Blog Arşivi

15 Ekim 2017 Pazar

ABD NEYE VİZE VERMİYOR?


ABD Büyükelçiliği 8 Ekim’de, Türkiye temsilciliklerinde vize işlemi yapmayacağını belirterek, şu cümleyle başlayan bir gerekçe açıkladı: “Son zamanlarda yaşanan olaylar, ABD Hükümeti’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin ABD Misyonu’nun tesisleri ve personelinin güvenliğine ilişkin taahhütlerini yeniden değerlendirmek zorunda bırakmıştır.”

Bu ani karar üzerine hükümet hop oturup hop kalkar ve muhalefet de bu feverana katılırken, sokak röportajı yapan bir medya kuruluşuna konuşan vatandaş şöyle diyordu:  “Bana ne, ABD’ye hiç gitmedim ve önümüzdeki yüz yıl boyunca da gidecek değilim…”

Sahi, ülkemizden ABD’ye kimler gider? İster turist, öğrenci, isterse sağlık nedeniyle olsun; öncelikle parası olanlar gider. Yanı sıra, resmî görev için gidilir. Bu çerçevede, ilk açıklamanın ardından gelen duyurularda ABD’nin yalnızca Türkiye temsilciliklerindeki vize işlemlerini durdurduğunu ama başka ülkelerdeki ABD temsilciliklerinden vize alınabileceğini belirtmesi dikkat çekicidir. Yani canı isteyen ve parası yeten, ABD ziyaretinden mahrum kalmayacaktır. Ama…

Aynı şey resmî görevliler için mümkün mü? Bir memurun yabancı bir ülkeden kendi resmî görevi için vize almaya gitmesi ne kadar aşağılayıcı olurdu. Kısacası ABD halka değil, “resmî topluma” yönelik bir kısıtlama getirmiştir. Ve bu durum, İran, Libya, Kamboçya, Yemen gibi ülkelere uygulanan ABD’ye giriş yasaklarından farklıdır. Bu ülkelerin vatandaşları tümüyle yasaklıdır ve devletleriyle ilişkiler yok denecek düzeydedir. Türkiye’de ise, yalnızca şu anki hükümete ve emrindeki görevlilere tavır alınıyor. Peki, bunun anlamı ne?

İktidar ve muhalefetin ağzına bakılırsa, uygulamanın anlamı  “yabancı bir emperyalist gücün masum bir ülkeyi ve halkı cezalandırma girişimidir.” Bu noktada geleneksel sağın “gâvur düşmanı” tutumuyla kendini solcu sayan bir kısım zevatın “emperyalizm karşıtlığı”, aynı koroda buluşuyor.  Ama falso veriyorlar.

Öncelikle, ABD ülkemizin yabancısı sayılmaz. Daha doğrusu emperyalizm,  Roma ya da Osmanlı imparatorlukları gibi küçük ülkeleri tehdit, işgal, haraç yoluyla sömürerek ayakta duran bir “dış” güç değildir. Emperyalizmin siyasi temsilcileri her ne kadar ABD, İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük ülkeler olsa da, başka ülkelere davetle ve sermaye ortaklıkları yaparak girer. Yöneticilerimizin sürekli “şu kadar yabancı sermaye geldi, şu kadar daha gelecek” diye övünmesi boşuna değildir. Çıkarlar, karşılıklıdır.

Emperyalizm Batı’nın Doğu’yu, sanayi ülkelerinin geri tarım ülkelerini, büyük devletlerin küçükleri sömürmesi değil; bütün ülkelerin kapitalistlerinin ortaklaşa dünyayı sömürmesinin adıdır. Elbette zenginlerin çıkar ortaklığı yoksulların dayanışmasına benzemez, kapitalistler her an birbirinin altını oymaya hazır halde ve rekabet içinde ortaklık kurarlar. Bu yüzden bir gün “dost”, diğer gün “düşman” olabilirler. Nitekim daha bir ay önce bir büyüğümüz Başkan Trump’a “dostum” derken, bugün “ne biçim müttefik” demiyor mu?

ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı vize kısıtlaması bir “dış” değil, iç sorundur. Bu tavrıyla, ülkede hükümete muhalefet eden herhangi bir siyasi güç gibi muhalefetini gösteriyor. Bu bizim benimseyip savunduğumuz bir durum değil, değişmesini istediğimiz bir gerçektir. Nitekim devrimciler 16 Şubat 1969 Pazar Günü Dolmabahçe açıklarına demirleyen ABD 6. Filosunu protesto etmeye giderken, şu an ülke yönetiminde yer alan ve o zamanlar MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) çatısı altında örgütlenenler, devrimcilere saldırıyordu. Devran dönmüş, ABD desteğiyle yükselmişler ama bugün bir nedenle anlaşmazlığa düşmüşlerdir.

Oysa Başkan Obama iktidara geldiği 2008’de, ilk yabancı ülke gezisini Türkiye’ye yapmıştı. Bir zamanlar hükümetin dış politikasını planlayan Ahmet Davutoğlu “yeni Osmanlı” hayalleriyle süslü bir dünya devleti olma yolunda ilerliyor,  Suriye-İsrail görüşmelerinden Filistin sorununa ve Filipinlerdeki Morolu ayrılıkçılarla hükümet arasında arabuluculuk yapmaya kadar uzanan geniş bir diplomasi trafiği yürütüyordu. Ne olduysa, Suriye’de çatışmaların başlamasından sonra oldu. Önce, hükümetin Suriye politikası “kardeşim Esat”tan “diktatör Eset”e doğru değişti. Esat’ın kısa sürede yıkılacağı olasılığına yatırım yapılarak, ABD ve Avrupalılar bu konuda ikna edildi. Olmayınca olmuyor işte. Esat beklendiği gibi çıkmadı, direndi ve hükümetin dış politikalarının çökmesine neden oldu. İşte ABD ile her zaman yaşanan ufak tefek anlaşmazlıklar bu süreçte büyüdü, büyüdü, büyüd...

Türkiye ve ABD arasındaki yakın dönem uyuşmazlıkların odağında, Suriye ve Irak’a yönelik politika farklılıklarının yattığını söyleyebiliriz. Türkiye’de son 40 yılda oluşturulan toplumsal düzen sıcak para girişine dayanıyor. Bunun borç alarak, mal satarak, yabancı sermaye girişine kolaylık sağlayarak, özelleştirmelerle ya da başka halkları sömürerek bir biçimde bulunması gerekiyor. Sağlanan paranın büyük bölümü petrol ve doğalgaza gidiyor. İşte yönetenlerimizin sürekli “büyük düşünme” adı altında geleneksel dış politikaları terk ederek komşu ülkelerin iç işlerine karışmalarının arkasında bu gerçeklerin katılığı yatıyor.

Bu çerçevede önce Barzani ile Irak merkezi yönetimini dışarıda bırakın petrol ve doğalgaz anlaşmaları yapılarak, ABD ile karşı karşıya gelindi. Ardından Barzani’nin referanduma gitmesi üzerine bu kez tam tersi tavır alınarak, Irak merkezi yönetimiyle ortak askeri manevralara girişildi. Oysa ABD Irak’ta bir düzen kurmaya çalışıyor ve ne İran’ın ne de Türkiye’nin bunu bozmasını istemiyordu. Benzer anlaşmazlık Suriye’de de yaşandı. ABD “terörist” saydığı bazı cihatçı grupların Türkiye tarafından Esat’a karşı desteklenmesine karşı çıktı. Ankara’nın PYD ile birlikte çalışmasını istedi. Ancak bu da tarihsel nedenlerden olanaksızdı. ABD’nin amacı bir an önce bölgede kalıcı bir düzen kurup, Pasifik’te Çin’le hesaplaşmaya hazırlanmaktı. Buna karşılık Türkiye ise ekonomik darboğazlar ve iç siyasi baskılar yüzünden bölgedeki çatışmalardan en kârlı biçimde çıkmaya çalışıyordu. Hükümet bu çerçevede ABD ile ters düşmenin ötesinde, bölge politikasında yalnız kaldı. ABD’ye karşı dengeyi sağlamak için Rusya ve İran’la yakınlaşması zorunlu hale geldi.  Astana görüşmeleri, bu yolda atılan önemli bir adımdı. Antlaşma gereği İdlip operasyonu başladı.


Gelişmeler, IŞİD ve diğer cihatçı örgütlerin bölgeden uzaklaştırılacağını gösteriyor. ABD, bölgede yeniden düzen kurulurken Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin sınırlı kalmasını amaçlıyor. Oysa Türkiye, Rusya’dan füze alıyor. Öte yandan  “Kürt koridorunu önlemek” gibi bölgede tekrar çatışmaların başlamasına neden olabilecek planlar yapıyor. Eskiden bu tür sorunlar, hükümetleri darbeyle devirerek “aşılırdı”. Bu 15 Temmuz’da denendi ve olmadı. Artık ABD’nin önünde, hükümeti zayıflatarak seçimleri kaybetmesine çalışmaktan başka yol kalmamış gibi görünüyor. Bu çerçevede vize kısıtlamasıyla küçük bir gözdağı veriyor ya da belki işlerin hangi noktaya varacağını görmek için test yapıyor. Türkiye, 1952 yılından beri NATO üyesi. İstihbarattan güvenlik örgütlenmesine, ekonomiden diplomasiye kadar ülkedeki pek çok kilit işin içinde ABD var. Bu koşullarda ilişkilerin kopması beklenmemeli. Bir biçimde düzeltilecektir. ABD bu süreçte hükümeti denetim altına alabilir ya da zayıflamasına neden olabilir. Kısacası bu bir iç sorundur ve eğer emperyalizme karşı çıkılacaksa da Kapıkule’den dışarı bağırmak yerine, ülkenin demokratikleşmesi üzerine kafa yorulmalıdır… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi