Blog Arşivi

23 Nisan 2017 Pazar

KAZANIP DA İKTİDAR OLAMAMAK…


İktidar partisi büyük bir olasılıkla şöyle tarihe geçecek: “Sürekli tek başına hükümet olsa da gerçek anlamda iktidar olamadı.” 3 Kasım 2002’de 317 milletvekili kazanarak ilk hükümet olduğundan beri ömrü çeşitli güçlerin sınırlandırmalarına ayak uydurmakla geçti. Ruhi Su’nun söz ve müziği kendine ait eserinde “sabahın bir sahibi var, sorarlar bir gün sorarlar” deyişi gibi iktidarın da bir değil, birçok sahibi var. Hiç kimse zorla hükümete getirilmiyor. Düzenden yana tutum alıyor, gönüllü olarak seçime giriyor ve kazanırsan hükümet oluyorsun. Eğer bu düzene karşıysan, niye hükümet olmak için çırpınıyorsun?


Dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir hükümete “mühür senin, Sultan Süleyman sensin” denmiyor; hukukî, siyasî, ekonomik, kültürel, iç, dış iktidar sahipleri hükümetlerin başlıca görevinin kendilerine hizmet etmek olduğunu sürekli hatırlatıyor. 200 yıldır Batı Avrupa’dan başlayıp kapitalizmle birlikte dünyaya yayılan “temsili demokrasi” düzeni böyle işliyor. Ülkelerin kazancı hükümet ve yakınları, medya, küresel şirketler, finans merkezleri, “etkili ve yetkili” güçler ve eğer kalırsa yurttaşlara dağıtılıyor. Başbakanlar iktidarın sahibi gibi konuşsa da gerçek böyle değil. Düzene uyan, iktidar gibi görünüyor. Oy kaybeden ya da güç odaklarıyla çatışanlar, yok oluyor. Kural bu ve Türkiye de bunun dışında değil…

 İktidar partisi ilk dönemini “değiştiğini” kanıtlamaya çalışmakla geçirdi. Çünkü oyların yüzde 34’üne karşılık milletvekillerinin yüzde 57’sini kazanmıştı. Bu adaletsizliğin yaratıcıları, istemedikleri bir parti hükümete geldiğinde alaşağı etmekten de çekinmiyorlardı. 28 Şubat 1997’de Erbakan hükümeti böyle düşürülmüştü. Bu sayede önü açılan iktidar partisi, adaletsizliğin yaratıcılarına diyet ödemek zorundaydı. Benzer bir müdahaleyle karşılaşmamak için sürekli “milli görüş gömleğini çıkardığını” vurguluyor ve  türban, imam hatipler gibi konulardan hiç bahsetmiyordu. Vitrininde liberal görüşlülere bol bol yer veriyordu. Anıtkabir düzenli olarak ziyaret edildi. Avrupa Birliğine katılmayı ve ülkeyi demokratikleştirmeyi dilinden hiç düşürmedi. Dünyada para bolluğu yaşandığı için, ilk döneminde ekonominin çarklarını kolay döndürüyordu. Ama yine de başta TÜSİAD çevreleri olmak üzere, kendini hiç kimseye beğendiremiyordu.

Bu hoşnutsuzluk 27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın imzaladığı bir bildiriyle su yüzüne çıktı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yerine seçilecek kişinin nitelikleri sayılıyor ve hükümet örtülü olarak uyarılıyordu. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı için yapılan meclis oylaması, muhalefetin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. O güne dek uygulanmayan bir biçimde, seçimin yapılabilmesi için meclisin ancak 367 milletvekiliyle toplanabileceği gerekçe gösterildi. Bu açıkça, “hükümet olabilirsin ama iktidar olamazsın” demekti. Böylece ikinci döneme gelindi.

Bu mağduriyet iktidar partisinin oylarını arttırmasına yol açtı. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde yüzde 46’lık oy oranıyla 341 milletvekili kazandı. Milliyetçi oyları da yanına alarak cumhurbaşkanını seçti. Arkasından, değişmez seçim malzemesi olan “türban” sorununu Devlet Bahçeli’nin çağrısı üzerine ve onun da desteğiyle, bir kanun çıkararak çözdü. Ama bu, hakkında bir kapatma davası açılmasına neden oldu. “Milli görüşçü”  olarak tanınan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya hazırladığı iddianameyi 14 Mart 2008’de Anayasa Mahkemesine sundu. Bir oyla partinin kapatılması reddedildi. Bu durum, iktidar partisinin başının üstünde Domokles’in Kılıcı gibi sallandı durdu…

Seçimler geçiyor ama bir türlü gerçek anlamda iktidar olunamıyordu. Bunu sağlamak için bir dizi darbe davası açılarak, “vesayet rejimine son verme” kampanyası başlatıldı. Üst rütbeli subaylar, medya çalışanları ve kimi sivil toplum kuruluşu üyeleri tutuklandı. İktidar partisi üçüncü hükümet dönemine bu davalarla girdi. Yüzde 49.8 oy ve 327 milletvekili kazandı. Ancak bu kez de başka bir sorun gündeme geldi: “Paralel devlet yapılanması”…

Darbe davaları, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 6 Ocak 2012’de tutuklanmasına kadar dayandı. O güne dek hep “vesayet rejimine son verme” söylemi kullanan Başbakan Erdoğan, ilk kez bu tutuklamaya karşı tavır aldı. Sanki bu operasyonları yargı, emniyet ve istihbaratta hükümetin denetimi dışındaki bir güç gerçekleştiriyor gibiydi. İnternette ses kayıtları, medyada devlet sırları uçuşuyordu. Çok sürmedi ve devlet içinde şiddetli bir güç çatışması su yüzüne çıktı. Daha sonra “FETÖ” olarak nitelendirilecek çevreler, hükümete karşı da bir operasyona girişti. Bilindiği üzere 17-25 Aralık 2013 olayı yaşandı. Yine ses kayıtları, belgeler havalarda uçuştu. Hükümet bir dizi düzenlemeyle olayın ilerleyip genişlemesini durdurduysa da, bugün ABD’de süren Rıza Zarrap yargılamasıyla etkisi hala sürüyor. İktidar partisinin bu dönemdeki kazancı,  Tayyip Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014’de yüzde 52’ye yakın bir oyla halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı olmasıydı.


 İktidar partisinin oyları 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 40’a düştü ve ilk kez tek başına hükümet kuramaz hale geldi. Ancak yasalar seçimin yenilenmesine uygundu. Koalisyon görüşmelerinden sonuç çıkmadığı gerekçesiyle bu karar alındı. Bugünkü hükümetin kurulduğu 1 Kasım seçimlerine kadar, cumhuriyet tarihinin en kanlı dönemi yaşandı. Bombalı saldırılar ve iç çatışmalarla dolu bir süreçte halk korkuya esir olarak, birkaç ayda yüzde 9’luk bir oy artışıyla iktidar partisini tekrar hükümete getirdi.


Sonrasını biliyoruz. Siyasi gerilimin tırmandığı süreçte 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Olağanüstü hal altında referanduma gidildi. İktidar az bir farkla ve tartışmalı bir oylama süreci sonunda kazandı. Bu bir milletvekili seçimi olsa, bu kadar önemli olmazdı. Ancak bu anayasanın bir kısmının yeniden yazılmasıyla gerçekleşecek rejim değişikliği oylamasıydı. Her ne kadar hükümet sözcüleri taraflı olduğunu öne sürse de, AGİT’in (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ön raporunda da belirtildiği üzere referanduma eşitsiz koşullarda gidildi. Uluslararası kamuoyu, değerlendirme için AGİT kesin raporunu bekliyor. Muhalefet dava açtı. TÜSİAD açıklamasında, ülke tarihinde ilk kez sandığa gidişe gölge düştüğünü belirtti ve giderilmesini talep etti.  İktidar partisi kazanmasına kazandı ama aldığı oy oranı ve referandum sürecinde yaşananlar, kendisinin de çok iyi farkında olduğu üzere yeterli rahatlık sağlamadı. Önünde pek çok köklü sorun duruyor. Bir yandan darbe girişiminin siyasi ayağının soruşturulması gerekiyor. Diğer yandan ekonomi kötüye gidiş işaretleri veriyor. Asıl sorun ise anayasa değişikliği doğrultusunda yeni seçim düzenine geçilecek olması. Buna bağlı olarak idari yapı da değişecek. Böylece referandumda yarıya yakın “hayır” oyu verenlerin dile getirdiği sakıncaların birçoğu somut olarak görünür hale gelecek. Bunun doğuracağı tartışmalar iç ve dış güç odaklarının iktidar partisini sürekli sorgulamasını getirecek. Elbette biz halkız ve bu tür güçlerin arkasına sığınarak muhalefet edemeyiz. Ama bundan önce de hükümet muhtıralara, davalara, medyanın ya da Avrupa ve Amerika’nın eleştirilerine muhatap olurken biz yine aynı halktık. Bu süreçlerde iktidar partisi adaletsiz seçim yasaları dahil her türlü olanaktan yararlanarak oyların ancak yarısını alabildi. Oylarını daha fazla arttıramadı. Hiçbir zaman “oh be” diyebileceği bir orana ulaşamadı. Referandumda da sonuç böyle oldu. Kazandığı halde gerçek anlamda neden iktidar olamıyor? Nedeni halk çoğunluğunu birleştirecek yerde genellikle ortadan bölünmesine yol açan gerilim politikaları olabilir mi? Önemli olan kazanmak mı, yoksa halkın kazanması mı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi