara’daki çeşitli balıklarda sağlığı tehdit edici oranlarda ağır metal ve zehirli atık saptandığı haberlerine yer verildi.
[2] H.Hicri Karakaş, Hüseyin Türkoğlu. Harran Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Dergisi, 2005 / 3.
[3] İbid.
[4] İbid.
[5] Dr.Mustafa Zengin, Karadeniz. Ün. Balıkçılık Biyolojisi Böl. Başk. SÜMAE Yunus Araştırma Bülteni, Eylül 2001
[6] UNCLOS: The United Nations Convantion On the Law of the Sea’nin kısaltması.
[7] H. Tuncay Kınacıgil, Okan Akyol, EÜ Su Ürünleri Dergisi, 2002, cilt 19, sayı 3/4
[8] The Conservation and the Managment of Straddling Fish Stocks and Highly Migratory Fish Stocks.
[9] Konuyla hakkında bilgi için metindeki “Balıkçılıkla ilgili uluslararası anlaşmalar” bölümüne bakınız.
[10] H. Tuncay Kınacıgil, Okan Akyol, EÜ Su Ürünleri Dergisi, 2002, cilt 19, sayı 3/4
[11] Deniz Ticareti Dergisi,  Nisan 2005, s.96
[12] AB ve Fas arasında, uzun süredir İspanyol balıkçılarının kaçak avlanmasından kaynaklanan sorunlar yaşanıyordu. Brüksel’de 2005 yılında AB – Fas arasında imzalanan bir anlaşmayla, AB kökenli balıkçıların Fas’a ait av bölgelerinde yıllık 60 bin ton balık avlaması karşılığı 36 milyon euro ödenmesi kabul edildi. Batı Sahra’da Fas’a karşı silahsız mücadele yürüten ve bağımsızlığının tanınmasını isteyen Polisario Cephesi, kendine ait kaynakların yağmalandığı gerekçesiyle bu anlaşmaya karşı çıktı. AB Cephenin talebini dikkate almayarak,  kendi çıkarları uğruna Kral Hasan’la işbirliği yapmayı tercih etti. (Fas, 2011 yılı sonunda, süresinin dolmasına iki ay kala anlaşmayı askıya aldığını ve tekrar uzatmayacağını açıkladı.)
[13] Deniz hukuku oluşturulması için gösterilen çabalara ait bilgiler için bakınız: H. Tuncay Kınacıgil, Okan Akyol, “Uluslararası  Deniz Anlaşmaları ve Balıkçılığa Etkileri” Ege Üniversitesi Su Ürünleri Dergisi, Cilt 19, 2002.
[14] İbid.
[15] “Outlook for Fish to 2020”. Merkezi Washington’da bulunan “Inernational Food Policy Resarch Insuty – IFPR ( Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Enstitüsü ) tarafından Maleyza’da 2003 Ekim’inde balıkçılığın sorunları ve geleceğe yönelik çözüm yolları üzerine toplantıda, bugün Türkiye’de de savunulan çözüm yollarının ana hatları saptanmış. Bundan sonra kapitalist mantık çerçevesinde geliştirilen fikirlerin eleştirisi, bu metin temel alınarak yapılacaktır.
[16] Bunun tek istisnası, SSCB dağıldıktan sonra birliği oluşturan ülkelerin ortalama tüketiminin yüzde 6.1 düşmesi.
[17] FAO verilerine göre yıllık tarımsal üretimde artış yüzde 2.2. Bu artışın yüzde 3.4’ü gelişmiş ülkeler, yüzde 0.2’si gelişmekte olanlar tarafından sağlanıyor. Etin toplam tarımsal üretimde yüzde 37’lik bir yeri var. Dünyada her yıl yüzde 2.7 oranında daha fazla et üretiliyor. Dünyada 2002 yılında üretilen et miktarı, 253 milyon, 528 bin ton. En fazla et dışsatımı yapan 20 ülke sıralamasına baktığımızda, Brezilya ve Arjantin dışında hepsi gelişmiş ülkeler. Brezilya Avustralya’nın ardından ikinci sırada gelse de, sattığı etin birim fiyatı ilk sıradaki Avustralya’dan düşük. Kırmızı et fiyatları dünyada düşmeye devam etmekle birlikte, gelişmiş ülkelerin etteki katma değer oranı gelişmemişlerden yüksek. Bu da et fiyatlarını ülkelere göre karşılaştırma olanağı veriyor. Et, halâ yoksul ülkeler için satın alınması zor bir ürün. Ve et üretimi, gelişmiş ülkelerde yoğunlaşmış durumda. Kırmızı et fiyatları durmadan düşer, balık fiyatları artarken; gelişmekte olan ülkelerde balık tüketim artışını gelirin artması ve orta sınıfın gelişmekte oluşuna bağlamak mümkün değil. Geliri artan grupların neden gelişmiş ülkeler gibi kırmızı et tüketimine yönelmek yerine balık tüketimine yöneldiklerini, bu mantıkla açıklayamayız. Yoksul ülke tüketicileri, eskisinden daha kolay ve fazla balık avlayabildikleri ve balık etten ucuz olduğu için; özellikle dış ticaret konusu olmayan balık tüketmektedirler.
[18]Kirlilikle ilgili bilgilerde  www.panda.org  tan yararlanılmıştır.
[19] http://www.ipcc.ch/
[20] “Outlook for Fish to 2020”
[21] “Outlook for Fish to 2020” raporunda, konuyla ilgili şu bilgiye yer verilmiş: Örneğin Bengladeş’te balık yetiştiriciliğinin uluslararası ölçülerde bir “ Hazar Analysis and Critical  Control Point” - HACCP (yetiştiriciliğin taşıdığı riskleri analiz eden, kritik noktaya gelindiğinde kontrol altına alarak sağlıklı ürün elde edilmesini sağlayan laboratuar ve araştırma enstitülerinden oluşan yapı) sistemiyle denetlenebilmesi için 270 – 380 bin dolar arası yatırım yapmak gerekiyor. Böyle bir sistemin yıllık gideri 35 – 70 bin dolar arasında değişiyor. Balık yetiştiriciliğinin küçük ölçekte yapıldığı Bengladeş bu tür bir yatırımı gerçekleştirmek için sektörün yıllık ihracatının yüzde 9.4’ünü, yıllık masrafları karşılamak için yüzde 1.3’ünü harcamak zorunda. Bu da maliyetleri yükselttiğinden, yatırıma gerek görülmüyor. Oysa büyük ölçekte işletmelere sahip Tayland’da  iyi bir  HACCP sistemi var. 10 dolarlık balık satışı içinde sistem masraflarının payı 0.14 dolar tutuyor. Dolayısıyla sağlıklı balık üretimi için büyük ölçekte üretim yapmak zorunlu.
[23] Outlook for Fish to 2020
[24] Konuyla ilgili olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı su ürünleri yetiştirme ölçütlerine bakılabilir.


                      Ek: Örnek olarak Almanya’dan bir amatör balıkçı derneği tüzüğü

Masthaolte Petri Heil Spor  Balıkçıları Derneği Tüzüğü

1. Derneğin adı ve adresi:

Dernek Mastholte e.V. Petri Heil  Spor Balıkçıları  Derneği olarak kayda geçmiş ve. Rietberg Mastholte’de faaliyet göstermektedir.

2. Kuruluş gerekçesi:

Dernek çevremizdeki suların özel çıkarlar için kullanılmasına ve balıkların gelişigüzel yok edilmesine karşı,çevre ve doğamızın korunması için, kamu yararı gözeterek, vergiden muaf biçimde, hazırladığı tüzük çerçevesinde üyeleriyle birlikte çalışır. Akarsu ve göllerimizdeki zenginliğin ve temizliğin devamlılığını sağlar.

3. Üyelik:

Çalışmak isteyen herkes derneğimize üye olabilir, reşit olmayanların velilerinin onayını alması gerekir.
Üyelik taleplerinin kabulüne  yönetim  kurulu karar verir. Eğer kurul üyeliğe itiraz ederse, durumu şahsa yazılı olarak bildirir. Yeni üyeler ilk genel kurulda tanıtılır.

4.Üyeliğin sona ermesi:

Üyelik ya ölüm ve istifayla ya da  yönetim kurulu ve genel kurul kararlarıyla sona erer. Her üye ilk yılının tamamlanmasına üç ay kala yazılı bir dilekçeyle üyelikten ayrılabilir. Özel durumlarda yönetim kurulu karar verir. Bir üye dernek kurallarına uymazsa üyelikten  ihraç edilebilir:

a) Usulsüzlük yada derneğe zarar verici hareketlerde bulunursa,

b) Balıkçılık ya da avcılık yasalarına aykırı hareket etmişse,

c) Tüzüğe göre kabul ettiği görevleri yerine getirmemişse,

d) Birinci şıkta belirttiğimiz derneğe zarar verme durumu,   yönetim  kurulu  ya da dernek üyeleri ile tartışmayı alışkanlık haline getirirse de  geçerlidir.

Yukarıda belirttiğimiz kurallara uymayan üyelerimizin ihracına yönetim kurulu karar verir.

5. Üyelerin hakları ve sorumlulukları:

Her üye toplantılara, eğlencelere katılma seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Kurullara sadece üye olanlar seçilebilir.

Balık tutma belgesi ancak üyenin spor amaçlı balıkçılık sınavını başarmasından sonra verilir. Belirtilen sınavdan geçen üyeler derneğe ait göllerde ve akarsular da dernek tüzüğünde belirtildiği şekilde balık tutabilir. Her üye kurul tarafından miktarı belirlenen aidatı süresinde ödemek zorundadır. Üç aydan fazla bir süre aidat ödemeyen kişilerin üyelikleri dondurulur.

6. Dernek organları:

Derneğimizin organları yönetim kurulu ve genel kuruldur. Genel kurul, gerekli görürse başka kurullar oluşturabilir.

7. Yönetim kurulu:

Dernekler yasasının 26. maddesine göre yönetim kurulunu başkan temsil eder. Mahkemelerde ya da hukuk dışı bütün alanlarda derneğin temsil edilmesini ve kurallara uygun biçimde yönetilmesini sağlar. Başkana yardım etmesi için yönetim kurulu:

a) Başkan yardımcısı

b) Sekreter

c) Mali sorumlu

d) Akarsu ve gölleri gözleyici (su koruyucusu)

e) Gençlik sorumlusu

f) Üç asil üye seçer.

Bunlar başkana dernek görevlerini yerine getirmekte yardımcı olmakla yükümlüdür. Bir kişi bu görevlerin bir kaçını da üstlenebilir. Yönetim kurulu üç senede bir seçilir. Tüm toplantıları başkan yönetir. Bu görevi bir başka üyeye devredebilir. Toplantılar için en az üç gün önce davetiye çıkartılır, özel durumlarda bu değişebilir. Yönetim kurulu en az üç ayda bir toplanır. Toplantıları başkan düzenler ve kurul üyeleri kimseyi temsilci olarak atayamazlar. Kurul derneğe üyelik bedelini kararlaştırır.

8. Üye toplantısı (Genel Kurul):

a) Derneği ilgilendiren bütün kararlar üye toplantısında alınır .

b) Yıllık çalışma programının okunması ve yönetim kurulunun aklanması.

c) Seçim

d) Gelir –gider tablosunun sunulması

e) Aidatların belirlenmesi

f) Yapılacak ödemelerin neden ve miktarının belirlenmesi

g) Tüzük değişikliği

h) Gelecek dönemle ilgili önerilerin sunulması ve görüşülerek karar alınması..

(a)    dan (f) ye kadar olan şıklarda üye toplantılarında olağan çoğunluk yeterli. (g) ve (h) de ise toplantıda bulunan üyelerin dörtte üçünün bulunması gerekmektedir.

(b)   Yılda bir kez, en geç 31 Mart’a kadar başkanın çağrısıyla  genel kurul toplantısı düzenlenmesi gerekir.

(c)    Başkan, eğer üyelerin yüzde 25’i istiyorsa genel kurulu olağanüstü toplantıya çağırmak zorundadır. Üyeler bu istemlerini başkana yazılı olarak bildirmek zorundadırlar. Eğer başkan yazılı istemi aldıktan on gün sonraya kadar toplantı talebini yerine getirmezse,  talep eden üyeler toplantıyı  kendileri düzenleyebilirler.

(d)   Her toplantı yazılı olarak bildirilir,.davetiyede gündemin belirtilmesi zorunludur..

 Davetiyeler en geç 8 gün önceden gönderilir. Toplantıda  alınan kararları sekreter yazılı hale getirir ve başkanla birlikte imzalarlar. Bu  daha sonra diğer üyelerin onayına sunulur.

9. Tüzük değişikleri:

Derneğin kabul ettiği tüzük değişikleri ancak yerel mahkeme  tarafından onaylandıktan sonra geçerlilik kazanır.

10. Derneğin lağvedilmesi:

Dernek ancak olağanüstü durumlarda ve en za bir ay önceden duyurulan  bir toplantıda üyelerin dörtte üçü’nün  kabul oyu ile kapatılabilir. Bu toplantıda derneğin nasıl kapatılacağına da karar verilir.

11. Derneğin tescil edilmesi:

Dernek gönüllülük çerçevesinde, karşılık beklemeden çalışır. İlk sırada kendi çıkarlarını gözetmez. Derneğin imkanları tüzük kuralları çerçevesinde kullanılır. Derneğin demirbaş eşyaları üyelerin özel işlerinde kullanılamaz. Hiç bir üye ayrımcılığa maruz tutulamaz. Üyelikleri son erdiğinde, üyeler dernekten her hangi bir karşılık talep edemez.

12. Derneğin kapatılması durumunda:

Dernek kapanırsa ya da vergi muafiyeti dışına çıkarsa derneğin bütün mal varlığı Rietberg- Mastholte’de görev yapan Kızılhaç Yardım Kuruluşuna bağışlanır. Kızılhaç, çıkar gözetmeden çalışmalarını insanlar için yürüten bir kurumdur.




OLTA BALIKÇILIĞININ SEKİZ KURALI


Derneğimizin bütün üyelerinin dikkatine:

1. Dernek kayıtlarının ve senelik balık tutma izin belgesinin geçerliliğini yitirmemesine dikkat et.

2. Eğer balık ölümü  ya da su kirliliği fark edersen yönetime, derneğe ya da polise haber ver.

3. Balık tutma yasağına, yasak bölgelere ya da balık tutma mevsimine dikkatle uy.

4 . Derneğin herhangi bir etkinliği varsa, balık tutma yasağı eğlenceden bir saat önce  başlar ve bir saat sonra bitter.

5. Balık tutarken, yanınızda bulunması önemli malzemeleriniz: Olta, olta düğümleyicisi, olta makası, metre, balık öldürücü ve bıçak.
Dikkat: Sudaki yemlik balıklar sadece diğer balıkların beslenmesi içindir ve tutulması kesinlikle yasaktır. Bu balıkların oltaya takılması halinde suya geri bırakılması gerekir.

6.Büyük balıkların balık tutma belgesine kaydedilmesi zorunludur. (Dikkat: kurşun kalem kullanılması yasaktır). Büyük balıkları yakaladıktan sonra suya geri atmak yasaktır ama yeterli büyüklüğe ulaşmamış balıklar dikkatlice geri suya bırakılmalıdır. Tutulan miktara dikkat edilmelidir.

7.Balık tutuğunuz yer  temiz  bırakılmalıdır. Çöplerin yeri su çevresi değil senin çöp kovandır.

8. Göllerde, arabalarınız park için ayrılmış yerlere bırakılmalıdır..

9. Graskarpfen (levreğe benzer bir balık) balık türü koruma altındadır ve tutulması yasaktır. (Dikkat: Graskarpfen balıkları döbel ( kefal )balıklarına çok benzer)..

10. 18 yaşından küçükler için turuncu bir belge verilir. Bu belgenin dernek ve ailesi tarafından onaylanması gerekir. Belge sahibi ancak ailesinin gözetimi altında balık avlayabilir.

11. Turuncu belgelilerin mavi belgeli dernek üyeleri ile birlikte avlanmasında sakınca yoktur.

12. Tutulan tüm balıkların hemen deftere not edilmesi ve öldürülmesi şarttır. Bu durum eğitici avlamalarda da geçerlidir.

13. Balık tutma sınırı: Yayın, yılan balığı ve tatlı su levreği dışında günde iki, haftada altı adetle sınırlıdır. Etkinliklerde tutulacak balık sayısı da haftada iki adetle sınırlıdır….

EKLER:
Balık tutma izni bulunan şahıs iki tane olta ile altta belirtilen sularda balık tutmaya yetkilidir:

1) Teich Schrage, (Göl kenarı) Niederedinghausen köyü (sadece üyeler için)

2) Benteler Gölü, Mastholte

3) Haustenbach  deresi  Mastholte köyü kenarında

4) Rietberg köprüsünden başlayan su boyu, Dirchwinkel ormanı dahil, işaretlere dikkat etmelisiniz..

5)  Lamor köprüsünden Einmündig köyüne kadar olan Brandgraben çevresi.

6)  Lippstad yolundan Vennegosse köyüne kadar olan su boyu, Einmündig köyü dahil.

7)  Westenholz şehri çevresinden Lippstadt yoluna kadar, Einmündig deresi…


Dikkate edilmesi gerekenler

- Yasada belirtilen üreme döneminde avlanma yasağı ve avlanan balığın büyüklüğüne dikkat edilmelidir.
- Avlanacak miktar: Günlük her türden en fazla iki, haftada en fazla altı balık tutulabilir. (Weißfische, tatlı su levreği  ve yılan balıkları hariç)

 - 1 Ekim’den 14 Şubat’a Kadar üreme döneminde sadece Teich schrage balığı tutulabilir…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Blog Arşivi