Sona bırakmadan söyleyelim, bayram değildir. Bu yüzden takım elbiseli, kravatlı, bıyıklı, kara gözlüklü ve belediye başkanlığı, müdürlük, parti yöneticiliği gibi koltukların erkek sahiplerinin kapı kapı dolaşarak, koridorlarda rastladıkları ya da bir iş için odasına gelmiş kadınlara, “kadınlar gününüz kutlu olsun” cümlesi eşliğinde sırıtkan bir karanfil uzatıp kendilerini sıkıntıya sokmalarına gerek yoktur. Kâr etmekten başka amacı olmayan büyük mağaza vitrinlerinin ve hiçbir toplumsal soruna ilgi göstermeyen büyük medya manşetlerinin “kadınlar günü” diye başlayan yazılarla süslenmesi yalnızca ikiyüzlülüktür. Çünkü bugün; bir insanın yoksulluğu, ten rengi, dili, inancı, milliyetinin yanı sıra bir de cinsiyeti yüzünden ezilip horlanmasının hatırlanması ve bütün bunlara karşı mücadele edilmesi için vardır. Böyle mücadeleler, toplumun yüksek katlarına uymaz, yakışmaz ve zaten onlara karşıdır...
Ama saygıdeğer
yöneticilerimiz hangi günü anlamsızlaştırmak isterlerse bayram ilân etmek gibi
bir huy taşırlar. Örneğin dünyada 1 Mayıs “emekçilerin birlik ve dayanışma
günü” olarak anılırken, ülkemizde yıllarca “bahar bayramı” sayılmış; halk bunu
dikkate almadığında ise yasak, cop ve gaza boğulmuştur. Dünyanın kuzey bölgelerinde
“bahar bayramı” olarak Mart Ayında kutlanan nevruz ise önceleri “bölücülük”
gerekçesiyle yasaklanmış, sonraları bu yasak “w” harfi (newroz) kullanımına
kadar daraltılmış ama günün birinde “Türk bayramı” olduğu keşfedilince aniden
bakanlar ve mülki amirler tarafından da kutlanmaya başlanmıştır. Ancak bu girişimin halk katındaki reytingi çok
düşük olduğu için yürürlükten kaldırılmıştır.
Kötülüklerden
uzak duralım ve iyi amaçlar için çaba gösterelim diye adlandırılan günlerden
bayram olmaz. Örneğin doğanın talanına dikkat çekmek amacıyla “5 Haziran Dünya
Çevre Günü”, engellilerin dışlanması sorunlarına dikkat çekmek amacıyla “3
Aralık Engelliler Günü” bu niteliktedir. Toplumlar genellikle büyük mutluluklar
yaşadığı günleri bayram kabul ederken, diğer önemli günleri ise geçmişten ders
çıkartmak için hatırlar.
Elbette bütün
önemli günleri anmak zorunda değiliz. Sonuçta hayatımızı yönlendiren takvimler
değil, yaşadığımız toplumun çelişkileridir. Herkes bunun farkında olmayabilir. Çünkü
iktidarlar genellikle, yönetimleri altındaki toplumun çelişkilerinden bahsedilmesini “istikrar bozucu” sayarak istemezler. Oysa üzerinde
konuşulmayan bir toplumsal sorun kendi kendine iyileşmez, yalnızca geleceğe
ertelenir. Ve ne kadar çok ertelenirse o kadar büyük bir felâkete dönüşerek,
bir gün mutlaka geri gelir. İşte dünya çapındaki kimi anma günleri toplumsal sorunların
konuşulması ve bu durumlara düşülmemesi için bir uyarı gibidir.
Ama sorunların
hatırlatılmasından rahatsızlık duyanların gerekçesi bitmez. “Burası Türkiye… Türkler
ırkçılık yapmaz… Bizde zenci-beyaz ayrımı yoktur… Müslümanlar kadını ezmez… Biz
yaratılanı yaratandan ötürü sevdiğimiz için kimseyi ötekileştirmeyiz… Cennet
analarımızın ayakları altındadır…” misali, sanki bu ülke dünyadan ayrı ve uzay
boşluğundaymış gibi konuşurlar. Sorunlardan bahsedenleri topluma düşmanı gibi
göstermeye çalışırlar. Amaç ortadadır: susulsun ve iktidar yıpratılmasın...
Dünyanın
herhangi bir köşesinde görülebilen bir televizyondan senin evinde de varsa,
bütün gelişmiş ordular gibi senin ordun da çok namlulu roket atarlar
kullanıyorsa, burada da başka ülkelerle aynı futbol, havacılık ve trafik
kuralları geçerliyse; o toplumlardaki sorunlar sende de var demektir. “Burası
Türkiye” değildir, birçok ülke arasında bir ülkedir. Sermaye sahiplerinin
dünyayı sürekli tarayıp nerede kâr olanağı görürse oraya yatırım yaptığı bir
çağda, başka ülkelerden “iyi şeyleri” alıp “kötü şeyleri” dışarıda bırakmanın
olanağı yoktur. Hem kapitalist toplum düzenini kabul edip hem de bunun
yarattığı eşitsizlik, sömürü ve zulümden uzakmış gibi konuşmak mümkün mü?
Kâr amacıyla
çalışmak, azınlığın çıkarlarını korumayı gerektirir. Azınlığın çıkarları ancak
güçlü iktidarlarla korunabilir. İktidarlar güçlü olmak için her türlü
muhalefeti denetim altına alır ve beğenmediklerini bir yolunu bulup sustururlar.
Bunun için zulüm uygularlar. Ve toplumsal sorunlara kaynaklık eden
eşitsizlikler bu gibi uygulamalar yüzünden kalıcı hale gelerek alınyazısına
dönüşür. Ama varolan şeyin, sonu da vardır. Bunlar da geçecektir elbet.
***
Yaklaşık 200 bin
yıl önce insanlar küçük gruplar halinde,
avcılık ve toplayıcılık yaparak, vahşi hayvanlar gibi oradan oraya
gezerek yaşıyorlardı. Bu yaşam biçimi karın doyurmayı rastlantıya bırakıyor ve
insanı tehlikelere açık kılıyordu. Birçok insan topluluğu bunun zorluklarıyla
baş edemeyerek yok olup gitti. Bazıları, nesillerini sürdürmenin nispeten
güvenli bir yolunu buldular. 10-15 bin yıl kadar önce Asya’da pirinç,
Amerika’da mısır ve Anadolu coğrafyasında buğdayı evcilleştirerek tarıma ve
böylece yerleşik hayata geçtiler. Toprak, toprağı işleyecek aletler, hayvanlar
ve köle haline getirilmiş insanlar üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülmeye
başlandı. Din, devlet, siyaset, askerlik, vergi düzeni, hukuk kuruldu. Bugünün
karmaşık ve eşitsiz toplum düzeninin temeli böyle atıldı.
Toplumlar sürekli
değişse de bazı şeyler aynı kalıyor. Hepsinde bir mülk sahipleri sınıfı ve
bunlara yakın bir yönetici kesim var. Eskiden olduğu gibi bugün de kurulu düzen
belli bir toprak parçası olan ülke üzerinde hüküm sürüyor. Burası başkalarına
karşı korunup savunuluyor. Ancak eski ile yeni arasında temel bir fark da
görülüyor:
Eskiden toplumlar nasıl yaşarsa yaşasın,
ürettikleriyle nüfusları arasında doğru orantı vardı. Toplumlardaki başlıca
uğraş, üretkenliği nüfusa yetecek hale getirmekti. Bugün ise durum değişti. Patent
hakkı satın alınarak şirket kasalarında saklanan teknolojik olanakları
saymıyoruz, bilinen üretim olanakları şu anki dünya nüfusunun birkaç katını
beslemeye yeterli. Ancak bu üretkenlik,
az sayıda kapitalistin mülkiyetinde. Dünyanın en zengin yüzde 1’i, servetin
yüzde 99’unu elinde tutuyor. Devletlerin başlıca kaygısı, mutlu azınlığın
çıkarına hizmet eden bu düzeni korumak. Düzen ise, kimi binlerce yıldır süren
ve birçoğu sürekli yeniden üretilen hassas bir eşitsizlikler dengesine
dayanıyor. Dinler, ırklar, milletler, sınıflar, ülkeler, devletler arası bir
karmaşa… İşte bu ortamda, kadın-erkek eşitsizliği de yine her gün yeniden
üretilen ama aynı zamanda kökü çok eskilere dayanan bir dengesizlik örneğidir.
Diğer sorunlardan farkı, hayatın her alanında, her an ve alışılmış bir durum
olarak yaşanmasıdır. İşin ilginç yanı ise şudur: Eğer toplumdaki mülk sahiplerinin
ve yöneticilerin yarısı nüfusun geneline uygun olarak kadın olsa, bu sömürü
düzeninin matematiğinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeyecektir. Yani sömüren
yine sömürmeye devam edecek, ezen yine ezecektir. Zaten böyle bir değişimin,
örneğin 100 yıl içinde ve yavaş yavaş olması mümkündür. Sorun, bir anda ve
şimdi istenmesindedir. Çünkü böyle bir talep, düzenin tümüyle ve hemen elden
geçirilmesini gerektirir. Böyle bir elden geçirme ise, başka benzer taleplerin
de önünü açar. Toplumun tüm eşitsizleri
eşitlik talep ettiğinde, ayrıcalıklı sınıflara ne gerek kalır ki? İşte biraz
cehalet, daha çok ticaret ve siyaset nedeniyle 8 Martların bu tür sorunların
konuşulduğu bir gün olmaktan çıkartılmasını istiyorlar. Çiçeklerin, böceklerin
konuşulduğu bir bayrama dönüşsün istiyorlar. Günde ortalama 5 kadının yalnızca
kadın olduğu için öldürüldüğü, yüzlercesinin tacize ve tecavüze uğradığı,
cinsiyet farkının doğal değil, topluma dayatılmış eşitsiz yaşam biçimi olduğu
bir ülkede; bu mümkün mü?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.