Blog Arşivi

22 Ekim 2017 Pazar

EMPERYALİZM DENİLİNCE…


 Dikkat ediyorsanız büyüklerimiz ABD, Almanya, Fransa, İngiltere vb. ülkeleri eleştirirken ağızlarından hiç “emperyalizm” sözcüğü çıkmaz. “Batılı ülkeler, Müslüman düşmanları, onlar…” gibi yuvarlak sözcükler kullanırlar. Örneğin o sırada bunlardan biriyle Türkiye arasında gerilim yaşanıyordur. Emperyalist ülke; doğulu-batılı, Hıristiyan-Müslüman demeden herkese gösterdiği davranışın benzerini bizim ülkemize de gösteriyordur. Ama yöneticilerimiz sorunu böyle ele almaz, sanki ortada “şanssızlık, kötü kader, bir batılı politikacının yanlış tutumu” varmış gibi konuşurlar. Her şeyin bir süre sonra unutulacağı ve eskisi gibi olacağından kimse endişe etmemelidir. Emperyalist ülke yöneticisi er geç yardımcıları tarafından yanıltıldığını anlayacaktır. Anlamıyorsa da aptallığındandır ve zaten ülkemizin değerini de bu yüzden görememektedir. Dışişleri bakanı ne dediğini bilmiyor -ABD ile yaşanan son örnekteki gibi- büyükelçi yanlış bilgi aktarıyordur.  Vesaire, vesaire…

“Emperyalizm denilen tek dişi kalmış canavar” diyordu İstiklâl Marşında Mehmet Akif Ersoy. Cumhuriyet yöneticileriyle anlaşamadı ve gurbet ellerde öldü. Naaşı sonradan bu topraklara getirildi. Emperyalizmi can çekişen bir canavar gibi tasvir etmesi, bugün Mehmet Akif’le aynı düşündüğü iddiasındaki pek çok zevatın söyledikleriyle uyuşmuyor. Bakın bu tür şahısların ABD ile yaşanan sorun hakkında ağzından dökülenlere: “ABD’nin en kısa sürede yanlışından döneceğini umuyoruz, taraflara serinkanlılık tavsiye ediyoruz…” Adeta, ABD emperyalizminin elinden tutmak, gölgesine sığınmak, eteğine yapışmak için yarışıyorlar…

Mehmet Akif Osmanlının emperyalistlerce paylaşılmasına karşı önceleri Almanya, 1917 Ekim Devriminden sonra ise Sovyetler Birliğiyle işbirliğinden yanaydı. Emperyalizmi ölüm döşeğinde bir canavara benzetmesi de Ekim devrimi önderi Lenin’in benzer sözlerini edebiyata aktarmasının bir örneğiydi. Emperyalizm ne kadar güçlü olsa da, kendine karşı verilen mücadeleler sonucu er geç yıkılacağına dair inanç ve iradeyi dile getiriyordu.

Emperyalizm uzaktaki büyük devletlere ait bir sıfat değildir. Sanayi ülkelerinin tarım ülkelerini, bir dinden olanın başka dinî toplulukları, bir ırkın diğerlerini sömürmesi anlamına gelmez. Emperyalistler dünyayı herkesten zekî ya da becerikli oldukları için sömürü ve baskı altına almıyor; her şey kapitalist düzen çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu düzen rastlantısal olarak Batı Avrupa’da 16. Yüzyıl sonlarında ortaya çıkmış ve sanayi üretimi toplumun tek geçim kaynağı haline gelmiştir. Kapitalizm toplumların  tek yaşama biçimi ya da geçmek zorunda oldukları tarihsel bir gelişim aşaması değildir. Emperyalizm, 1900 başlarında bütün ülkelere sermaye yatırımlarıyla, mal satarak ve gittiği yerlerde bulduğu işbirlikçiler sayesinde bir dünya sistemi haline gelmiş kapitalizmin adıdır. Eğer bir ülkede toplum yararına değil de sermaye sahiplerinin (banka, şirket, borsa, hissedar) yararına işleyen bir düzen varsa, o ülke emperyalist sistemin bir parçasıdır.

Elbette her ülke farklı tarihsel geçmişe, birbirine benzemeyen toplumsal özelliklere ve değişik siyasi yapılara sahip. Buna karşılık kapitalizmin ilk ortaya çıkışından beri herkesi ortak bir amaç doğrultusunda harekete geçirebilen ve yeni bir kalıba döken temel bir özelliği var: Dünyadan en fazla kârı elde etmek. İşte kapitalizm kişileri, kurumları, toplumları ve genel olarak dünyayı; bu ortak amacı doğrultusunda hizaya geçmeye zorluyor. Bunu hem o ülkelerdeki işbirlikçilerine sağladığı kazançlarla ve hem de zor kullanarak yapıyor. Böylece kapitalist ülkeler arasında dünya ölçeğinde bir hiyerarşi ve işbölümü ortaya çıkıyor.

