Blog Arşivi

28 Mayıs 2017 Pazar

BARUT FIÇISINA KİBRİT ATMAK



Trump ilk yurtdışı gezisini Suudi Arabistan'a yaptı. Kendine kalsa belki böyle bir geziye Vatikan'la başlayıp İsrail'le devam etmek isterdi. Ama paranın gözü çıksın, tam tersi oldu. Semavî dinler turuna Suudi Arabistan'la başladı ve Papa'nın öğütlerini dinleyerek tamamladı. Çünkü Suudilerle, ön hazırlığını damadı ve danışmanı Jared Kushner'in yaptığı 128 milyar dolarlık bir silah anlaşması imzalaması gerekiyordu. İngiliz İndependant gazetesi silah alım anlaşmalarının önümüzdeki 10 yılda 350 milyar doları aşacağını belirtiyordu. Bütün bunlara ek olarak 200 milyar dolarlık iş anlaşması da yapılıyordu. Ülkelerin bunca ekonomik sorunlar yaşadığı bir dönemde 600 milyar dolarlık ticarî anlaşma yapmak için bir devlet başkanı değil seyahat güzergâhını, dinini bile değiştirebilirdi...


Gezinin televizyon görüntülerinde şımarık zenginlere benzeyen Suudi yöneticileri "paramızla koskoca ABD başkanını maymuna çevirdik" der gibi davranıyorlardı. Kılıç oyunları, gösterişli salonlarda zengin sofralar, otuziki dişini göstererek sırıtmalar ve Kral Selman'ın güya en üst düzey devlet nişanını boynuna geçirirken Trump'ın önünde eğilmesini sağlaması...


Trump da vahşi bir kabilenin kendine kaba davranmasına sessizce katlanan ve sürekli boş boş gülümseyen misyonerlere benziyordu. Suudileri ka'le almayan mesaj eşi Melani'den geldi. İvanka (Trump'ın önceki eşinden olan kızı) ile birlikte başı açık ve batılı ölçülere göre kapalı sayılabilecek kıyafetlerle akşam yemeğine gelirlerken, Melani'in üstünde feminizmin sembolü mor renkli bir tuvalet vardı. Ayrıca kendini ancak televizyonlardan izleyen Arap kadınlarına "şekil 1, böyle davranacaksınız" dercesine, kameraların önünde eşine aldırmaz tavırlar sergiliyordu. Üst sınıfın feminizmi buraya kadardı ve olağan karşılığı, kadınların bu rahat davranışlarından anlam çıkaran Suud ailesinin sayısız prenslerinden birinin, İvanka'ya evlenme teklif etmesiydi...


Gezinin gerçek mesajını ise Trump ertesi gün "Arap, İslam, Amerikan Zirvesinde" verdi. 55 İslam ülkesinin toplandığı Riyad'daki konuşmasında her zamanki gibi IŞİD ve El Kaide türü örgütleri hedef alırken, Obama döneminin politikalarından farklı olarak İran'ı da hedef tahtasına oturtuyordu. Bu çerçevede bir "Riyad Deklarasyonu" yayınlandı. 6 maddenin edebiyat kısmını bir yana bırakırsak, özeti şuydu: 2018'de "Ortadoğu Stratejik İttifakı" kurulacaktı. Yemen'de Suudilerin 2 yıldan bu yana savaşıp bir arpa boyu yol alamadığı Ensarullah (Husiler) karşısındaki dost Hadi hükümeti tanınacaktı. Sanki bugüne dek herhangi bir askeri başarısı varmış gibi, kurulacak olan 34 bin kişilik karma orduya Suudiler komuta edecekti. Ve katılımcılar "İran'ın bölgedeki yıkıcı ve teröre destek veren faaliyetlerini tamamen redderek" kınıyorlardı.


Bu oluşum çeşitli çevrelerce "Arap NATO'su" olarak yorumlandı. Fikir ilk kez 22 Şubat 2015'de Mısır Devlet Başkanı Sisi tarafından bir televizyon konuşmasında dile getirilmişti. Daha sonra yapılan bir kaç Arap Birliği toplantısında konu gündeme alındıysa da somut ilerleme sağlanamadı. Bugün perde arkasından ABD'nin yönlendirdiği planın başında, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson olduğu söyleniyor. Oysa eskiden bu işlerle Ahmet Davutoğlu uğraşırdı. Nitekim başbakanlığı sırasında 1 Şubat 2016'da yanında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'la birlikte Riyad'ı ziyaret etmiş ve basının aktardığına göre bu konu ele alınmıştı. Ziyaret, Suudi Arabistan'ın 15 Aralık 2015'de "Teröre Karşı İslami Koalisyon" kurulduğunu duyurmasının ertesine rastlıyordu. Anlaşılan, Suudi Arabistan böyle bir koalisyonun sevk ve idaresi için askeri bir güce ihtiyaç duyuyor ve kimsenin yapamadığı bu işi Türkiye'nin yerine getirmesini istiyordu. 14 Nisan 2016'da İstanbul'da toplanan "İslam İşbirliği Teşkilatı"nın ana gündem maddesi bu oldu. Ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrası pek çok konu gibi bu da sonuca bağlanamadan kaldı. Belki Suudilerin Türkiye'den talepleri fazlaydı, belki de tersi oldu; bilemeyiz...


Riyad Deklarasyonu ne İran'a ne de IŞİD vb. örgütlere karşı bir uluslararası işbirliği girişimi değildir; burada asıl amaç, Suudi merkezli Körfez hanedanlarının kendilerini kurtarmalarıdır. Nasıl ki ABD yıllardır "demokrasi, özgürlük, insan hakları" savunucusuymuş gibi yalanlar söyleyerek Afganistan, Irak, Suriye, Libya'yı bombalıyor ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyetini tehdit ediyorsa; Arap hanedanları da saltanatlarını koruma çabasını "teröre karşı olma" adı altında gizliyorlar. Ama bu çaba doğal olarak ABD kadar inandırıcı olamıyor. Çünkü IŞİD ve El Kaide'nin selefilik gereği yapıp ettikleri, fazlasıyla Suudi Arabistan'da da var.


Arap Yarımadasında dengeleri değiştiren Esat'ın yıkılmaması oldu. Bu durum, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün ve Türkiye'nin oluşturduğu Esat karşıtı bloku sıkıştırdı. Çünkü bu sayede İran ve Rusya'nın yarımadadaki etkisi arttı. Körfez ülkelerinin değil başka ülkelere askeri güç göndermeyi kendilerini bile koruyacak güçleri yok. Örneğin Katar'ın nüfusu 2 milyonu biraz aşıyor. Bunun 300 bin kadarı Arap, kalanı petrol sektöründe çalışmak üzere gelen yabancılardan oluşuyor. Ülkede 10 bin personelin olduğu bir ABD askerî üssü var. Türkiye de 500 personel bulundurduğu bir askerî üsse sahip. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz yataklarının olduğu körfez ülkelerinde önemli bir Şii nüfus da bulunuyor. Nüfusun önemi sayıdan çok, baskı altında tutulmasından kaynaklanıyor. Sünni hanedanlar, Şiilerin güç kazanması durumunda İran'la işbirliğine gireceklerinden korkuyorlar.


Saddam dönemi Irak'ı ve her zaman Mısır, Arap ülkelerinin en önemli askerî gücü oldu. Arap ülkeleri ne zaman emperyalizme sığındıysa, kendi arasında ikilikler yaşadı. Ve İsrail de bu bölünmelerden sonuna dek yararlandı. Örneğin 1950'lerde ABD desteğiyle Sovyetler Birliği'ne karşı CENTO, Bağdat Paktı gibi bölge düzeyinde askerî işbirliği örgütleri kurulmaya çalışıldı. Bu yapılar aynı zamanda Arap dünyasını emperyalizme karşı etkileyen Abdül Nasır yönetimindeki Mısır'a da karşıydılar. Ülkelerinde yoksulluğa yol açan politikalar uygulayan, etnik ve dinsel ayrımcılık yapan zengin Arap hanedanları, er geç yıkılacaklarını biliyorlar. Bir yandan dünya işlerine duyarsız hale getirilmiş bir dinî inançlar aracılığıyla, diğer yandan zorbalık ve şiddet kullanarak halklarını baskı altında tutuyorlar. "Dış düşman" korkusunu eksik etmemek de bu zorba yönetimlerin en önemli dayanaklarından birini oluşturuyor.


İran, Suriye, Lübnan'da Hizbullah, Filistin'de direnen örgütler, Yemen'de Ensarullah hem bu hanedanlara ve hem de emperyalizme karşı bir direniş hattı oluşturuyorlar. Arap Yarımadasında bu hattın dağılıp gitmesini en çok isteyenler İsrail mi yoksa zengin Arap hanedanları mı, ayırt etmek zor oluyor. ABD bu zayıf hanedanları tepeden tırnağa silahlandırarak ve paralı askerlerle nereye kadar koruyabilir? Bu silahlar er geç Araplar ve genel olarak bölgedeki Müslümanların birbirini kırması için kullanılacaktır. ABD barut fıçısına kibrit atar gibi, Suudi zenginlerine silah yağıdırıyor. Kim ölmüş, kim kalmış umurunda mı...Yeter ki kâr etsin, düzenini sürdürsün...







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi