Dikkat ediyorsanız büyüklerimiz ABD, Almanya, Fransa, İngiltere vb. ülkeleri eleştirirken ağızlarından hiç “emperyalizm” sözcüğü çıkmaz. “Batılı ülkeler, Müslüman düşmanları, onlar…” gibi yuvarlak sözcükler kullanırlar. Örneğin o sırada bunlardan biriyle Türkiye arasında gerilim yaşanıyordur. Emperyalist ülke; doğulu-batılı, Hıristiyan-Müslüman demeden herkese gösterdiği davranışın benzerini bizim ülkemize de gösteriyordur. Ama yöneticilerimiz sorunu böyle ele almaz, sanki ortada “şanssızlık, kötü kader, bir batılı politikacının yanlış tutumu” varmış gibi konuşurlar. Her şeyin bir süre sonra unutulacağı ve eskisi gibi olacağından kimse endişe etmemelidir. Emperyalist ülke yöneticisi er geç yardımcıları tarafından yanıltıldığını anlayacaktır. Anlamıyorsa da aptallığındandır ve zaten ülkemizin değerini de bu yüzden görememektedir. Dışişleri bakanı ne dediğini bilmiyor -ABD ile yaşanan son örnekteki gibi- büyükelçi yanlış bilgi aktarıyordur. Vesaire, vesaire…
“Emperyalizm
denilen tek dişi kalmış canavar” diyordu İstiklâl Marşında Mehmet Akif Ersoy. Cumhuriyet
yöneticileriyle anlaşamadı ve gurbet ellerde öldü. Naaşı sonradan bu topraklara
getirildi. Emperyalizmi can çekişen bir canavar gibi tasvir etmesi, bugün
Mehmet Akif’le aynı düşündüğü iddiasındaki pek çok zevatın söyledikleriyle
uyuşmuyor. Bakın bu tür şahısların ABD ile yaşanan sorun hakkında ağzından
dökülenlere: “ABD’nin en kısa sürede yanlışından döneceğini umuyoruz, taraflara
serinkanlılık tavsiye ediyoruz…” Adeta, ABD emperyalizminin elinden tutmak,
gölgesine sığınmak, eteğine yapışmak için yarışıyorlar…
Mehmet Akif
Osmanlının emperyalistlerce paylaşılmasına karşı önceleri Almanya, 1917 Ekim
Devriminden sonra ise Sovyetler Birliğiyle işbirliğinden yanaydı. Emperyalizmi
ölüm döşeğinde bir canavara benzetmesi de Ekim devrimi önderi Lenin’in benzer
sözlerini edebiyata aktarmasının bir örneğiydi. Emperyalizm ne kadar güçlü olsa
da, kendine karşı verilen mücadeleler sonucu er geç yıkılacağına dair inanç ve
iradeyi dile getiriyordu.
Emperyalizm
uzaktaki büyük devletlere ait bir sıfat değildir. Sanayi ülkelerinin tarım
ülkelerini, bir dinden olanın başka dinî toplulukları, bir ırkın diğerlerini
sömürmesi anlamına gelmez. Emperyalistler dünyayı herkesten zekî ya da
becerikli oldukları için sömürü ve baskı altına almıyor; her şey kapitalist
düzen çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu düzen rastlantısal olarak Batı Avrupa’da
16. Yüzyıl sonlarında ortaya çıkmış ve sanayi üretimi toplumun tek geçim
kaynağı haline gelmiştir. Kapitalizm toplumların tek yaşama biçimi ya da geçmek zorunda
oldukları tarihsel bir gelişim aşaması değildir. Emperyalizm, 1900 başlarında
bütün ülkelere sermaye yatırımlarıyla, mal satarak ve gittiği yerlerde bulduğu
işbirlikçiler sayesinde bir dünya sistemi haline gelmiş kapitalizmin adıdır.
Eğer bir ülkede toplum yararına değil de sermaye sahiplerinin (banka, şirket,
borsa, hissedar) yararına işleyen bir düzen varsa, o ülke emperyalist sistemin
bir parçasıdır.
Elbette her ülke
farklı tarihsel geçmişe, birbirine benzemeyen toplumsal özelliklere ve değişik
siyasi yapılara sahip. Buna karşılık kapitalizmin ilk ortaya çıkışından beri
herkesi ortak bir amaç doğrultusunda harekete geçirebilen ve yeni bir kalıba
döken temel bir özelliği var: Dünyadan en fazla kârı elde etmek. İşte
kapitalizm kişileri, kurumları, toplumları ve genel olarak dünyayı; bu ortak amacı
doğrultusunda hizaya geçmeye zorluyor. Bunu hem o ülkelerdeki işbirlikçilerine
sağladığı kazançlarla ve hem de zor kullanarak yapıyor. Böylece kapitalist ülkeler
arasında dünya ölçeğinde bir hiyerarşi ve işbölümü ortaya çıkıyor.
BM Güvenlik
Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF yönetimleri, NATO, G-20
gibi “emperyalistler meclisi” misali toplanılan ortamlarda, içinde bulunduğunuz
küresel işbölümü çerçevesinde konuşuyor ve hiyerarşik düzenin tepesindekilere
saygı gösteriyorsunuz. Bundan geri durursanız, dünyanın sömürüsünden pay
alamadığınız gibi, güvenliğiniz tehlikeye giriyor. Görevinizi yaptığınızda ise,
eteğine tutunduğunuz emperyalistin hiyerarşideki yerini bir gün başkası alsa
bile size “sadık müttefik, stratejik işbirliği ortağı” gibi şatafatlı (ama içi
bir o kadar boş) sıfatlarla gerekli ilgiyi gösteriyor. Tarih bunun tanığıdır.
Londra merkezli bakış açısıyla emperyalizm tarafından her zaman bir “Ortadoğu
ülkesi” olarak görülen Türkiye, sistem içinde yeraldığı sürece emperyalist
dünya düzenine uygun davranmış ya da davranmaya zorlanmıştır. Buna göre Batı
ile Arap ve Müslüman ülkeler arasında ticarî ve siyasî köprü oluşturmasının
yanı sıra, dün Sosyalist Sovyetler Birliği ve bugün Rusya Federasyonuna karşı
koruma kalkanı görevi üstlenmiştir.
Elbette bunun
tarihsel bir arkaplanı var. Bilindiği üzere emperyalistler arası Birinci
Paylaşım Savaşı sonunda eski devlet düzenleri yıkılmış ve biri Türkiye
Cumhuriyeti, diğeri Sovyetler Birliği olmak üzere iki yeni devlet ortaya çıkmıştı.
İngiltere ve Fransa savaşı kazansalar da, emperyalistler arası sorunlar çözülememişti.
Ayrıca SSCB’nin sosyalist kalkınma yolunda hızlı ilerleyişi, emperyalizm
açısından büyük bir tehdit oluşturuyordu. Batılılar, Cumhuriyetin ilk
yıllarında Türkiye’yi SSCB’ye doğru iteklememek için hoşgörülü davrandılar.
Zaten kendi aralarındaki sorunlar, Türkiye ile uğraşmalarına elvermiyordu. Bu
koşullarda, ilkinin devamı olarak İkinci Paylaşım Savaşı yaşandı. Almanya bir
kez daha yenildi. SSCB büyük bir yıkım yaşamasına rağmen (yalnız can kaybı 27
milyon kişi) savaştan ayakta kalarak ve güçlenerek çıktı. Artık dünyanın
yeniden düzenlenişine ABD, İngiltere ve SSCB birlikte karar veriyorlardı.
Savaşın son günleri, Türkiye Almanya’ya karşı göstermelik bir savaş ilan etti.
Eğer bunu yapmazsa, kurulacak olan Birleşmiş Milletlere alınmayacaktı. Savaş
boyunca “tarafsızlık” adı altında Almanya’ya yakın davranmıştı. Stalin bu
gerekçeyle, Türkiye’den savaş tazminatı
olarak 1947’de, Boğazlarda askerî üs ve yönetim hakkı ile birlikte, 1921 tarihli
sınır antlaşmasının gözden geçirilmesini, yani Kars ve Ardahan’ı istedi.
Türkiye
tedirgindi. Batılılar bir süre bekledikten sonra Boğazların statüsünün
uluslararası karara bağlı olduğunu ama sınır anlaşmazlığının iki ülkeyi
ilgilendirdiğini açıkladılar. Türkiye beklediği ilgiyi görememişti. SSCB’ye
karşı askerî destek arayışı içindeydi. Ama emperyalizm, tek parti tarafından
yönetilen ve devletçi ekonomiye sahip bir ülkeye güvenmiyordu. O sırada Türkiye
yeni kurulan Avrupa Konseyine alındıysa da, hazırlıkları yapılan NATO’ya dâhil
edilmiyordu. Dünyanın yükselen yeni gücü ABD idi. Bu ülke ile ilk ticarî
antlaşmalar 1945’de yapıldı. İngiltere ise, zayıflayan ekonomisini toparlamak
için Doğu Akdeniz’deki askerî güçlerini çekerek, Yunanistan ve Türkiye’ye
yardım etmeme kararı alıyordu. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu koşullarda bir
tercihte bulundu ve emperyalist sisteme uyum göstermek amacıyla bugünlere dek
gelen bir yola girdi.
ABD, bölgede
İngiltere’den boşalan alanı doldurdu. Türkiye’nin borçlarını silerek 1947’de askerî
antlaşma yaptı. Ülkede çok partili düzene geçildi. Türkiye 1951’de Kore Savaşına
bir tugay asker göndererek ve böylece emperyalizme bağlılığını kanıtlayarak,
NATO’ya katılması önündeki engeli de aştı. Çoğu zaman söylendiği gibi bu
politikaları yalnızca Demokrat Parti değil, Cumhuriyetin kurucusu CHP de destekledi.
Emperyalizme uyumun son engeli devletçi ekonomi ise, yine bir NATO planı olan
“Bayrak Harekâtı” ile 12 Eylül 1980 darbesi sayesinde tümüyle ortadan
kaldırıldı ve bugünün piyasa düzenine geçildi. İşte tüm bu işleyişin kurucu,
koruyucu ve sürdürücüleri; yaşama ortamlarından kaynaklanan sorunlara adlı
adınca seslenemiyor. Emperyaliste
emperyalist derlerse, belki halk anlamını merak eder ve gerçekleri öğrenir diye
korkuyorlar. Adı söylenmezse, bir gerçek kaybolur mu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.