Yeni yılın ilk yazısını, ODTÜ’lü bir gencin IŞİD’e katılarak geçtiğimiz Ağustos’ta yaşamını yitirmesi üzerine yapılan yorumlara ayırmıştım. Üzerinden aylar geçen bir olay “Amerika’nın Sesi” radyosunca geniş bir haber haline getirilmiş, daha önce konuya fazla yer vermeyen medyamız da böylece olayı tekrar ele alma gereği duymuştu. Bu arada medyanın nadide gülleri Fehmi Koru ve Fatih Çekirge de, yılın son köşe yazılarını bu olayın yorumuna ayırmışlardı. Amacım yazarların sıradan yorumlarını eleştirmek değil, bunların aynı zamanda toplumdaki ortalama düşünüş tarzını dile getiriyor oluşuna dikkat çekmekti. Çünkü bu kafayla bakıldığı sürece IŞİD sorununun anlaşılamayacağı ve giderek büyüyeceğini düşünüyordum. Yılın ilk saatlerinde yaşanan katliam, bu konuda söylenecek fazla söz bırakmadı.
Olayla ilgili
yorumlar, hâlâ konuyu anlayamadığımızı gösteriyor. Her şeyden önce toplumsal
bir sorun yaşadığımız kabul edilmiyor. Sanki ülkede her iş yolunda giderken bir
şansızlık sonucu bu tür sorunlar ortaya çıkıyor ya da “ilerlememizi isteyemeyenler
bize komplo kuruyor” gibi konuşuluyor. Bu bakış açısının doğal sonucu ise
olayların nedeni, failleri ve sonuçları üzerine rastgele yorumlar yapılması
oluyor. Güya din, siyaset, güvenlik uzmanı adıyla yorum yapanlar bizimle dalga geçer gibi konuşuyor:
“Gerçek din bu değil. Zaten bu tür örgütlere
katılanların din bilgisi zayıf. Ayrıca çoğunun ailesi ya da kendisi sorunlu.
Suça eğilimliler. Macera arıyorlar. Arkalarında büyük devletlerin bulunduğuna
şüphe yok. Yoksa o kadar profesyonelce eylem yapmayı nasıl becerebilir,
ellerindeki silahları nereden bulabilirler…”
İşte geride
kalan yılın son günlerinde yukarıda sözünü ettiğim konudaki yazılar da bu
çerçevedeydi. Önce olayı kısaca hatırlayalım: Bir genç, ODTÜ Fizik Bölümünden
2014 yılında mezun oluyor ve yurtdışına doktora yapmaya gidiyor. Genç;
çevresinde sevilen, tanınan, sosyal faaliyetlere katılan, zeki ve fizik
alanında gelecek vadeden biri. Dindar bir çevreden geliyor ve kendisi de
dindar. Ancak IŞİD’e katılıyor ve 2015 Ağustos’unda Rakka’da YPG ile çatışmada
yaşamını yitiriyor.
Olayın ilk
günlerinde medya haberi “ODTÜ’lü IŞİD’çi” diye veriyor ve ayrıntıları üzerinde
durmayarak, kamuoyunu aydınlatıcı bir habercilik yapmıyor. Daha sonra
“Amerika’nın Sesi” konuyu ele alıyor ve uzun zamandan beri propaganda yapmaktan
haber kovalamaya fırsat bulamayan medyamız da buradan öğrendiği ayrıntıları
duyuruyor. Ne zaman? Türkiye artık IŞİD’e karşı Suriye topraklarında operasyon
yapmaya başladıktan sonra. Ve bu yüzden IŞİD eylemlerine hedef olduğu sıralarda.
Oysa daha önceleri de Birgün gibi muhalif konumdaki bazı gazeteler olayın kimi
ayrıntıları hakkında bilgi veriyor ve ODTÜ’den tam 4 öğrencinin değişik
tarihlerde Suriye’ye geçerek cihatçıların saflarında savaştığını duyuruyordu.
Ama büyük medya bu tür haberleri görmüyor, duymuyor ve belki hükümeti zor
durumda bırakmamak için duyurmuyordu.
Büyük medyanın
yazar ve yorumcuları bu olay karşısında “ yazık” diyor, bu kadar iyi eğitim
görmüş gençlerin bir terör örgütüne katılmalarını, “beyinlerinin yıkanmasına”
bağlıyor. Katılanları, “kayıp kuşak” olarak görüyor. Ama bütün bu gelişmelerin
nasıl gerçekleştiğini açıklayamıyor. Örneğin yakınlarıyla yaptığı görüşmelerden
yola çıkarak, hayat dolu bir gencin kimsenin anlamadığı bir biçimde ansızın
nasıl bambaşka birine dönüştüğünden bahsediyor. Sanki Suriye gibi savaş
bölgelerine cihat adına gitmek toplumsal nedenlerden değil de, kişisel gerekçeler yüzünden oluyormuş gibi.
Bu noktada
sıradan medya yorumcularının yerini, biraz dini bilgisi olanlar alıyor. Din pek
bilmeyenlere karşı iddialılar. Örneğin Fehmi Koru’nun “IŞİD’i bir de benden
okuyun” başlıklı, 26 Aralık 2016 tarihli yazısı bu nitelikte. Koru yazısında “IŞİD büyük çapta cahiller ordusu” diyor. Son
zamanlardaki kimi IŞİD eylemlerini gerçekleştirenlerin dinden habersiz kişiler
olduğundan yola çıkarak iddiasını kanıtlamaya çalışıyor. Sanki dini iyi bilseler bu tür eylemlere
girişmeyeceklermiş gibi akıl yürütüyor. Ama ne dini iyi bilmenin ölçüsünü
açıklıyor, ne de iyi bilenlerin de bu tür eylemler yapabildiğinden bahsediyor. Ayrıca
El Kaide’nin de tıpkı kendisi gibi, IŞİD’ı “dini iyi bilmiyorlar” diye
eleştirdiğini unutuyor.
Koru, ülkenin
iyi üniversitelerinden birini bitirerek fizik diploması almış gencin fizik
bilmediğini söylemiyor. Ama dini iyi bilmediğini söyleyebiliyor. Çünkü genç,
IŞİD gibi inancı toplumda genel kabul görmeyen bir örgütün üyesidir. Bu bile
gencin seçiminin sorunlu olduğunu gösterir. Ayrıca bu tür bir katılımın
yanlışlığı hakkında 1400 yıllık İslamiyet tarihinden binlerce hadis, yorum,
karar, yol, yordam bulmak mümkündür. Fehmi Koru gibi ortalama bir dindar bile
buna ilişkin pek çok örnek gösterebilir. Yani Koru’ya göre dini en azından
kendisi kadar bilen biri, asla böyle
cihatçı eylemlere katılmaz…
Sorun da burada
başlıyor. 1400 yıllık İslamî külliyat, her türlü dini yoruma olanak sağlıyor.
Durmadan değişen hayat, yorumları sürekli gözden geçirmeyi ve belki bazılarında
değişiklikler yapmayı gerektiriyor. Bu konularda karar vermek için tartışmak
gerekiyor. İşte mezhep, tarikat ve cemaatler bu nedenle ayrışıyor. Bu yüzden
her bir yorumun takipçileri kendi ulemasından başkasına kulak asmıyor. Yani
“filancalar dini iyi bilmiyor” demek de bir din yorumundan başka bir şey
olmuyor. Hangi yorumun geçerli olduğuna kim karar verecek? Bütün farklı dinî
yorumların biat ettiği bir tane merkez var mı? Evet, söz tek ama yorum muhtelif
ve bunun sonucu “İslam Dünyası” diye bir bütünlük yok.
Sorun, “dinsizlere
karşı dindarların öfkesi” değil. Çünkü günümüzde cihatçı eğilimleri güçlendiren
dine inanmamaktan çok, dindarlık adı altında yapılan sahtekârlıklar. Bugün
Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerin en önemli sorunu başka dini
topluluklar tarafından işgal edilmeleri değil; kendini Müslüman ilan eden
yönetimlerin emperyalizmle işbirliği içinde olmaları. Sömürü ve zulüm, emperyalizmle
işbirliği yapan “ılımlı İslamcı” iktidarlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunun
sonucudur ki, dinin siyasi ve ticari çıkar için kullanıldığını görenler ikileme
düşüyor: Ya tümüyle inançlarından, ya da ikiyüzlü bir inançtan vazgeçecekler.
İşte selefiliği bu ortam besliyor.
Komşusu aç
yatarken tok yatanları, fitre ve zekâttan bahsedip vermeyenleri herkes görüyor.
Artık ikiyüzlülük eskiden olduğu kadar kolay saklanmıyor. Saklamaya çalıştıkça
yalanlar artıyor ve gerçekler daha çok ortaya çıkıyor. Böyle bir ortamda
elbette herkes ve bu arada doğruluk adına ortaya çıktığı iddiasındakiler de
yanlış yapıyorlar. Ancak yanlışın nedeni yanlışın kendisi değildir, bu tür
yanlış ya da doğru inanışların ortaya çıktığı toplumsal koşullardır.
Dolayısıyla “o cahil, bu kandırılmış, diğeri ajan, beriki maceracı, öteki
ahlaksız,” demeden önce; kendini doğru ve sağlıklı gören herkesin, eşitsiz ve
adalesiz bir toplumda yaşamayı hak edip etmediğini kendine sorması gerekiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.