Günümüzden 2 bin 300 yıl kadar önce, Adriyatik Denizi kıyılarındaki Epir adlı Yunan devletinin kralı Pirus, bir nedenle Romalılara savaş açar. Roma henüz imparatorluk değil, küçük bir şehir devletidir. Kral Pirus 25 bin asker ve zamanının tankı sayılan fillerle saldırır. Çetin çarpışmalar boyunca Kral Pirus filleri ve ordusunun büyük bölümünü kaybeder. Sonunda savaşı kazansa da bir avuç askerle kalır. Bunun üzerine “eğer bir savaş daha kazanırsam tamamen biteceğim” dediği rivayet edilir. İşte büyük kayıplar pahasına kazanılan ve tadı çıkarılamayan bu tür zaferlere, o gün bugündür “Pirus Zaferi” denir…
***
Bilindiği üzere
referanduma anayasa değişikliği için gidildi. Bunun görünürdeki nedeni, 12
Eylül Anayasasındaki iki başlılığı gidermekti. Yönetim açısından sakıncalı olan
bu durum, 21 Ekim 2007’de yine bir referandumla kabul edilen anayasa
değişikliği sonucu cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararıyla daha da karmaşık
hale getirilmişti. Ülkemizi yönetenler, böyle bir değişikliğin gerektirdiği yan
düzenlemeleri yapmayı o zaman akıl edemeyerek, iki başlılık sorununu iyice
içinden çıkılmaz hale getirmişlerdi. Dolayısıyla tekrar bir anayasa
düzenlemesiyle yönetim biçiminin cumhurbaşkanı merkezli olarak tanımlanması
gerekiyordu. Kısacası bu referandumun görünür gerekçesi, rejimin
değiştirilmesiydi.
Ama referandumun
iki tane de görünmez gerekçesi vardı: Birincisi Özal ve Demirel örneklerinde de
hatırlanacağı üzere, partisinden ayrılarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçen
liderlerin er geç partileriyle araları açılıyordu. Başbakanla sürtüşmeye
giriyorlar, parti bölünüyor ve dağılıp gidiyordu. Nitekim hem Davutoğlu hem de
Yıldırım’ın başbakanlığı sırasında Erdoğan da buna benzer sorunlarla
karşılaşmış, Davutoğlu bu nedenle görevinden istemeye istemeye ayrılmıştı.
İktidar partisinin Erdoğan, Erdoğan’ın iktidar partisi demek olduğu koşullarda
bu tür çekişmeler kabul edilemezdi. Bu yüzden Erdoğan partisinin dağılma ya da
kendine karşı çıkması gibi sorunlar yüzünden koltuğunu kaybetme tehlikesine düşmemek
için, “partili cumhurbaşkanı” olmak
istiyordu. Referandumun kendisi açısından en büyük yararı, aynı anda partinin
ve devletin başında olma olanağı sağlayacak oluşuydu.
Referandumun
ikinci görünmez gerekçesi ise, neredeyse sonuca ulaşmak üzere olan bir darbe
girişiminin güç bela atlatılmasının ardından iktidarın yeterli desteğe sahip
olup olmadığının anlaşılmak istenmesiydi. Sonuçta siyasette güçlü olmanın
kanıtı kalabalık mitingler değil, seçim sandığından çıkıp çıkamadığındı. Bu
gösterilmediği sürece ülke içinde ve dışında her iktidarın meşruiyeti
sorgulanırdı. Referandum bu nedenle
anayasa değişikliğinin oylanmasından çok, iktidarın güvenoyu almasına dönüştü.
İktidar da muhalefet de değişecek maddelerin içeriği yerine referandum
sonucunun istedikleri gibi çıkmasına odaklandılar. Propaganda süreci boyunca dış
ve iç politika, işsizlik, borçlar, ekonomik sıkıntılarla dolu ülke gündeminden
hiç bahsedilmediği gibi, bu kadar sorunun arasında en önemli konunun neden
“başkanlık sistemine geçmek” olduğunu ne iktidar açıkladı, ne de muhalefet
doğru dürüst sordu. Her şey soyut bir “evet-hayır” ikilemine sıkıştırıldı.
İktidar partisi
sözcüleri birçok defa bu oylamayı yüzde 60-65 arası bir oranla kazanmayı
beklediklerini açıkladılar. Başbakan Yıldırım OHAL altında sandığa
gidilmeyeceğini söylediği halde tersi oldu. Birçok yerde “olağanüstü koşullar”
gerekçe gösterilerek muhalefetin çalışmaları engellendi. İktidar, devletin
bütün olanaklarından yararlandı. Propaganda çalışmalarını, her zamanki gibi
“açılış törenleri” adı altında devletin, yani bizim kesemizden yaptı. Zaten
iktidar partisi belediyeleri “başbakanı karşılama” gerekçesiyle olanaklarını bu
çalışmalarda kullandılar. YSK, medyada partilere eşit yer verilmesiyle ilgili
düzenlemeleri yürürlükten kaldırdı. Televizyon kanalları ve gazetelerde iktidar
yanlısı propaganda ezici bir üstünlük kurdu. Nasılsa kimi muhalifleri ekrana
çıkartmak isteyen kanallar, bunu en az seyredilen saatlerde yaptılar. Bir
tarafta medyası, uçağı, bitmez tükenmez serveti, muhalefeti bastırmak ya da
halka sadaka dağıtmakta kullandığı siyasi gücü ve kara gözlükleriyle iktidar
vardı. Diğer tarafta görünürdeki sözcülüğünü anamuhalefet partisi genel
başkanının yaptığı karşı cephe… Gaflarla ve içi boş laflarla siyaset yapmaktan
çok vaaz verir gibi konuşuyor, “hayır” diyenlerin ancak yarısını
etkileyebilirken geri kalan yarısıyla hiçbir bağı olmadığını nedense hiç düşünmüyordu…
İşte iktidar,
rakiplerini böylesine eşitsiz bir yarışa zorladı. Yetmedi, Yüksek Seçim Kurulu
“daha önceki seçimlerde de onlarca defa yapıldı, istenirse örneklerini veririz”
diyerek son dakikada seçim kurulunun mührünü taşımayan zarfların geçerli
olacağını kabul etti. Ve YSK’dan
açıklama gelmesi beklenmeksizin, Anadolu Ajansının haberlerine dayanılarak
referandumun sonucu resmi ağızlardan açıklandı.
Yaşananlardan
çıkartmamız gereken iki önemli ders var: Demokrasi “çoğunluk rejimi” değildir.
Bir oylamayı önde bitiren, istediğini yapma hakkı kazanmaz. Kaldı ki demokrasi
oy vermekten ibaret de değildir, devlet biçimidir. Bir toplumun demokrasiyle
yönetildiğini söyleyebilmek için, her bir yurttaşın yönetenler üzerinde etkide
bulunabildiğini görmesi gerekir. Bu da yalnızca oy vererek değil, alınan
kararlara yaşadığı mahalleden başlayarak katılmasıyla olur. Bir kararı yanlış
buluyorsa eleştirebilmelidir. Bunun için düşüncelerini dile getirme özgürlüğü,
dolayısıyla kolayca yararlanabildiği medyası, kürsüsü, partisi, sendikası vs.
olmalıdır. İstediğinde kolayca bilgi edinebilmeli, dava açabilmelidir. Kendine
verilen yanıtlara ya da açtığı davalarda alınan kararlara güven duyabilmelidir.
Bütün bunlara parası ve bilgisi yetebilmelidir. Ve en önemlisi, yönetenler
yönetilenlere hizmet etmekle yükümlüdür. Bu da, ödediğimiz vergilerin nereye
harcandığını şeffaf biçimde denetleyebilmemizle mümkündür. Örneğin esnaftan
toplanan verginin ne kadarı hizmet olarak esnafa dönüyor, bir yöreden alınan
verginin yüzde kaçı o yöreye harcanıyor, kamu adına yapılan harcamaların kaç
lirası gerçekten kamuya yarar sağlıyor; bunlar bilinebilmelidir. Bunun için
Sayıştay gibi kurumların saygınlık içinde görev yapması gerekir. Yapıyor mu?
İkinci ders ise
şu: Anayasa, herhangi bir hukuk metni değildir. Trafiği, imarı, tarımı, vs.
düzenlemek için yasa çıkarır gibi toplumsal yaşamı düzenlemek amacıyla anayasa
metni hazırlayamazsınız. Her ne kadar adında “yasa” sözcüğü geçse de,
anayasalar asıl olarak siyasi metinlerdir. Nedenine gelince: Bir toplum mısır
tanesi gibi tek tek sayılabilen insanlardan değil; asıl olarak inanç, kültür,
bölge, mal, mülk, eğitim, cinsiyet, yaş, meslek, ırk vb. farklılıklar taşıyan
kesimlerin bir araya gelmesinden oluşur. Bütün bu farklı kesimler, tarihsel
süreçlerde aynı vatanı paylaşarak bir “toplum” kurarlar. Hele bizim gibi
imparatorluk bakiyesi toplumlarda, elbette aralarında anlaşmazlıklar olacaktır.
İşte anayasa metinleri, farklı kesimler
arası uzlaşmayla hazırlanan toplum sözleşmeleridir. Uzlaşma güçlüyse, büyük çoğunluk
tarafından onaylanır. Referandumda bu gerçekleşmedi. Sağlanan üstünlük elbette
geçerlidir. Ama köklü toplumsal değişiklikler, bu kadar birbirine yakın oy oranlarıyla
sağlanamaz. Yapılsa bile, uzun ömürlü
olmaz. Özetle, iktidarın sıkıntılarını çözmek üzere girdiği bu yolda, sorunlar
daha da artmıştır. Açık örneği, ülkenin bütün belli başlı büyük kentlerinde
geriye düşmesidir. Bu güç kaybı önce en yakın destekçisi partiye ve ardından
kendi içine yansıyacaktır. Zaten uzun süredir partinin kurucuları partiden
uzaklaşmıştır. Anayasa değişikliğiyle ilgili yasal düzenlemeler tartışılmaya
başlandığında, her bir sorun tekrar tekrar hatırlanacak ve yaşanacaktır. Durum,
iktidar açısından bir Pirus Zaferidir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.