Trump ilk yurtdışı gezisini Suudi Arabistan'a yaptı. Kendine
kalsa belki böyle bir geziye Vatikan'la başlayıp İsrail'le devam
etmek isterdi. Ama paranın gözü çıksın, tam tersi oldu. Semavî
dinler turuna Suudi Arabistan'la başladı ve Papa'nın öğütlerini
dinleyerek tamamladı. Çünkü Suudilerle, ön hazırlığını
damadı ve danışmanı Jared Kushner'in yaptığı 128 milyar
dolarlık bir silah anlaşması imzalaması gerekiyordu. İngiliz
İndependant gazetesi silah alım anlaşmalarının önümüzdeki 10
yılda 350 milyar doları aşacağını belirtiyordu. Bütün bunlara
ek olarak 200 milyar dolarlık iş anlaşması da yapılıyordu.
Ülkelerin bunca ekonomik sorunlar yaşadığı bir dönemde 600
milyar dolarlık ticarî anlaşma yapmak için bir devlet başkanı
değil seyahat güzergâhını, dinini bile değiştirebilirdi...
Gezinin televizyon görüntülerinde şımarık zenginlere benzeyen
Suudi yöneticileri "paramızla koskoca ABD başkanını
maymuna çevirdik" der gibi davranıyorlardı. Kılıç
oyunları, gösterişli salonlarda zengin sofralar, otuziki dişini
göstererek sırıtmalar ve Kral Selman'ın güya en üst düzey
devlet nişanını boynuna geçirirken Trump'ın önünde eğilmesini
sağlaması...
Trump da vahşi bir kabilenin kendine kaba davranmasına sessizce
katlanan ve sürekli boş boş gülümseyen misyonerlere benziyordu.
Suudileri ka'le almayan mesaj eşi Melani'den geldi. İvanka
(Trump'ın önceki eşinden olan kızı) ile birlikte başı açık
ve batılı ölçülere göre kapalı sayılabilecek kıyafetlerle
akşam yemeğine gelirlerken, Melani'in üstünde feminizmin sembolü
mor renkli bir tuvalet vardı. Ayrıca kendini ancak televizyonlardan
izleyen Arap kadınlarına "şekil 1, böyle davranacaksınız"
dercesine, kameraların önünde eşine aldırmaz tavırlar
sergiliyordu. Üst sınıfın feminizmi buraya kadardı ve olağan
karşılığı, kadınların bu rahat davranışlarından anlam
çıkaran Suud ailesinin sayısız prenslerinden birinin, İvanka'ya
evlenme teklif etmesiydi...
Gezinin gerçek mesajını ise Trump ertesi gün "Arap, İslam,
Amerikan Zirvesinde" verdi. 55 İslam ülkesinin toplandığı
Riyad'daki konuşmasında her zamanki gibi IŞİD ve El Kaide türü
örgütleri hedef alırken, Obama döneminin politikalarından farklı
olarak İran'ı da hedef tahtasına oturtuyordu. Bu çerçevede bir
"Riyad Deklarasyonu" yayınlandı. 6 maddenin edebiyat
kısmını bir yana bırakırsak, özeti şuydu: 2018'de "Ortadoğu
Stratejik İttifakı" kurulacaktı. Yemen'de Suudilerin 2 yıldan
bu yana savaşıp bir arpa boyu yol alamadığı Ensarullah (Husiler)
karşısındaki dost Hadi hükümeti tanınacaktı. Sanki bugüne dek
herhangi bir askeri başarısı varmış gibi, kurulacak olan 34 bin
kişilik karma orduya Suudiler komuta edecekti. Ve
katılımcılar "İran'ın bölgedeki yıkıcı ve teröre
destek veren faaliyetlerini tamamen redderek" kınıyorlardı.
Bu oluşum çeşitli çevrelerce
"Arap NATO'su" olarak yorumlandı. Fikir ilk kez 22 Şubat
2015'de Mısır Devlet Başkanı Sisi tarafından bir televizyon
konuşmasında dile getirilmişti. Daha sonra yapılan bir kaç Arap
Birliği toplantısında konu gündeme alındıysa da somut ilerleme
sağlanamadı. Bugün perde arkasından ABD'nin yönlendirdiği
planın başında, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson olduğu
söyleniyor. Oysa eskiden bu işlerle Ahmet Davutoğlu uğraşırdı.
Nitekim başbakanlığı sırasında 1 Şubat 2016'da yanında
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'la birlikte Riyad'ı ziyaret etmiş
ve basının aktardığına göre bu konu ele alınmıştı. Ziyaret,
Suudi Arabistan'ın 15 Aralık 2015'de "Teröre Karşı İslami
Koalisyon" kurulduğunu duyurmasının ertesine rastlıyordu.
Anlaşılan, Suudi Arabistan böyle bir koalisyonun sevk ve idaresi
için askeri bir güce ihtiyaç duyuyor ve kimsenin yapamadığı bu
işi Türkiye'nin yerine getirmesini istiyordu. 14 Nisan 2016'da
İstanbul'da toplanan "İslam İşbirliği Teşkilatı"nın
ana gündem maddesi bu oldu. Ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrası
pek çok konu gibi bu da sonuca bağlanamadan kaldı. Belki
Suudilerin Türkiye'den talepleri fazlaydı, belki de tersi oldu;
bilemeyiz...
Riyad Deklarasyonu ne İran'a
ne de IŞİD vb. örgütlere karşı bir uluslararası işbirliği
girişimi değildir; burada asıl amaç, Suudi merkezli Körfez
hanedanlarının kendilerini kurtarmalarıdır. Nasıl ki ABD
yıllardır "demokrasi, özgürlük, insan hakları"
savunucusuymuş gibi yalanlar söyleyerek Afganistan, Irak, Suriye,
Libya'yı bombalıyor ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyetini tehdit
ediyorsa; Arap hanedanları da saltanatlarını koruma çabasını
"teröre karşı olma" adı altında gizliyorlar. Ama bu
çaba doğal olarak ABD kadar inandırıcı olamıyor. Çünkü IŞİD
ve El Kaide'nin selefilik gereği yapıp ettikleri, fazlasıyla Suudi
Arabistan'da da var.
Arap Yarımadasında dengeleri
değiştiren Esat'ın yıkılmaması oldu. Bu durum, Katar, Suudi
Arabistan, Ürdün ve Türkiye'nin oluşturduğu Esat karşıtı
bloku sıkıştırdı. Çünkü bu sayede İran ve Rusya'nın
yarımadadaki etkisi arttı. Körfez ülkelerinin değil başka
ülkelere askeri güç göndermeyi kendilerini bile koruyacak güçleri
yok. Örneğin Katar'ın nüfusu 2 milyonu biraz aşıyor. Bunun 300
bin kadarı Arap, kalanı petrol sektöründe çalışmak üzere
gelen yabancılardan oluşuyor. Ülkede 10 bin personelin olduğu bir
ABD askerî üssü var. Türkiye de 500 personel bulundurduğu bir
askerî üsse sahip. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz
yataklarının olduğu körfez ülkelerinde önemli bir Şii nüfus
da bulunuyor. Nüfusun önemi sayıdan çok, baskı altında
tutulmasından kaynaklanıyor. Sünni hanedanlar, Şiilerin güç
kazanması durumunda İran'la işbirliğine gireceklerinden
korkuyorlar.
Saddam dönemi Irak'ı ve her
zaman Mısır, Arap ülkelerinin en önemli askerî gücü oldu. Arap
ülkeleri ne zaman emperyalizme sığındıysa, kendi arasında
ikilikler yaşadı. Ve İsrail de bu bölünmelerden sonuna dek
yararlandı. Örneğin 1950'lerde ABD desteğiyle Sovyetler
Birliği'ne karşı CENTO, Bağdat Paktı gibi bölge düzeyinde
askerî işbirliği örgütleri kurulmaya çalışıldı. Bu yapılar
aynı zamanda Arap dünyasını emperyalizme karşı etkileyen Abdül
Nasır yönetimindeki Mısır'a da karşıydılar. Ülkelerinde
yoksulluğa yol açan politikalar uygulayan, etnik ve dinsel
ayrımcılık yapan zengin Arap hanedanları, er geç yıkılacaklarını
biliyorlar. Bir yandan dünya işlerine duyarsız hale getirilmiş
bir dinî inançlar aracılığıyla, diğer yandan zorbalık ve
şiddet kullanarak halklarını baskı altında tutuyorlar. "Dış
düşman" korkusunu eksik etmemek de bu zorba yönetimlerin en
önemli dayanaklarından birini oluşturuyor.
İran, Suriye, Lübnan'da
Hizbullah, Filistin'de direnen örgütler, Yemen'de Ensarullah hem bu
hanedanlara ve hem de emperyalizme karşı bir direniş hattı
oluşturuyorlar. Arap Yarımadasında bu hattın dağılıp gitmesini
en çok isteyenler İsrail mi yoksa zengin Arap hanedanları mı,
ayırt etmek zor oluyor. ABD bu zayıf hanedanları tepeden tırnağa
silahlandırarak ve paralı askerlerle nereye kadar koruyabilir? Bu
silahlar er geç Araplar ve genel olarak bölgedeki Müslümanların
birbirini kırması için kullanılacaktır. ABD barut fıçısına
kibrit atar gibi, Suudi zenginlerine silah yağıdırıyor. Kim
ölmüş, kim kalmış umurunda mı...Yeter ki kâr etsin, düzenini
sürdürsün...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.