Blog Arşivi

1 Ekim 2017 Pazar

GÜCÜ OLAN, KURALI KOYAR


Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, hızla tükenen saygınlığını kurtarmaya çalıştığı için geri adım atmadı ve bütün baskılara rağmen “son kozunu” oynayarak, geçen hafta başında bağımsızlık referandumunu yaptı.

Bilindiği üzere Barzani’nin tek belirleyici olduğu bir siyasi partisi var: KDP (Kürdistan Demokratik Partisi). Bilinen siyasi partiler gibi çalışarak Barzani’ye destek sağlamakla uğraşmıyor. Çünkü zaten bir aşiret reisi olan Barzani'ye yakın çevresinde rakip, dolayısıyla siyasi çalışma yapmayı gerektirecek durum yok. KDP daha çok bir aile meclisi gibi ve Irak ya da başka ülkelerdeki siyasi oluşumlar karşısında aşireti temsil ediyor. Dolayısıyla Barzani’nin gerçek toplumsal dayanağı Peşmerge. Onlar da genellikle orta yaş ve üstündeki köylülerden oluşuyor. Eskiden bir elleri çiftte çubukta diğeri silahtayken, modernleşmeye ayak uydurmak zorunda kalarak profesyonelleştiler. Elbette yönetimin karmaşıklaşmasına bağlı olarak sayıları da arttı. Bu bir yandan Barzani'yi güçlenndirirken, diğer yandan masrafların da katladı. Tabi kıraç topraklara bekçilik etmekle petrol kuyularının güvenliğini sağlamanın maliyeti aynı olmuyor.

Barzani son zamanlarda genç kuşaktan taraftar bulmakta zorlanıyor. Çünkü gençler babaları, dedeleri gibi İran ya da Irak yönetimleriyle savaşarak, katliam tehditlerinden kaçarak büyümediler. Son büyük Kürt katlimını Saddam Hüseyin 1988'de Halepçe'de kimyasal silah kullanarak yapmış, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 5 bin kişi yaşamını yitirmişti. Onbinlerce Kürt, katiamdan kaçmak amacıyla karda kışta Türkiye sınırına yığılmıştı. Bunun üzerine ABD 1991 Birinci Körfez Savaşı sırasında Kuzey Irak'ı uçuşa yasak bölge ilan ederek, Saddam güçlerinin 36. paralelin yukarısına çıkmasının önüne geçti. Bugün nispeten güvenli ortamda yaşayan gençler bunları bilmiyor. Petrol gelirlerinin aşiret hiyerarşisine göre dağıtıldığı, geleneksel köy yaşamının çoktan unutulduğu, sütün-yoğurdun marketlerden alındığı bir şehir hayatından başka hayat tanımıyorlar. Ya boğaz tokluğuna Barzani’ye ait işyerlerinde ya da biraz daha iyi koşullarda bölgeye yatırım yapan yabancı şirketlerde çalışıyorlar. Çoğunun hayali, bir yolunu bulup kapağı Batı ülkelerine atmak. Eğer aralarından ülke sorunlarıyla ilgilenen çıkarsa da KDP çatısı altında siyasete katılmak yerine yine başka bir eski kuşak Kürt lideri olan Talabani’den ayrılanların kurduğu liberal Gorani hareketine ya da radikal gruplara yöneliyor. Yalnız Barzani'nin değil, aşiret mantığıyla düşünüp davranan herkesin oyları çoktandır eriyor. İşte Barzani de bunların farkında olarak bölgesel parlamentoyu işletmedi, süresi dolduğu halde başkanlık koltuğunu bırakmadı ve hem bu kan kaybını durdurmak hem de IŞİD’le çatışmadan yeni çıkmış Irak ordusu (daha doğrusu Haşdi Şabi) kendini toparlayamadan işi bitirmek için, geçen hafta başında referanduma gitti.

Tahmin edildiği gibi, bağımsızlık oylarının oranı yüzde 70’in üstündeydi. Bu elbette Barzani'ye destek anlamına gelmiyor, tek tek Kürtler ve Barzani karşıtı siyasi oluşumlar bağımszılığa “evet” dedi. Referandum öncesi açıkladığına göre, Kasım Ayı içinde bölgesel parlamento seçimi olacak ve ne Barzani, ne de ailesinden biri bu seçime katılmayacak. Ama ne farkeder, KDP'den seçilecek olan hangi milletvekili Barzani'nin sözü dışına çıkabilir ki? Dolayısıyla Barzani referandumun ardından bir de meşru hükümet kurarak, önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak olan diplomatik görüşmelere güçlü girmek istiyor. Önümüzdeki süreçte Barzani'yi en çok İran ve Türkiye zorlayacak gibi görünüyor. Bağdat yönetiminin kararlarınnda da bu durum etkili olacak. Bunun tarihsel nedenleri var. Çoğu zaman yanlış akıl yürütmelerin konusu olduğundan, geçmişte yaşananları kısaca hatırlatalım.

Bilindiği gibi İran, Irak, Türkiye ve Suriye olmak üzere dört ülkede Kürt nüfus var. Yakın tarihte İran dışındaki Kürtler Osmanlı topraklarında yaşıyordu. Birinci Paylaşım Savaşı sonunda diğer yarı-feodal imparatorluklarla birlikte Osmanlı da yıkıldı ve 1918 Mondros Mütarekesiyle yenilgi şartlarını kabul etti. Buna göre Fransızlar Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Suriye, Lübnan'ı aldılar. Arabistan Yarımadasının geri kalanını İngilizler işgal etti. O yıllarda petrolün önemi yeni yeni anlaşılıyor ve İngilizler de Musul'da petrol olduğunu biliyordu. Bölge İngiltere ve Türkiye arasında ciddi bir rekabet konusu oldu. Buna zamanla başka güçler de katıldı ve bugünkü çok taraflı çekişem yaşanan duruma gelindi.

Lozan Antlaşması, uluslararası kamuoyunun cumhuriyetin kuruluşan verdiği onaydır. Böylece farklı halklar barındıran bir imparatorluktan, modern ulus devlete geçiliyordu. Dolayısıyla yalnızca fizikî sınırları çizerek bir bayrak ve başkent ilân etmek yetmiyor, aynı zamanda iç kargaşaya düşmeyecek bir toplum da tarif etmek gerekiyordu. Cumhuriyet bir ırk ya da dil temelinde değil, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arası ilişkilerin bir hukuka bağlandığı din temelinde tarif edildi. Rumlar ve Hıristiyan oldukları için Karaman Türkleri Yunanistan'a gönderilirken, oradan Müslüman nüfus getirildi. Bu sırada İngilizlerle bir anlaşmaya varılamadığı için, Musul ve Kerkük'ün kimde kalacağı ve buralardaki nüfusla ilgili nasıl bir düzenleme yapılacağı sonuca bağlanamadı.

Bölgede Türkmen, Arap ve Kürtlerden oluşan Müslüman nüfus, Hıristiyan, Yahudi ve Ezidilerin toplamından fazlaydı. Lozan'ın mantığı izlenecek olsaydı, buraların Türkiye'de kalması gerekirdi. Ama bir sorun vardı: Cumhuriyetin ilk yıllarında pek çok Kürt isyanı yaşanmıştı. İktidar, yeni Kürt nüfus kabul ederek isyanları güçlendirmek istemiyordu. Tıpkı Ege adalarının ve Batı Trakya'nın çeşitli sorunlara yolaçıp külfet yaratmasından çekinilerek Türkiye sınırları dışında bırakılması gibi, Musul'dan da uzak duruldu. İşte bu kaygılar içinde Musul ve Kerkük o yıllarda İngiliz sömürgesi olan Irak'da kaldı. 5 Haziran 1926'da, çıkartılacak petrolden 25 yıl boyunca yüzde 10 pay alma karşılığı Ankara Antlaşması imzalandı ve bu durum antlaşmanın 14. maddesinde ifade edildi. Antlaşma TBMM'de onaylandı. Irak sömürgelikten kurtulduktan sonra da antlaşma geçerliliğini sürdürdü.

Antlaşmanın 10. maddesi, o yıllarda bölgede yaygın olan eşkiyâlığın önlenmesiyle ilgiliydi ve her iki ülke güvenlik güçlerine birbirlerinin topraklarında 75 km içeri girebilecek kadar sıcak takip hakkı tanıyordu. Türkiye bu maddeyi işleterek, günümüzde “terörü önleme” amacıyla Irak'a girebiliyor. İşte buna benzer bir hakkın, bağımsızlık ilânıyla da doğabileceği söyleniyor. Ankara Antlaşmasının 5. maddesinde şöyle deniyor: “Taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüd eder.”


Devletlerin uluslararası antlaşmalardan doğan hakları olur. Ama uluslararası hukuk iç hukuka benzemez. İçte hukuku kimin uygulayacağı bellidir. Dışarıda kim uygulayacak? Devletlerin kendinden başka güç olmadığına göre, güçlü olan hakkını arar, bulur ve alır. Gücü yetmeyen, - daha güçlüye taşeronluk yaparak, komisyon ödeyerek, askerlik hizmeti vererek ve ancak hakkının bir bölümünü ona bırakarak, hak almaya çalışır. Sayıları kabaca veriyorum, Irak'ın petrol rezervi tahminen 150 milyar varil. Yıllık ortalama üretemi 3 milyar varile yakın. Eğer Irak bağımsız hale gelemezse, petrol tekelleri Irak'tan 50 yıl daha bugünkü gibi kazanç elde etmeyi düşünebilirler. Ve bu petrollerin 1/3'ü Musul-Kerkük'te bulunuyor. Şimdi soruyorum: Belli başlı dünya güçleri gözlerini buraya dikmişken, 1926'da yapılan bir antlaşmaya bakıp “aa bu petroller Türkiye'nin hakkıymış, öyleyse onlara verelim” der mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi