Blog Arşivi

16 Nisan 2017 Pazar

PİRUS ZAFERİ…


Günümüzden 2 bin 300 yıl kadar önce, Adriyatik Denizi kıyılarındaki Epir adlı Yunan devletinin kralı Pirus, bir nedenle Romalılara savaş açar. Roma henüz imparatorluk değil, küçük bir şehir devletidir. Kral Pirus 25 bin asker ve zamanının tankı sayılan fillerle saldırır. Çetin çarpışmalar boyunca Kral Pirus filleri ve ordusunun büyük bölümünü kaybeder. Sonunda savaşı kazansa da bir avuç askerle kalır. Bunun üzerine “eğer bir savaş daha kazanırsam tamamen biteceğim” dediği rivayet edilir. İşte büyük kayıplar pahasına kazanılan ve tadı çıkarılamayan bu tür zaferlere, o gün bugündür “Pirus Zaferi” denir…


***
Bilindiği üzere referanduma anayasa değişikliği için gidildi. Bunun görünürdeki nedeni, 12 Eylül Anayasasındaki iki başlılığı gidermekti. Yönetim açısından sakıncalı olan bu durum, 21 Ekim 2007’de yine bir referandumla kabul edilen anayasa değişikliği sonucu cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararıyla daha da karmaşık hale getirilmişti. Ülkemizi yönetenler, böyle bir değişikliğin gerektirdiği yan düzenlemeleri yapmayı o zaman akıl edemeyerek, iki başlılık sorununu iyice içinden çıkılmaz hale getirmişlerdi. Dolayısıyla tekrar bir anayasa düzenlemesiyle yönetim biçiminin cumhurbaşkanı merkezli olarak tanımlanması gerekiyordu. Kısacası bu referandumun görünür gerekçesi, rejimin değiştirilmesiydi.

Ama referandumun iki tane de görünmez gerekçesi vardı: Birincisi Özal ve Demirel örneklerinde de hatırlanacağı üzere, partisinden ayrılarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçen liderlerin er geç partileriyle araları açılıyordu. Başbakanla sürtüşmeye giriyorlar, parti bölünüyor ve dağılıp gidiyordu. Nitekim hem Davutoğlu hem de Yıldırım’ın başbakanlığı sırasında Erdoğan da buna benzer sorunlarla karşılaşmış, Davutoğlu bu nedenle görevinden istemeye istemeye ayrılmıştı. İktidar partisinin Erdoğan, Erdoğan’ın iktidar partisi demek olduğu koşullarda bu tür çekişmeler kabul edilemezdi. Bu yüzden Erdoğan partisinin dağılma ya da kendine karşı çıkması gibi sorunlar yüzünden koltuğunu kaybetme tehlikesine düşmemek için,  “partili cumhurbaşkanı” olmak istiyordu. Referandumun kendisi açısından en büyük yararı, aynı anda partinin ve devletin başında olma olanağı sağlayacak oluşuydu.

Referandumun ikinci görünmez gerekçesi ise, neredeyse sonuca ulaşmak üzere olan bir darbe girişiminin güç bela atlatılmasının ardından iktidarın yeterli desteğe sahip olup olmadığının anlaşılmak istenmesiydi. Sonuçta siyasette güçlü olmanın kanıtı kalabalık mitingler değil, seçim sandığından çıkıp çıkamadığındı. Bu gösterilmediği sürece ülke içinde ve dışında her iktidarın meşruiyeti sorgulanırdı.  Referandum bu nedenle anayasa değişikliğinin oylanmasından çok, iktidarın güvenoyu almasına dönüştü. İktidar da muhalefet de değişecek maddelerin içeriği yerine referandum sonucunun istedikleri gibi çıkmasına odaklandılar. Propaganda süreci boyunca dış ve iç politika, işsizlik, borçlar, ekonomik sıkıntılarla dolu ülke gündeminden hiç bahsedilmediği gibi, bu kadar sorunun arasında en önemli konunun neden “başkanlık sistemine geçmek” olduğunu ne iktidar açıkladı, ne de muhalefet doğru dürüst sordu. Her şey soyut bir “evet-hayır” ikilemine sıkıştırıldı.

İktidar partisi sözcüleri birçok defa bu oylamayı yüzde 60-65 arası bir oranla kazanmayı beklediklerini açıkladılar. Başbakan Yıldırım OHAL altında sandığa gidilmeyeceğini söylediği halde tersi oldu. Birçok yerde “olağanüstü koşullar” gerekçe gösterilerek muhalefetin çalışmaları engellendi. İktidar, devletin bütün olanaklarından yararlandı. Propaganda çalışmalarını, her zamanki gibi “açılış törenleri” adı altında devletin, yani bizim kesemizden yaptı. Zaten iktidar partisi belediyeleri “başbakanı karşılama” gerekçesiyle olanaklarını bu çalışmalarda kullandılar. YSK, medyada partilere eşit yer verilmesiyle ilgili düzenlemeleri yürürlükten kaldırdı. Televizyon kanalları ve gazetelerde iktidar yanlısı propaganda ezici bir üstünlük kurdu. Nasılsa kimi muhalifleri ekrana çıkartmak isteyen kanallar, bunu en az seyredilen saatlerde yaptılar. Bir tarafta medyası, uçağı, bitmez tükenmez serveti, muhalefeti bastırmak ya da halka sadaka dağıtmakta kullandığı siyasi gücü ve kara gözlükleriyle iktidar vardı. Diğer tarafta görünürdeki sözcülüğünü anamuhalefet partisi genel başkanının yaptığı karşı cephe… Gaflarla ve içi boş laflarla siyaset yapmaktan çok vaaz verir gibi konuşuyor, “hayır” diyenlerin ancak yarısını etkileyebilirken geri kalan yarısıyla hiçbir bağı olmadığını nedense hiç düşünmüyordu…

İşte iktidar, rakiplerini böylesine eşitsiz bir yarışa zorladı. Yetmedi, Yüksek Seçim Kurulu “daha önceki seçimlerde de onlarca defa yapıldı, istenirse örneklerini veririz” diyerek son dakikada seçim kurulunun mührünü taşımayan zarfların geçerli olacağını kabul etti.  Ve YSK’dan açıklama gelmesi beklenmeksizin, Anadolu Ajansının haberlerine dayanılarak referandumun sonucu resmi ağızlardan açıklandı.

Yaşananlardan çıkartmamız gereken iki önemli ders var: Demokrasi “çoğunluk rejimi” değildir. Bir oylamayı önde bitiren, istediğini yapma hakkı kazanmaz. Kaldı ki demokrasi oy vermekten ibaret de değildir, devlet biçimidir. Bir toplumun demokrasiyle yönetildiğini söyleyebilmek için, her bir yurttaşın yönetenler üzerinde etkide bulunabildiğini görmesi gerekir. Bu da yalnızca oy vererek değil, alınan kararlara yaşadığı mahalleden başlayarak katılmasıyla olur. Bir kararı yanlış buluyorsa eleştirebilmelidir. Bunun için düşüncelerini dile getirme özgürlüğü, dolayısıyla kolayca yararlanabildiği medyası, kürsüsü, partisi, sendikası vs. olmalıdır. İstediğinde kolayca bilgi edinebilmeli, dava açabilmelidir. Kendine verilen yanıtlara ya da açtığı davalarda alınan kararlara güven duyabilmelidir. Bütün bunlara parası ve bilgisi yetebilmelidir. Ve en önemlisi, yönetenler yönetilenlere hizmet etmekle yükümlüdür. Bu da, ödediğimiz vergilerin nereye harcandığını şeffaf biçimde denetleyebilmemizle mümkündür. Örneğin esnaftan toplanan verginin ne kadarı hizmet olarak esnafa dönüyor, bir yöreden alınan verginin yüzde kaçı o yöreye harcanıyor, kamu adına yapılan harcamaların kaç lirası gerçekten kamuya yarar sağlıyor; bunlar bilinebilmelidir. Bunun için Sayıştay gibi kurumların saygınlık içinde görev yapması gerekir. Yapıyor mu?


İkinci ders ise şu: Anayasa, herhangi bir hukuk metni değildir. Trafiği, imarı, tarımı, vs. düzenlemek için yasa çıkarır gibi toplumsal yaşamı düzenlemek amacıyla anayasa metni hazırlayamazsınız. Her ne kadar adında “yasa” sözcüğü geçse de, anayasalar asıl olarak siyasi metinlerdir. Nedenine gelince: Bir toplum mısır tanesi gibi tek tek sayılabilen insanlardan değil; asıl olarak inanç, kültür, bölge, mal, mülk, eğitim, cinsiyet, yaş, meslek, ırk vb. farklılıklar taşıyan kesimlerin bir araya gelmesinden oluşur. Bütün bu farklı kesimler, tarihsel süreçlerde aynı vatanı paylaşarak bir “toplum” kurarlar. Hele bizim gibi imparatorluk bakiyesi toplumlarda, elbette aralarında anlaşmazlıklar olacaktır. İşte anayasa metinleri,  farklı kesimler arası uzlaşmayla hazırlanan toplum sözleşmeleridir. Uzlaşma güçlüyse, büyük çoğunluk tarafından onaylanır. Referandumda bu gerçekleşmedi. Sağlanan üstünlük elbette geçerlidir. Ama köklü toplumsal değişiklikler, bu kadar birbirine yakın oy oranlarıyla sağlanamaz.  Yapılsa bile, uzun ömürlü olmaz. Özetle, iktidarın sıkıntılarını çözmek üzere girdiği bu yolda, sorunlar daha da artmıştır. Açık örneği, ülkenin bütün belli başlı büyük kentlerinde geriye düşmesidir. Bu güç kaybı önce en yakın destekçisi partiye ve ardından kendi içine yansıyacaktır. Zaten uzun süredir partinin kurucuları partiden uzaklaşmıştır. Anayasa değişikliğiyle ilgili yasal düzenlemeler tartışılmaya başlandığında, her bir sorun tekrar tekrar hatırlanacak ve yaşanacaktır. Durum, iktidar açısından bir Pirus Zaferidir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi