İktidar partisi büyük bir olasılıkla şöyle tarihe geçecek: “Sürekli tek başına hükümet olsa da gerçek anlamda iktidar olamadı.” 3 Kasım 2002’de 317 milletvekili kazanarak ilk hükümet olduğundan beri ömrü çeşitli güçlerin sınırlandırmalarına ayak uydurmakla geçti. Ruhi Su’nun söz ve müziği kendine ait eserinde “sabahın bir sahibi var, sorarlar bir gün sorarlar” deyişi gibi iktidarın da bir değil, birçok sahibi var. Hiç kimse zorla hükümete getirilmiyor. Düzenden yana tutum alıyor, gönüllü olarak seçime giriyor ve kazanırsan hükümet oluyorsun. Eğer bu düzene karşıysan, niye hükümet olmak için çırpınıyorsun?
Dünyanın
neresinde olursa olsun hiçbir hükümete “mühür senin, Sultan Süleyman sensin”
denmiyor; hukukî, siyasî, ekonomik, kültürel, iç, dış iktidar sahipleri hükümetlerin
başlıca görevinin kendilerine hizmet etmek olduğunu sürekli hatırlatıyor. 200
yıldır Batı Avrupa’dan başlayıp kapitalizmle birlikte dünyaya yayılan “temsili
demokrasi” düzeni böyle işliyor. Ülkelerin kazancı hükümet ve yakınları, medya,
küresel şirketler, finans merkezleri, “etkili ve yetkili” güçler ve eğer
kalırsa yurttaşlara dağıtılıyor. Başbakanlar iktidarın sahibi gibi konuşsa da
gerçek böyle değil. Düzene uyan, iktidar gibi görünüyor. Oy kaybeden ya da
güç odaklarıyla çatışanlar, yok oluyor. Kural bu ve Türkiye de bunun dışında
değil…
İktidar partisi ilk dönemini “değiştiğini”
kanıtlamaya çalışmakla geçirdi. Çünkü oyların yüzde 34’üne karşılık
milletvekillerinin yüzde 57’sini kazanmıştı. Bu adaletsizliğin
yaratıcıları, istemedikleri bir parti hükümete geldiğinde alaşağı etmekten de
çekinmiyorlardı. 28 Şubat 1997’de Erbakan hükümeti böyle düşürülmüştü. Bu
sayede önü açılan iktidar partisi, adaletsizliğin yaratıcılarına diyet ödemek
zorundaydı. Benzer bir müdahaleyle karşılaşmamak için sürekli “milli görüş
gömleğini çıkardığını” vurguluyor ve türban,
imam hatipler gibi konulardan hiç bahsetmiyordu. Vitrininde liberal görüşlülere
bol bol yer veriyordu. Anıtkabir düzenli olarak ziyaret edildi. Avrupa
Birliğine katılmayı ve ülkeyi demokratikleştirmeyi dilinden hiç düşürmedi. Dünyada
para bolluğu yaşandığı için, ilk döneminde ekonominin çarklarını kolay
döndürüyordu. Ama yine de başta TÜSİAD çevreleri olmak üzere, kendini hiç kimseye
beğendiremiyordu.
Bu hoşnutsuzluk
27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın imzaladığı bir
bildiriyle su yüzüne çıktı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yerine
seçilecek kişinin nitelikleri sayılıyor ve hükümet örtülü olarak uyarılıyordu.
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı için yapılan meclis oylaması, muhalefetin
başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. O güne dek
uygulanmayan bir biçimde, seçimin yapılabilmesi için meclisin ancak 367
milletvekiliyle toplanabileceği gerekçe gösterildi. Bu açıkça, “hükümet
olabilirsin ama iktidar olamazsın” demekti. Böylece ikinci döneme gelindi.
Bu mağduriyet
iktidar partisinin oylarını arttırmasına yol açtı. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde yüzde
46’lık oy oranıyla 341 milletvekili kazandı. Milliyetçi oyları da yanına alarak
cumhurbaşkanını seçti. Arkasından, değişmez seçim malzemesi olan “türban”
sorununu Devlet Bahçeli’nin çağrısı üzerine ve onun da desteğiyle, bir kanun
çıkararak çözdü. Ama bu, hakkında bir kapatma davası açılmasına neden oldu. “Milli
görüşçü” olarak tanınan Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya hazırladığı iddianameyi 14 Mart
2008’de Anayasa Mahkemesine sundu. Bir oyla partinin kapatılması reddedildi. Bu
durum, iktidar partisinin başının üstünde Domokles’in Kılıcı gibi sallandı
durdu…
Seçimler geçiyor
ama bir türlü gerçek anlamda iktidar olunamıyordu. Bunu sağlamak için bir dizi
darbe davası açılarak, “vesayet rejimine son verme” kampanyası başlatıldı. Üst
rütbeli subaylar, medya çalışanları ve kimi sivil toplum kuruluşu üyeleri
tutuklandı. İktidar partisi üçüncü hükümet dönemine bu davalarla girdi. Yüzde
49.8 oy ve 327 milletvekili kazandı. Ancak bu kez de başka bir sorun gündeme
geldi: “Paralel devlet yapılanması”…
Darbe davaları,
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 6 Ocak 2012’de tutuklanmasına kadar
dayandı. O güne dek hep “vesayet rejimine son verme” söylemi kullanan Başbakan
Erdoğan, ilk kez bu tutuklamaya karşı tavır aldı. Sanki bu operasyonları yargı,
emniyet ve istihbaratta hükümetin denetimi dışındaki bir güç gerçekleştiriyor
gibiydi. İnternette ses kayıtları, medyada devlet sırları uçuşuyordu. Çok
sürmedi ve devlet içinde şiddetli bir güç çatışması su yüzüne çıktı. Daha sonra
“FETÖ” olarak nitelendirilecek çevreler, hükümete karşı da bir operasyona
girişti. Bilindiği üzere 17-25 Aralık 2013 olayı yaşandı. Yine ses kayıtları,
belgeler havalarda uçuştu. Hükümet bir dizi düzenlemeyle olayın ilerleyip
genişlemesini durdurduysa da, bugün ABD’de süren Rıza Zarrap yargılamasıyla
etkisi hala sürüyor. İktidar partisinin bu dönemdeki kazancı, Tayyip Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014’de yüzde
52’ye yakın bir oyla halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı olmasıydı.
İktidar partisinin oyları 7 Haziran 2015
seçiminde yüzde 40’a düştü ve ilk kez tek başına hükümet kuramaz hale geldi. Ancak
yasalar seçimin yenilenmesine uygundu. Koalisyon görüşmelerinden sonuç
çıkmadığı gerekçesiyle bu karar alındı. Bugünkü hükümetin
kurulduğu 1 Kasım seçimlerine kadar, cumhuriyet tarihinin en kanlı dönemi yaşandı.
Bombalı saldırılar ve iç çatışmalarla dolu bir süreçte halk korkuya esir
olarak, birkaç ayda yüzde 9’luk bir oy artışıyla iktidar partisini tekrar
hükümete getirdi.
Sonrasını
biliyoruz. Siyasi gerilimin tırmandığı süreçte 15 Temmuz darbe girişimi
yaşandı. Olağanüstü hal altında referanduma gidildi. İktidar az bir farkla ve
tartışmalı bir oylama süreci sonunda kazandı. Bu bir milletvekili seçimi olsa,
bu kadar önemli olmazdı. Ancak bu anayasanın bir kısmının yeniden yazılmasıyla
gerçekleşecek rejim değişikliği oylamasıydı. Her ne kadar hükümet sözcüleri
taraflı olduğunu öne sürse de, AGİT’in (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı)
ön raporunda da belirtildiği üzere referanduma eşitsiz koşullarda gidildi. Uluslararası
kamuoyu, değerlendirme için AGİT kesin raporunu bekliyor. Muhalefet dava açtı. TÜSİAD
açıklamasında, ülke tarihinde ilk kez sandığa gidişe gölge düştüğünü belirtti
ve giderilmesini talep etti. İktidar
partisi kazanmasına kazandı ama aldığı oy oranı ve referandum sürecinde yaşananlar,
kendisinin de çok iyi farkında olduğu üzere yeterli rahatlık sağlamadı. Önünde
pek çok köklü sorun duruyor. Bir yandan darbe girişiminin siyasi ayağının
soruşturulması gerekiyor. Diğer yandan ekonomi kötüye gidiş işaretleri veriyor.
Asıl sorun ise anayasa değişikliği doğrultusunda yeni seçim düzenine geçilecek
olması. Buna bağlı olarak idari yapı da değişecek. Böylece referandumda yarıya
yakın “hayır” oyu verenlerin dile getirdiği sakıncaların birçoğu somut olarak
görünür hale gelecek. Bunun doğuracağı tartışmalar iç ve dış güç odaklarının
iktidar partisini sürekli sorgulamasını getirecek. Elbette biz halkız ve bu tür
güçlerin arkasına sığınarak muhalefet edemeyiz. Ama bundan önce de hükümet
muhtıralara, davalara, medyanın ya da Avrupa ve Amerika’nın eleştirilerine
muhatap olurken biz yine aynı halktık. Bu süreçlerde iktidar partisi adaletsiz
seçim yasaları dahil her türlü olanaktan yararlanarak oyların ancak yarısını
alabildi. Oylarını daha fazla arttıramadı. Hiçbir zaman “oh be” diyebileceği
bir orana ulaşamadı. Referandumda da sonuç böyle oldu. Kazandığı halde gerçek
anlamda neden iktidar olamıyor? Nedeni halk çoğunluğunu birleştirecek yerde
genellikle ortadan bölünmesine yol açan gerilim politikaları olabilir mi?
Önemli olan kazanmak mı, yoksa halkın kazanması mı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.