BM Güvenlik Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF yönetimleri, NATO, G-20 gibi “emperyalistler meclisi” misali toplanılan ortamlarda, içinde bulunduğunuz küresel işbölümü çerçevesinde konuşuyor ve hiyerarşik düzenin tepesindekilere saygı gösteriyorsunuz. Bundan geri durursanız, dünyanın sömürüsünden pay alamadığınız gibi, güvenliğiniz tehlikeye giriyor. Görevinizi yaptığınızda ise, eteğine tutunduğunuz emperyalistin hiyerarşideki yerini bir gün başkası alsa bile size “sadık müttefik, stratejik işbirliği ortağı” gibi şatafatlı (ama içi bir o kadar boş) sıfatlarla gerekli ilgiyi gösteriyor. Tarih bunun tanığıdır. Londra merkezli bakış açısıyla emperyalizm tarafından her zaman bir “Ortadoğu ülkesi” olarak görülen Türkiye, sistem içinde yeraldığı sürece emperyalist dünya düzenine uygun davranmış ya da davranmaya zorlanmıştır. Buna göre Batı ile Arap ve Müslüman ülkeler arasında ticarî ve siyasî köprü oluşturmasının yanı sıra, dün Sosyalist Sovyetler Birliği ve bugün Rusya Federasyonuna karşı koruma kalkanı görevi üstlenmiştir.

Elbette bunun tarihsel bir arkaplanı var. Bilindiği üzere emperyalistler arası Birinci Paylaşım Savaşı sonunda eski devlet düzenleri yıkılmış ve biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Sovyetler Birliği olmak üzere iki yeni devlet ortaya çıkmıştı. İngiltere ve Fransa savaşı kazansalar da, emperyalistler arası sorunlar çözülememişti. Ayrıca SSCB’nin sosyalist kalkınma yolunda hızlı ilerleyişi, emperyalizm açısından büyük bir tehdit oluşturuyordu. Batılılar, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’yi SSCB’ye doğru iteklememek için hoşgörülü davrandılar. Zaten kendi aralarındaki sorunlar, Türkiye ile uğraşmalarına elvermiyordu. Bu koşullarda, ilkinin devamı olarak İkinci Paylaşım Savaşı yaşandı. Almanya bir kez daha yenildi. SSCB büyük bir yıkım yaşamasına rağmen (yalnız can kaybı 27 milyon kişi) savaştan ayakta kalarak ve güçlenerek çıktı. Artık dünyanın yeniden düzenlenişine ABD, İngiltere ve SSCB birlikte karar veriyorlardı. Savaşın son günleri, Türkiye Almanya’ya karşı göstermelik bir savaş ilan etti. Eğer bunu yapmazsa, kurulacak olan Birleşmiş Milletlere alınmayacaktı. Savaş boyunca “tarafsızlık” adı altında Almanya’ya yakın davranmıştı. Stalin bu gerekçeyle,  Türkiye’den savaş tazminatı olarak 1947’de, Boğazlarda askerî üs ve yönetim hakkı ile birlikte, 1921 tarihli sınır antlaşmasının gözden geçirilmesini, yani Kars ve Ardahan’ı istedi.

Türkiye tedirgindi. Batılılar bir süre bekledikten sonra Boğazların statüsünün uluslararası karara bağlı olduğunu ama sınır anlaşmazlığının iki ülkeyi ilgilendirdiğini açıkladılar. Türkiye beklediği ilgiyi görememişti. SSCB’ye karşı askerî destek arayışı içindeydi. Ama emperyalizm, tek parti tarafından yönetilen ve devletçi ekonomiye sahip bir ülkeye güvenmiyordu. O sırada Türkiye yeni kurulan Avrupa Konseyine alındıysa da, hazırlıkları yapılan NATO’ya dâhil edilmiyordu. Dünyanın yükselen yeni gücü ABD idi. Bu ülke ile ilk ticarî antlaşmalar 1945’de yapıldı. İngiltere ise, zayıflayan ekonomisini toparlamak için Doğu Akdeniz’deki askerî güçlerini çekerek, Yunanistan ve Türkiye’ye yardım etmeme kararı alıyordu. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu koşullarda bir tercihte bulundu ve emperyalist sisteme uyum göstermek amacıyla bugünlere dek gelen bir yola girdi.


ABD, bölgede İngiltere’den boşalan alanı doldurdu. Türkiye’nin borçlarını silerek 1947’de askerî antlaşma yaptı. Ülkede çok partili düzene geçildi. Türkiye 1951’de Kore Savaşına bir tugay asker göndererek ve böylece emperyalizme bağlılığını kanıtlayarak, NATO’ya katılması önündeki engeli de aştı. Çoğu zaman söylendiği gibi bu politikaları yalnızca Demokrat Parti değil, Cumhuriyetin kurucusu CHP de destekledi. Emperyalizme uyumun son engeli devletçi ekonomi ise, yine bir NATO planı olan “Bayrak Harekâtı” ile 12 Eylül 1980 darbesi sayesinde tümüyle ortadan kaldırıldı ve bugünün piyasa düzenine geçildi. İşte tüm bu işleyişin kurucu, koruyucu ve sürdürücüleri; yaşama ortamlarından kaynaklanan sorunlara adlı adınca seslenemiyor.  Emperyaliste emperyalist derlerse, belki halk anlamını merak eder ve gerçekleri öğrenir diye korkuyorlar. Adı söylenmezse, bir gerçek kaybolur mu?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi