Blog Arşivi

8 Ocak 2017 Pazar

KIRILGAN BİR TOPLUMUZ


Yılbaşında gece kulübüne saldırı, ne kadar kırılgan bir toplum olduğumuzu gösterdi. Bir yönetim refleksi olarak yayın yasağının ardından, başsağlığı mesajları, “üst akla” yönelik suçlamalar ve her türlü eleştiriye şiddetle karşı koyuşlar ardı ardına geldi. Medya her zamanki gibi, toplumu aydınlatmaktan çok bildiğini de unutturucu bir yayın anlayışı izliyordu. Bir yandan gözyaşı edebiyatı yaparken,  diğer yandan tarafsız ve nesnel habercilik görevini, kamuoyunu yönlendirmekten başka işlevi olmayan sözde uzmanlara devretmiş gibiydi.


Bu arada resmî bilgilendirmenin yapılmadığı anlarda bile saldırıyı kimin gerçekleştirdiği az çok tahmin ediliyor ve bunun üzerinden gelişen tartışmalarla toplum laiklik ekseninde ayrışıyordu. Ve bu ayrışma, “yaşam tarzımıza saldırıyorlar, turizmi baltalıyorlar, bizi kimse Hıristiyan bayramı kutlamaya zorlayamaz”  misali, farklı kesimlerden yükselen sayısız söylemin havada uçuştuğu bir kargaşa ortamında yaşanıyordu. Anlaşılacağı üzere sorun saldırı değil; pespaye bir zeminde gerçekleşen toplumsal kutuplaşmaydı.

Toplum bir süredir kutuplaşıyor ve bu “iyiler-kötüler” ya da “haklılar-haksızlar” gibi meşru zeminlerde değil, iyinin kötüden ayırt edilemediği biçimde gerçekleşiyor. Durmadan din, laiklik, mezhep, farklı etnik köken ve bölge ayrımları üzerinden gerilim yaşıyoruz. Bu durum, 1980 İran- Irak savaşıyla başlayan ve Arap Yarımadasından Kuzey Afrika’ya doğru uzanarak günümüze dek gelen kargaşaya benziyor.

Elbette her toplumsal çatışmanın arkasında ekonomik ve siyasi çıkarlar yatar. Ama içinde bulunduğunuz ortamda bu tür amaçları çatışanlar değil, asıl olarak ortalığı yatıştırmaya çalışanlar taşıyor. Bu tıpkı varlık içinde yokluk çekmek misali çelişkili bir durum.

Örneğin hiçbir din bir avuç zalimin milyonlarca mazlumu koyun sürüsü gibi yönetmesi için doğmamış ama zamanla bu hale gelmiştir. Bütün dinler yalnızca insanların daha vicdanlı davranarak adaletsizliklerin azalmasını ve ahlâklı bir yaşamı öğütler. Ama bugün ahlâkın da alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Hırsızlar, çaldıklarını sakladıkları kasanın başına en ahlâklıyı oturturlar. Tabi ücreti karşılığı…

Böylece din, siyaset, hukuk bir yandan dürüst ve namuslu bekçiler yetişmesi için çalışırken; diğer yandan iktidarını adaletsizliğine borçlu olanları korumak üzere hareket eder. Çünkü insanlık hâlâ taş devrini, yani güçlünün zayıfı ezerek ayakta kaldığı bir dönemi aşamamıştır. Güç, zayıfın ezileceği ama yok olmayacağı bir baskıyla sağlanır. En iyisi, zayıfları ezilmeye gönüllü hale getirmektir. Başka bir ifadeyle, zayıflığın ve güçsüzlüğün kendisi için değişmez bir kader olduğunu benimsemeli, böylece efendisinin kendine dayattığı her zulmü adeta bir nimet gibi görmelidir.

Neden bugün bir diploma iş bulmaya yetmiyor? Neden işsizlerin ezici çoğunluğu genç? Neden iş bulabilenler boğaz tokluğuna çalışmaya razılar? Neden bu ülkede böyle insanlar varken daha azına çalışmaya hazır Suriyeli, Iraklı, Afganlı göçmenler kullanılıyor?

Yönetenlerimiz sık sık “Suriyeli göçmen kardeşlerimiz için şu kadar milyar dolar harcadık” diyor. Ama bir karış odalarda üst üste yaşayan ve asgari ücretin yarısına çalışan milyonlarca insanın bu ülkeye ne kazanç sağladığını söylemiyorlar. Yurtsuz, yuvasız kadınların cariye gibi alınıp satıldığından, sefaletin genç erkekleri paralı askere dönüştürdüğünden kimse söz etmiyor. Avrupa Birliğinden göçmenler için para isteyip, ardından “vermezseniz kapıları açarız” tehdidinin asıl anlamı düşünülmüyor.

 Türkiye bu koşullarda Suriye iç savaşına müdahil ve Esat’ı indirmekten,  IŞİD’le savaş noktasına gelmiş durumda. Karşılığında IŞİD, bir süredir ülkemiz topraklarında eylemler yapıyor. Her eylem iktidarı biraz daha zor duruma düşürüyor. Bunu başta yöneticilerimiz, herkes görüyor. Ama öyle bir bataklığa girilmiş ki, buradan geri dönülemiyor.

Suriye iç savaşına karışmanın, 1979’da Afganistan’ın SSCB tarafından işgal edilmesi üzerine Pakistan Devlet Başkanı, darbeci Ziya ül Hak’kın Afganistan’a müdahalesinden farkı yoktu.  Keçiyi uçurumdan düşüren bir tutam otmuş. Ziya ül Hak da eğer Afganistan’a müdahil olursa, ABD’nin desteğini alacağını ve iktidarını sağlamlaştıracağını umuyordu.

Ama ihtirasıyla ülkesini felâkete sürükledi. Bugün Pakistan’da başta Taliban olmak üzere pek çok Selefî, Cihadî örgüt cirit atıyor. Din Pakistan’da her zaman güçlüydü ama olaylar, ABD’nin dindarları Afganistan’da SSCB’ye karşı kullanmaya başladıktan sonra çığırından çıktı. Her gün haberlerde Pakistan’ın bir köşesinde bomba patladığını, katliam yapıldığını duyuyoruz. İşte Türkiye de hiç üstüne vazife olmayan bir savaşa taraf olmakla, benzer bir sürecin içine girmiş bulunuyor.

Ülkemizde laikliğin imam hatiplerin açılması ya da zorunlu din dersi okutulmasıyla bozulduğu sanılıyor. Bu yalnızca ülkesinden haberi olmayan kimi laik aydınların vesvesesidir. Bu ülkenin doğusunda yıllardır medrese eğitimi veriliyor. Karşılığında, ne kalitede bir din eğitimi yapıldığı belirsiz ilahiyatlar bulunuyor. Bütün iktidarlar, cemaatlerden yararlanıyor. Dini düşüncenin toplumda yaygın hale getirilişinin, Atatürkçülüğün en fazla yüceltildiği 12 Eylül döneminde olduğu hatırlanmıyor.  ABD’nin bizim gibi ülkeleri yönetmek için desteklediği bir proje olan “ılımlı İslam”, bu tür çabalar sonucu yaygınlaştı. Doğa kanunudur, etki tepkiyi doğurur; Batı’nın kendi çıkarları doğrultusunda Müslümanlığa müdahalelerine karşı asıl İslamın kendisi olduğunu söyleyenlerin ortaya çıkması gecikmedi. Böylece Müslümanlık içindeki 1400 yıldan beri süren birçok anlaşmazlık gün yüzüne çıktı. Toplumsal çatışmalar, hızla ulema arası tartışmaların yerini aldı.


Ancak şu var: Bugün yaşananlar din eksenli gibi görünse de, egemenlerin alt üst ettiği toplumlardaki yeni denge arayışlarının çalkantılarıdır. Örneğin günümüz Irak merkezi yönetiminin hükümet üyelerinin yarısına yakını İngiliz vatandaşı ve Şii’dir. İktidarda Saddam varken altın çağını yaşayan Sünniler, uzun süredir bu yönetim tarafından dışlanıyor. ABD’nin Irak’ı işgalinin eseri olan IŞİD Musul’un kenar mahallerinde sessizce örgütlenirken, kimse halkın günlük ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını düşünmüyor ve Irak petrol gelirleri bir avuç zengin yöneticinin cebine akıyordu. Bu sırada Türkiye, Irak yönetimiyle kuramadığı iyi ilişkileri, soylu atlara meraklı ve Sünni Nuceyfî aşireti üyesi Musul Valisi Esil Nuceyfî ile kurmaya çalışıyordu. Ve o IŞİD Musul’dan çıkıp, bugün Türkiye’nin savaştığı El Bab’a kadar geldi. Plastik Noel Baba’yı sünnet edenler, Noel Baba olduğu iddia edilen Hıristiyan azizi Aya Nikola’nın Antalya-Demreli olduğunu biliyor mu?  Yılbaşı kutlamasını tartışanlar ya da herhangi bir şiddet eylemine katılmayıp kendilerini yalnızca dini duyurmakla görevli kılarak yılbaşına karşı bildiri dağıtan Tebliğcileri sokaklarda kovalayan laikler, yaşadığımız ülkeden ne kadar haberdar? Sayısız farklı özellik taşıyan insanlardan oluşmuş bir toplumu tanımak yerine tek tipleştirmeye çalışmak, çözüm gibi görülüyor. Birini bir şeye benzetiyor ama gerçekten öyle olup olmadığı üzerine düşünme gereği duymuyoruz. Birbirimizi en az egemenler kadar iyi tanıyıp kardeşlik yolları geliştirecek yerde, egemenlerin izinden giderek düşmanlıkları besliyoruz. Daha kırılgan oluyoruz. Bu da mazlumlar için hiç iyi değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi