Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta ABD Başkanı Trump’la görüşmesini bir kısım medya “kritik” diye nitelendirdi. Çünkü yönetenler de ziyaretin bu biçimde görünmesini istiyordu. Tayyip Erdoğan Trump’la görüşmesi öncesi Çin’deyken, “virgül değil, nokta mesabesinde olacak” demiş ve ziyaretin bir “milat” oluşturacağını belirtmişti.
Ancak genç kuşak
gazeteciler Arapça kökenli “mesabe” (derece, değer, rütbe) sözcüğünü “mesafe”
diye okuma yanlışlığına düşer ve böyle haber geçerken, yandaş medya da görüşmenin
önemini yanlış anlama ve anlatmaya yatkın görünüyordu. Görüşme öncesi haber
başlıkları bu düşünceyle seçilerek, sanki ABD-Türkiye arasında bir kırılma
yaşanacakmış misali algı yaratıldı. Buna karşılık çok kısa sürmesinden
hareketle (yalnızca 22 dakika), muhalif
yazarlar da görüşmeyi önemsiz göstermeye çalıştılar…
Önce şeklin
önemli olmadığını, esasa bakmak gerektiğini hatırlatalım. Erdoğan referandum
sonrası Hindistan’ın yanı sıra Rusya, Çin ve ABD’yi ziyaret etti. Ayrıca Mayıs
Ayı sonunda Belçika’nın başkenti Brüksel’de NATO ve AB yetkilileriyle
görüşecek. Bu her şeyden önce, referandumla hukukî hale gelen yeni yönetim
biçiminin meşruiyeti açısından önemlidir. Bir anlamda yeni rejime dünyanın en
güçlülerinin onay vermesi demektir. Açıktır ki görüşmelerin zirvesi, ABD
başkanlarının resmî makamı olan “Oval Ofis”de yapılanıdır. Bu gerçekleşmiş,
Erdoğan’ın ülkede ve dünyada onaylanma süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla
görüşmenin süresi, kimin hangi eli tuttuğu, ne dediği, gülümseyip gülümsemediği
gibi ayrıntıların hiçbir önemi yoktur. Görüşme yapılmış ve taraflar hedeflerine
ulaşmıştır. Tabi herkesin hedefinin farklı olduğunu unutmamak kaydıyla…
Bir parantez
açıp “Oval Ofis” görüşmesi niye önemli değinelim. Büyük devletler savaştıkları
düşmanları dışında kimseye “hayır” demez. (Örneğin Trump Suudi Arabistan gezisi
sırasında katılacağı İslam Ülkeleri toplantısına Lübnan ve Somali devlet
başkanlarının çağrılmamasını istedi. Birincisi Hizbullah, ikincisi El Kaide’ye
bağlı gruplarca desteklendiği için. ABD her ikisiyle de düşman.) Emperyalist
çıkarları gereği herkesle iyi geçinmeye çalışırlar. Bundan amaç,
anlaşamadıkları muhataplarını büyüklüğün çekim gücü yardımıyla yola
getirmektir. “Görüşmeyeceğiz” demez ama ertelerler. Bir krediyi, askerî ya da
ticarî anlaşmayı geciktirirler. Resmî anlam yüklemenin zor olacağı biçimlerde
görüşürler. Örneğin Fehmi Koru’nun 16 Mayıs tarihli yazısında aktardığına göre
Başbakan Adnan Menderes’le ABD Başkanı Dwight Eisenhower arasında 1959’da
yapılan görüşme bu niteliktedir. Menderes, başkanın resmî makamında değil,
herhangi bir çalışma odasında ve yalnızca 25 dakika görüşebilmiştir. Buna
karşılık 1991 Körfez Savaşı sırasında Turgut Özal’ın yeni ufuklar vaat ettiği
ziyareti sırasında görüşmeler resmî makamın ötesine geçmiş, ABD başkanlarının
ancak özel ağırlamalar için kullandığı Camp David’e kadar taşınmıştır.
Yandaş medya
Trump’ın Almanya Başbakanı Angela Merkel’le Cumhurbaşkanı Erdoğan’a davranışlarını
karşılaştırarak anlamlar çıkartmaya çalışıyor. Güya Merkel’in elini bile
sıkmamış ama Erdoğan’ın kolunu tutmuş, kapıdan uğurlamış… Sanki Türkiye
büyükleri tarafından başı okşanıp onaylanması gereken bir çocukmuş gibi... Eğer
karşılaştırma yapılacaksa, önceki gezilerle yapılsın. Sözcü gazetesi yazarı
Yılmaz Özdil 12 Mayıs tarihli yazısında, Tayyip Erdoğan’ın sonuncusu hariç 22
kez ABD’ye gittiğini ve Türkiye’yi yönetenler arasında bir rekora sahip
olduğunu belirtiyor. Bu gezilerde ne yaşanmış, ona bakılsın. Örneğin Obama’nın
başkanlığı sırasında, 30 Mart 2016 tarihli geziye bakalım: Nükleer Güvenlik
Zirvesi için Washington’a giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Andrew Hava Üssünde bir
onbaşı komutasındaki askeri birlik dışında hiçbir ABD yetkilisi karşılamamış…
Bir de,
görüşmenin kısa sürmesi üzerinde duruluyor. Güya yandaş medyaya göre Trump’ın
uzun görüşmelerde dikkati dağılıyormuş, bu konuda önceden uyarı gelmiş… Öte
yandan muhaliflik adına, Erdoğan’ın
Trump’ı doğrudan eleştirmek yerine övmesinin de çok “akıllıca bir taktik”
olduğunu söyleyenler bile var. (Bakınız, Aslı Aydıntaşbaş 18 Mayıs tarihli Cumhuriyet’teki
yazısı…) Utanmasalar “ABD başkanı deli”
diyecekler… Bu tür yorumlara bakan, günümüz devletlerini kişilerin yönettiğini
sanır. Oysa kız istemeye gitmenin bile kuralı ve ön hazırlığı var. Devletler
gemilere benzer, yükü, donanımı, rotası bellidir. Başkanlar, başbakanlar son
sözü söylemeden, imzayı atmadan, kararı vermeden önce bütün hazırlıklar
tamamlanır ve devlet gemisi gitmesi gereken yönde ilerler.
ABD’ye
cumhurbaşkanından önce, 5 Mayıs’ta
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanı
Sözcüsü İbrahim Kalın’dan oluşan bir heyet gitti. Yani ne görüşüldüyse bu sırada
görüşüldü. ABD’nin YPG’ye silah vermesi kararı da bu heyet Washington’dayken
alındı. MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman buna dikkat çekerek, “bu kararın
MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ABD’de
temaslarda bulunduğu esnada; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinin
beklenmeden alınmış olması diplomatik nezaketsizlik olmasının ötesinde Türkiye
ile dalga geçilmesi anlamına gelmektedir” dedi.
Biz böyle
olduğunu sanmıyoruz. ABD uzun zamandır IŞİD’e karşı YPG’yi destekliyor.
Türkiye, ABD’yi bu kararından vazgeçiremeyeceğini biliyor. Ayrıca ABD bu konuda
Rusya ile de anlaştığı gibi, AB ve Çin
de benzer tutumdalar. Türkiye’nin PKK ile sorunu varsa, bütün bu devletlerin
IŞİD ile sorunu var. Rusya ve ABD bir oldu-bitti yaşanmasın diye, Türkiye’nin
Suriye sınırına bayrak çekiyor. Dolayısıyla ABD ziyaretinin ağırlık merkezi
YPG’ye silah verilmemesi değildir diye düşünebiliriz. Öte yandan ABD’de hukuki
süreçlere açıktan müdahale edilmediğini de göz önünde tutarak, Fethullah
Gülen’in iadesi ya da Rıza Zarrap davasının da ziyaret konusu olmadığını
söyleyebiliriz. Eğer bu konulardaki gelişmeler ABD’nin Türkiye’yi de içine alan
siyasetlerinde zayıflamaya yol açarsa, “hukuk” ya da “demokrasi” demeksizin ABD
gerekli müdahaleyi yapar. Bu noktada belirleyici
olan Türkiye’yi kimin yönettiği, vefa, dostluk vs. değil, ABD’nin çıkarlarıdır.
Ziyarette
ağırlık verilen konunun, ABD Dışişleri Bakanlığının Avrupa ve Avrasya
İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Jonathan Cohen tarafından 20 Mayıs’ta
yapılan açıklamadan çıkartılabileceğini düşünüyoruz. Cohen gazetelerde de yer
alan açıklamasında, Rakka IŞİD’den
alındıktan sonra PYD’nin yöreden çekileceğini belirtti. Daha önemlisi, Irak
merkezi yönetimi ve Barzani ile de görüşülerek, PKK’nın Sincar’dan (Şengal)
çekileceğini vurguladı. Bilindiği üzere bu yöre Irak sınırları içinde. Burada
önemli olan Cohen’in çekilmeyi “ister gönüllü, ister başka şekilde” diyerek
tanımlamasıdır. Yani PKK istemese bile buradan çekilmeye zorlanacak.
Dolayısıyla IŞİD bölgeden temizlendikten sonra Sincar yöresinin Barzani-Türkiye
işbirliğiyle yönetilmesine ABD’nin onay verdiği düşünülebilir. Çünkü Rusya ve
İran, bu bölgede Suriye’de oldukları kadar etkili değiller. Bölgenin henüz
işletmeye açılmayan doğal gaz yataklarına sahip olduğu biliniyor. Barzani
peşmergeleri halen yörede kontrol sağlamaya çalışıyor ve bunun için zaman zaman
PKK ile çatışıyor. Öyle görünüyor ki, Türkiye ABD ile asıl bu konuda anlaşmış
olmalı. Geri kalan teferruattır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.