Blog Arşivi

21 Mayıs 2017 Pazar

“KRİTİK” AMERİKA ZİYARETİ



Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta ABD Başkanı Trump’la görüşmesini bir kısım medya “kritik” diye nitelendirdi. Çünkü yönetenler de ziyaretin bu biçimde görünmesini istiyordu. Tayyip Erdoğan Trump’la görüşmesi öncesi Çin’deyken, “virgül değil, nokta mesabesinde olacak” demiş ve ziyaretin bir “milat” oluşturacağını belirtmişti.


Ancak genç kuşak gazeteciler Arapça kökenli “mesabe” (derece, değer, rütbe) sözcüğünü “mesafe” diye okuma yanlışlığına düşer ve böyle haber geçerken, yandaş medya da görüşmenin önemini yanlış anlama ve anlatmaya yatkın görünüyordu. Görüşme öncesi haber başlıkları bu düşünceyle seçilerek, sanki ABD-Türkiye arasında bir kırılma yaşanacakmış misali algı yaratıldı. Buna karşılık çok kısa sürmesinden hareketle (yalnızca 22 dakika),  muhalif yazarlar da görüşmeyi önemsiz göstermeye çalıştılar…

Önce şeklin önemli olmadığını, esasa bakmak gerektiğini hatırlatalım. Erdoğan referandum sonrası Hindistan’ın yanı sıra Rusya, Çin ve ABD’yi ziyaret etti. Ayrıca Mayıs Ayı sonunda Belçika’nın başkenti Brüksel’de NATO ve AB yetkilileriyle görüşecek. Bu her şeyden önce, referandumla hukukî hale gelen yeni yönetim biçiminin meşruiyeti açısından önemlidir. Bir anlamda yeni rejime dünyanın en güçlülerinin onay vermesi demektir. Açıktır ki görüşmelerin zirvesi, ABD başkanlarının resmî makamı olan “Oval Ofis”de yapılanıdır. Bu gerçekleşmiş, Erdoğan’ın ülkede ve dünyada onaylanma süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla görüşmenin süresi, kimin hangi eli tuttuğu, ne dediği, gülümseyip gülümsemediği gibi ayrıntıların hiçbir önemi yoktur. Görüşme yapılmış ve taraflar hedeflerine ulaşmıştır. Tabi herkesin hedefinin farklı olduğunu unutmamak kaydıyla…

Bir parantez açıp “Oval Ofis” görüşmesi niye önemli değinelim. Büyük devletler savaştıkları düşmanları dışında kimseye “hayır” demez. (Örneğin Trump Suudi Arabistan gezisi sırasında katılacağı İslam Ülkeleri toplantısına Lübnan ve Somali devlet başkanlarının çağrılmamasını istedi. Birincisi Hizbullah, ikincisi El Kaide’ye bağlı gruplarca desteklendiği için. ABD her ikisiyle de düşman.) Emperyalist çıkarları gereği herkesle iyi geçinmeye çalışırlar. Bundan amaç, anlaşamadıkları muhataplarını büyüklüğün çekim gücü yardımıyla yola getirmektir. “Görüşmeyeceğiz” demez ama ertelerler. Bir krediyi, askerî ya da ticarî anlaşmayı geciktirirler. Resmî anlam yüklemenin zor olacağı biçimlerde görüşürler. Örneğin Fehmi Koru’nun 16 Mayıs tarihli yazısında aktardığına göre Başbakan Adnan Menderes’le ABD Başkanı Dwight Eisenhower arasında 1959’da yapılan görüşme bu niteliktedir. Menderes, başkanın resmî makamında değil, herhangi bir çalışma odasında ve yalnızca 25 dakika görüşebilmiştir. Buna karşılık 1991 Körfez Savaşı sırasında Turgut Özal’ın yeni ufuklar vaat ettiği ziyareti sırasında görüşmeler resmî makamın ötesine geçmiş, ABD başkanlarının ancak özel ağırlamalar için kullandığı Camp David’e kadar taşınmıştır. 

Yandaş medya Trump’ın Almanya Başbakanı Angela Merkel’le Cumhurbaşkanı Erdoğan’a davranışlarını karşılaştırarak anlamlar çıkartmaya çalışıyor. Güya Merkel’in elini bile sıkmamış ama Erdoğan’ın kolunu tutmuş, kapıdan uğurlamış… Sanki Türkiye büyükleri tarafından başı okşanıp onaylanması gereken bir çocukmuş gibi... Eğer karşılaştırma yapılacaksa, önceki gezilerle yapılsın. Sözcü gazetesi yazarı Yılmaz Özdil 12 Mayıs tarihli yazısında, Tayyip Erdoğan’ın sonuncusu hariç 22 kez ABD’ye gittiğini ve Türkiye’yi yönetenler arasında bir rekora sahip olduğunu belirtiyor. Bu gezilerde ne yaşanmış, ona bakılsın. Örneğin Obama’nın başkanlığı sırasında, 30 Mart 2016 tarihli geziye bakalım: Nükleer Güvenlik Zirvesi için Washington’a giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Andrew Hava Üssünde bir onbaşı komutasındaki askeri birlik dışında hiçbir ABD yetkilisi karşılamamış…

Bir de, görüşmenin kısa sürmesi üzerinde duruluyor. Güya yandaş medyaya göre Trump’ın uzun görüşmelerde dikkati dağılıyormuş, bu konuda önceden uyarı gelmiş… Öte yandan muhaliflik adına,  Erdoğan’ın Trump’ı doğrudan eleştirmek yerine övmesinin de çok “akıllıca bir taktik” olduğunu söyleyenler bile var. (Bakınız, Aslı Aydıntaşbaş 18 Mayıs tarihli Cumhuriyet’teki yazısı…)  Utanmasalar “ABD başkanı deli” diyecekler… Bu tür yorumlara bakan, günümüz devletlerini kişilerin yönettiğini sanır. Oysa kız istemeye gitmenin bile kuralı ve ön hazırlığı var. Devletler gemilere benzer, yükü, donanımı, rotası bellidir. Başkanlar, başbakanlar son sözü söylemeden, imzayı atmadan, kararı vermeden önce bütün hazırlıklar tamamlanır ve devlet gemisi gitmesi gereken yönde ilerler.

ABD’ye cumhurbaşkanından önce,  5 Mayıs’ta Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan oluşan bir heyet gitti. Yani ne görüşüldüyse bu sırada görüşüldü. ABD’nin YPG’ye silah vermesi kararı da bu heyet Washington’dayken alındı. MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman buna dikkat çekerek, “bu kararın MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ABD’de temaslarda bulunduğu esnada; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinin beklenmeden alınmış olması diplomatik nezaketsizlik olmasının ötesinde Türkiye ile dalga geçilmesi anlamına gelmektedir” dedi.

Biz böyle olduğunu sanmıyoruz. ABD uzun zamandır IŞİD’e karşı YPG’yi destekliyor. Türkiye, ABD’yi bu kararından vazgeçiremeyeceğini biliyor. Ayrıca ABD bu konuda Rusya ile de anlaştığı gibi,  AB ve Çin de benzer tutumdalar. Türkiye’nin PKK ile sorunu varsa, bütün bu devletlerin IŞİD ile sorunu var. Rusya ve ABD bir oldu-bitti yaşanmasın diye, Türkiye’nin Suriye sınırına bayrak çekiyor. Dolayısıyla ABD ziyaretinin ağırlık merkezi YPG’ye silah verilmemesi değildir diye düşünebiliriz. Öte yandan ABD’de hukuki süreçlere açıktan müdahale edilmediğini de göz önünde tutarak, Fethullah Gülen’in iadesi ya da Rıza Zarrap davasının da ziyaret konusu olmadığını söyleyebiliriz. Eğer bu konulardaki gelişmeler ABD’nin Türkiye’yi de içine alan siyasetlerinde zayıflamaya yol açarsa, “hukuk” ya da “demokrasi” demeksizin ABD gerekli müdahaleyi yapar.  Bu noktada belirleyici olan Türkiye’yi kimin yönettiği, vefa, dostluk vs. değil, ABD’nin çıkarlarıdır.


Ziyarette ağırlık verilen konunun, ABD Dışişleri Bakanlığının Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Jonathan Cohen tarafından 20 Mayıs’ta yapılan açıklamadan çıkartılabileceğini düşünüyoruz. Cohen gazetelerde de yer alan açıklamasında,  Rakka IŞİD’den alındıktan sonra PYD’nin yöreden çekileceğini belirtti. Daha önemlisi, Irak merkezi yönetimi ve Barzani ile de görüşülerek, PKK’nın Sincar’dan (Şengal) çekileceğini vurguladı. Bilindiği üzere bu yöre Irak sınırları içinde. Burada önemli olan Cohen’in çekilmeyi “ister gönüllü, ister başka şekilde” diyerek tanımlamasıdır. Yani PKK istemese bile buradan çekilmeye zorlanacak. Dolayısıyla IŞİD bölgeden temizlendikten sonra Sincar yöresinin Barzani-Türkiye işbirliğiyle yönetilmesine ABD’nin onay verdiği düşünülebilir. Çünkü Rusya ve İran, bu bölgede Suriye’de oldukları kadar etkili değiller. Bölgenin henüz işletmeye açılmayan doğal gaz yataklarına sahip olduğu biliniyor. Barzani peşmergeleri halen yörede kontrol sağlamaya çalışıyor ve bunun için zaman zaman PKK ile çatışıyor. Öyle görünüyor ki, Türkiye ABD ile asıl bu konuda anlaşmış olmalı. Geri kalan teferruattır.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi