ABD Büyükelçiliği 8 Ekim’de, Türkiye temsilciliklerinde vize işlemi yapmayacağını belirterek, şu cümleyle başlayan bir gerekçe açıkladı: “Son zamanlarda yaşanan olaylar, ABD Hükümeti’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin ABD Misyonu’nun tesisleri ve personelinin güvenliğine ilişkin taahhütlerini yeniden değerlendirmek zorunda bırakmıştır.”
Bu ani karar
üzerine hükümet hop oturup hop kalkar ve muhalefet de bu feverana katılırken,
sokak röportajı yapan bir medya kuruluşuna konuşan vatandaş şöyle diyordu: “Bana ne, ABD’ye hiç gitmedim ve önümüzdeki
yüz yıl boyunca da gidecek değilim…”
Sahi, ülkemizden
ABD’ye kimler gider? İster turist, öğrenci, isterse sağlık nedeniyle olsun;
öncelikle parası olanlar gider. Yanı sıra, resmî görev için gidilir. Bu
çerçevede, ilk açıklamanın ardından gelen duyurularda ABD’nin yalnızca Türkiye
temsilciliklerindeki vize işlemlerini durdurduğunu ama başka ülkelerdeki ABD
temsilciliklerinden vize alınabileceğini belirtmesi dikkat çekicidir. Yani
canı isteyen ve parası yeten, ABD ziyaretinden mahrum kalmayacaktır. Ama…
Aynı şey resmî
görevliler için mümkün mü? Bir memurun yabancı bir ülkeden kendi resmî görevi
için vize almaya gitmesi ne kadar aşağılayıcı olurdu. Kısacası ABD halka değil,
“resmî topluma” yönelik bir kısıtlama getirmiştir. Ve bu durum, İran, Libya,
Kamboçya, Yemen gibi ülkelere uygulanan ABD’ye giriş yasaklarından farklıdır.
Bu ülkelerin vatandaşları tümüyle yasaklıdır ve devletleriyle ilişkiler yok
denecek düzeydedir. Türkiye’de ise, yalnızca şu anki hükümete ve emrindeki
görevlilere tavır alınıyor. Peki, bunun anlamı ne?
İktidar ve
muhalefetin ağzına bakılırsa, uygulamanın anlamı “yabancı bir emperyalist gücün masum bir
ülkeyi ve halkı cezalandırma girişimidir.” Bu noktada geleneksel sağın “gâvur
düşmanı” tutumuyla kendini solcu sayan bir kısım zevatın “emperyalizm
karşıtlığı”, aynı koroda buluşuyor. Ama
falso veriyorlar.
Öncelikle, ABD
ülkemizin yabancısı sayılmaz. Daha doğrusu emperyalizm, Roma ya da Osmanlı imparatorlukları gibi küçük
ülkeleri tehdit, işgal, haraç yoluyla sömürerek ayakta duran bir “dış” güç
değildir. Emperyalizmin siyasi temsilcileri her ne kadar ABD, İngiltere, Fransa,
Rusya gibi büyük ülkeler olsa da, başka ülkelere davetle ve sermaye
ortaklıkları yaparak girer. Yöneticilerimizin sürekli “şu kadar yabancı sermaye
geldi, şu kadar daha gelecek” diye övünmesi boşuna değildir. Çıkarlar,
karşılıklıdır.
Emperyalizm
Batı’nın Doğu’yu, sanayi ülkelerinin geri tarım ülkelerini, büyük devletlerin
küçükleri sömürmesi değil; bütün ülkelerin kapitalistlerinin ortaklaşa dünyayı
sömürmesinin adıdır. Elbette zenginlerin çıkar ortaklığı yoksulların
dayanışmasına benzemez, kapitalistler her an birbirinin altını oymaya hazır
halde ve rekabet içinde ortaklık kurarlar. Bu yüzden bir gün “dost”, diğer gün
“düşman” olabilirler. Nitekim daha bir ay önce bir büyüğümüz Başkan Trump’a
“dostum” derken, bugün “ne biçim müttefik” demiyor mu?
ABD’nin
Türkiye’ye uyguladığı vize kısıtlaması bir “dış” değil, iç sorundur. Bu
tavrıyla, ülkede hükümete muhalefet eden herhangi bir siyasi güç gibi
muhalefetini gösteriyor. Bu bizim benimseyip savunduğumuz bir durum değil,
değişmesini istediğimiz bir gerçektir. Nitekim devrimciler 16 Şubat 1969 Pazar
Günü Dolmabahçe açıklarına demirleyen ABD 6. Filosunu protesto etmeye giderken,
şu an ülke yönetiminde yer alan ve o zamanlar MTTB (Milli Türk Talebe Birliği)
çatısı altında örgütlenenler, devrimcilere saldırıyordu. Devran dönmüş, ABD
desteğiyle yükselmişler ama bugün bir nedenle anlaşmazlığa düşmüşlerdir.
Oysa Başkan Obama
iktidara geldiği 2008’de, ilk yabancı ülke gezisini Türkiye’ye yapmıştı. Bir
zamanlar hükümetin dış politikasını planlayan Ahmet Davutoğlu “yeni Osmanlı”
hayalleriyle süslü bir dünya devleti olma yolunda ilerliyor, Suriye-İsrail görüşmelerinden Filistin
sorununa ve Filipinlerdeki Morolu ayrılıkçılarla hükümet arasında arabuluculuk
yapmaya kadar uzanan geniş bir diplomasi trafiği yürütüyordu. Ne olduysa,
Suriye’de çatışmaların başlamasından sonra oldu. Önce, hükümetin Suriye
politikası “kardeşim Esat”tan “diktatör Eset”e doğru değişti. Esat’ın kısa
sürede yıkılacağı olasılığına yatırım yapılarak, ABD ve Avrupalılar bu konuda
ikna edildi. Olmayınca olmuyor işte. Esat beklendiği gibi çıkmadı, direndi ve
hükümetin dış politikalarının çökmesine neden oldu. İşte ABD ile her zaman
yaşanan ufak tefek anlaşmazlıklar bu süreçte büyüdü, büyüdü, büyüd...
Türkiye ve ABD
arasındaki yakın dönem uyuşmazlıkların odağında, Suriye ve Irak’a yönelik
politika farklılıklarının yattığını söyleyebiliriz. Türkiye’de son 40 yılda
oluşturulan toplumsal düzen sıcak para girişine dayanıyor. Bunun borç alarak,
mal satarak, yabancı sermaye girişine kolaylık sağlayarak, özelleştirmelerle ya
da başka halkları sömürerek bir biçimde bulunması gerekiyor. Sağlanan paranın
büyük bölümü petrol ve doğalgaza gidiyor. İşte yönetenlerimizin sürekli “büyük
düşünme” adı altında geleneksel dış politikaları terk ederek komşu ülkelerin iç
işlerine karışmalarının arkasında bu gerçeklerin katılığı yatıyor.
Bu çerçevede
önce Barzani ile Irak merkezi yönetimini dışarıda bırakın petrol ve doğalgaz
anlaşmaları yapılarak, ABD ile karşı karşıya gelindi. Ardından Barzani’nin
referanduma gitmesi üzerine bu kez tam tersi tavır alınarak, Irak merkezi
yönetimiyle ortak askeri manevralara girişildi. Oysa ABD Irak’ta bir düzen
kurmaya çalışıyor ve ne İran’ın ne de Türkiye’nin bunu bozmasını istemiyordu.
Benzer anlaşmazlık Suriye’de de yaşandı. ABD “terörist” saydığı bazı cihatçı
grupların Türkiye tarafından Esat’a karşı desteklenmesine karşı çıktı.
Ankara’nın PYD ile birlikte çalışmasını istedi. Ancak bu da tarihsel
nedenlerden olanaksızdı. ABD’nin amacı bir an önce bölgede kalıcı bir düzen
kurup, Pasifik’te Çin’le hesaplaşmaya hazırlanmaktı. Buna karşılık Türkiye ise
ekonomik darboğazlar ve iç siyasi baskılar yüzünden bölgedeki çatışmalardan en
kârlı biçimde çıkmaya çalışıyordu. Hükümet bu çerçevede ABD ile ters düşmenin
ötesinde, bölge politikasında yalnız kaldı. ABD’ye karşı dengeyi sağlamak için
Rusya ve İran’la yakınlaşması zorunlu hale geldi. Astana görüşmeleri, bu yolda atılan önemli bir
adımdı. Antlaşma gereği İdlip operasyonu başladı.
Gelişmeler, IŞİD
ve diğer cihatçı örgütlerin bölgeden uzaklaştırılacağını gösteriyor. ABD,
bölgede yeniden düzen kurulurken Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin sınırlı
kalmasını amaçlıyor. Oysa Türkiye, Rusya’dan füze alıyor. Öte yandan “Kürt koridorunu önlemek” gibi bölgede tekrar
çatışmaların başlamasına neden olabilecek planlar yapıyor. Eskiden bu tür
sorunlar, hükümetleri darbeyle devirerek “aşılırdı”. Bu 15 Temmuz’da denendi ve
olmadı. Artık ABD’nin önünde, hükümeti zayıflatarak seçimleri kaybetmesine
çalışmaktan başka yol kalmamış gibi görünüyor. Bu çerçevede vize kısıtlamasıyla
küçük bir gözdağı veriyor ya da belki işlerin hangi noktaya varacağını görmek
için test yapıyor. Türkiye, 1952 yılından beri NATO üyesi. İstihbarattan
güvenlik örgütlenmesine, ekonomiden diplomasiye kadar ülkedeki pek çok kilit
işin içinde ABD var. Bu koşullarda ilişkilerin kopması beklenmemeli. Bir
biçimde düzeltilecektir. ABD bu süreçte hükümeti denetim altına alabilir ya da
zayıflamasına neden olabilir. Kısacası bu bir iç sorundur ve eğer emperyalizme
karşı çıkılacaksa da Kapıkule’den dışarı bağırmak yerine, ülkenin
demokratikleşmesi üzerine kafa yorulmalıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.