Yılbaşında gece kulübüne saldırı, ne kadar kırılgan bir toplum olduğumuzu gösterdi. Bir yönetim refleksi olarak yayın yasağının ardından, başsağlığı mesajları, “üst akla” yönelik suçlamalar ve her türlü eleştiriye şiddetle karşı koyuşlar ardı ardına geldi. Medya her zamanki gibi, toplumu aydınlatmaktan çok bildiğini de unutturucu bir yayın anlayışı izliyordu. Bir yandan gözyaşı edebiyatı yaparken, diğer yandan tarafsız ve nesnel habercilik görevini, kamuoyunu yönlendirmekten başka işlevi olmayan sözde uzmanlara devretmiş gibiydi.
Bu arada resmî bilgilendirmenin
yapılmadığı anlarda bile saldırıyı kimin gerçekleştirdiği az çok tahmin
ediliyor ve bunun üzerinden gelişen tartışmalarla toplum laiklik ekseninde
ayrışıyordu. Ve bu ayrışma, “yaşam tarzımıza saldırıyorlar, turizmi
baltalıyorlar, bizi kimse Hıristiyan bayramı kutlamaya zorlayamaz” misali, farklı kesimlerden yükselen sayısız
söylemin havada uçuştuğu bir kargaşa ortamında yaşanıyordu. Anlaşılacağı üzere
sorun saldırı değil; pespaye bir zeminde gerçekleşen toplumsal kutuplaşmaydı.
Toplum bir
süredir kutuplaşıyor ve bu “iyiler-kötüler” ya da “haklılar-haksızlar” gibi
meşru zeminlerde değil, iyinin kötüden ayırt edilemediği biçimde gerçekleşiyor.
Durmadan din, laiklik, mezhep, farklı etnik köken ve bölge ayrımları üzerinden
gerilim yaşıyoruz. Bu durum, 1980 İran- Irak savaşıyla başlayan ve Arap
Yarımadasından Kuzey Afrika’ya doğru uzanarak günümüze dek gelen kargaşaya
benziyor.
Elbette her
toplumsal çatışmanın arkasında ekonomik ve siyasi çıkarlar yatar. Ama içinde
bulunduğunuz ortamda bu tür amaçları çatışanlar değil, asıl olarak ortalığı
yatıştırmaya çalışanlar taşıyor. Bu tıpkı varlık içinde yokluk çekmek misali
çelişkili bir durum.
Örneğin hiçbir
din bir avuç zalimin milyonlarca mazlumu koyun sürüsü gibi yönetmesi için
doğmamış ama zamanla bu hale gelmiştir. Bütün dinler yalnızca insanların daha
vicdanlı davranarak adaletsizliklerin azalmasını ve ahlâklı bir yaşamı öğütler.
Ama bugün ahlâkın da alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Hırsızlar,
çaldıklarını sakladıkları kasanın başına en ahlâklıyı oturturlar. Tabi ücreti
karşılığı…
Böylece din,
siyaset, hukuk bir yandan dürüst ve namuslu bekçiler yetişmesi için çalışırken;
diğer yandan iktidarını adaletsizliğine borçlu olanları korumak üzere hareket
eder. Çünkü insanlık hâlâ taş devrini, yani güçlünün zayıfı ezerek ayakta
kaldığı bir dönemi aşamamıştır. Güç, zayıfın ezileceği ama yok olmayacağı bir
baskıyla sağlanır. En iyisi, zayıfları ezilmeye gönüllü hale getirmektir. Başka
bir ifadeyle, zayıflığın ve güçsüzlüğün kendisi için değişmez bir kader
olduğunu benimsemeli, böylece efendisinin kendine dayattığı her zulmü adeta bir
nimet gibi görmelidir.
Neden bugün bir
diploma iş bulmaya yetmiyor? Neden işsizlerin ezici çoğunluğu genç? Neden iş
bulabilenler boğaz tokluğuna çalışmaya razılar? Neden bu ülkede böyle insanlar
varken daha azına çalışmaya hazır Suriyeli, Iraklı, Afganlı göçmenler
kullanılıyor?
Yönetenlerimiz
sık sık “Suriyeli göçmen kardeşlerimiz için şu kadar milyar dolar harcadık”
diyor. Ama bir karış odalarda üst üste yaşayan ve asgari ücretin yarısına
çalışan milyonlarca insanın bu ülkeye ne kazanç sağladığını söylemiyorlar.
Yurtsuz, yuvasız kadınların cariye gibi alınıp satıldığından, sefaletin genç
erkekleri paralı askere dönüştürdüğünden kimse söz etmiyor. Avrupa Birliğinden
göçmenler için para isteyip, ardından “vermezseniz kapıları açarız” tehdidinin asıl
anlamı düşünülmüyor.
Türkiye bu koşullarda Suriye iç savaşına
müdahil ve Esat’ı indirmekten, IŞİD’le
savaş noktasına gelmiş durumda. Karşılığında IŞİD, bir süredir ülkemiz
topraklarında eylemler yapıyor. Her eylem iktidarı biraz daha zor duruma
düşürüyor. Bunu başta yöneticilerimiz, herkes görüyor. Ama öyle bir bataklığa
girilmiş ki, buradan geri dönülemiyor.
Suriye iç
savaşına karışmanın, 1979’da Afganistan’ın SSCB tarafından işgal edilmesi üzerine
Pakistan Devlet Başkanı, darbeci Ziya ül Hak’kın Afganistan’a müdahalesinden farkı
yoktu. Keçiyi uçurumdan düşüren bir
tutam otmuş. Ziya ül Hak da eğer Afganistan’a müdahil olursa, ABD’nin desteğini
alacağını ve iktidarını sağlamlaştıracağını umuyordu.
Ama ihtirasıyla
ülkesini felâkete sürükledi. Bugün Pakistan’da başta Taliban olmak üzere pek
çok Selefî, Cihadî örgüt cirit atıyor. Din Pakistan’da her zaman güçlüydü ama
olaylar, ABD’nin dindarları Afganistan’da SSCB’ye karşı kullanmaya başladıktan sonra
çığırından çıktı. Her gün haberlerde Pakistan’ın bir köşesinde bomba
patladığını, katliam yapıldığını duyuyoruz. İşte Türkiye de hiç üstüne vazife
olmayan bir savaşa taraf olmakla, benzer bir sürecin içine girmiş bulunuyor.
Ülkemizde
laikliğin imam hatiplerin açılması ya da zorunlu din dersi okutulmasıyla
bozulduğu sanılıyor. Bu yalnızca ülkesinden haberi olmayan kimi laik aydınların
vesvesesidir. Bu ülkenin doğusunda yıllardır medrese eğitimi veriliyor. Karşılığında,
ne kalitede bir din eğitimi yapıldığı belirsiz ilahiyatlar bulunuyor. Bütün
iktidarlar, cemaatlerden yararlanıyor. Dini düşüncenin toplumda yaygın hale
getirilişinin, Atatürkçülüğün en fazla yüceltildiği 12 Eylül döneminde olduğu
hatırlanmıyor. ABD’nin bizim gibi
ülkeleri yönetmek için desteklediği bir proje olan “ılımlı İslam”, bu tür çabalar
sonucu yaygınlaştı. Doğa kanunudur, etki tepkiyi doğurur; Batı’nın kendi
çıkarları doğrultusunda Müslümanlığa müdahalelerine karşı asıl İslamın kendisi
olduğunu söyleyenlerin ortaya çıkması gecikmedi. Böylece Müslümanlık içindeki
1400 yıldan beri süren birçok anlaşmazlık gün yüzüne çıktı. Toplumsal
çatışmalar, hızla ulema arası tartışmaların yerini aldı.
Ancak şu var:
Bugün yaşananlar din eksenli gibi görünse de, egemenlerin alt üst ettiği toplumlardaki
yeni denge arayışlarının çalkantılarıdır. Örneğin günümüz Irak merkezi
yönetiminin hükümet üyelerinin yarısına yakını İngiliz vatandaşı ve Şii’dir. İktidarda
Saddam varken altın çağını yaşayan Sünniler, uzun süredir bu yönetim tarafından
dışlanıyor. ABD’nin Irak’ı işgalinin eseri olan IŞİD Musul’un kenar
mahallerinde sessizce örgütlenirken, kimse halkın günlük ihtiyaçlarını nasıl
karşıladığını düşünmüyor ve Irak petrol gelirleri bir avuç zengin yöneticinin
cebine akıyordu. Bu sırada Türkiye, Irak yönetimiyle kuramadığı iyi ilişkileri,
soylu atlara meraklı ve Sünni Nuceyfî aşireti üyesi Musul Valisi Esil Nuceyfî
ile kurmaya çalışıyordu. Ve o IŞİD Musul’dan çıkıp, bugün Türkiye’nin savaştığı
El Bab’a kadar geldi. Plastik Noel Baba’yı sünnet edenler, Noel Baba olduğu
iddia edilen Hıristiyan azizi Aya Nikola’nın Antalya-Demreli olduğunu biliyor
mu? Yılbaşı kutlamasını tartışanlar ya
da herhangi bir şiddet eylemine katılmayıp kendilerini yalnızca dini duyurmakla
görevli kılarak yılbaşına karşı bildiri dağıtan Tebliğcileri sokaklarda
kovalayan laikler, yaşadığımız ülkeden ne kadar haberdar? Sayısız farklı
özellik taşıyan insanlardan oluşmuş bir toplumu tanımak yerine tek
tipleştirmeye çalışmak, çözüm gibi görülüyor. Birini bir şeye benzetiyor ama
gerçekten öyle olup olmadığı üzerine düşünme gereği duymuyoruz. Birbirimizi en
az egemenler kadar iyi tanıyıp kardeşlik yolları geliştirecek yerde,
egemenlerin izinden giderek düşmanlıkları besliyoruz. Daha kırılgan oluyoruz.
Bu da mazlumlar için hiç iyi değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.