Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, hızla tükenen saygınlığını kurtarmaya çalıştığı için geri adım atmadı ve bütün baskılara rağmen “son kozunu” oynayarak, geçen hafta başında bağımsızlık referandumunu yaptı.
Bilindiği üzere
Barzani’nin tek belirleyici olduğu bir siyasi partisi var: KDP
(Kürdistan Demokratik Partisi). Bilinen siyasi partiler gibi
çalışarak Barzani’ye destek sağlamakla uğraşmıyor. Çünkü
zaten bir aşiret reisi olan Barzani'ye yakın çevresinde rakip,
dolayısıyla siyasi çalışma yapmayı gerektirecek durum yok. KDP
daha çok bir aile meclisi gibi ve Irak ya da başka ülkelerdeki
siyasi oluşumlar karşısında aşireti temsil ediyor. Dolayısıyla
Barzani’nin gerçek toplumsal dayanağı Peşmerge. Onlar da
genellikle orta yaş ve üstündeki köylülerden oluşuyor. Eskiden
bir elleri çiftte çubukta diğeri silahtayken, modernleşmeye ayak
uydurmak zorunda kalarak profesyonelleştiler. Elbette yönetimin
karmaşıklaşmasına bağlı olarak sayıları da arttı. Bu bir
yandan Barzani'yi güçlenndirirken, diğer yandan masrafların da
katladı. Tabi kıraç topraklara bekçilik etmekle petrol
kuyularının güvenliğini sağlamanın maliyeti aynı olmuyor.
Barzani son
zamanlarda genç kuşaktan taraftar bulmakta zorlanıyor. Çünkü
gençler babaları, dedeleri gibi İran ya da Irak yönetimleriyle
savaşarak, katliam tehditlerinden kaçarak büyümediler. Son büyük
Kürt katlimını Saddam Hüseyin 1988'de Halepçe'de kimyasal silah
kullanarak yapmış, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 5 bin kişi
yaşamını yitirmişti. Onbinlerce Kürt, katiamdan kaçmak amacıyla
karda kışta Türkiye sınırına yığılmıştı. Bunun üzerine
ABD 1991 Birinci Körfez Savaşı sırasında Kuzey Irak'ı uçuşa
yasak bölge ilan ederek, Saddam güçlerinin 36. paralelin
yukarısına çıkmasının önüne geçti. Bugün nispeten güvenli
ortamda yaşayan gençler bunları bilmiyor. Petrol gelirlerinin
aşiret hiyerarşisine göre dağıtıldığı, geleneksel köy
yaşamının çoktan unutulduğu, sütün-yoğurdun marketlerden
alındığı bir şehir hayatından başka hayat tanımıyorlar. Ya
boğaz tokluğuna Barzani’ye ait işyerlerinde ya da biraz daha iyi
koşullarda bölgeye yatırım yapan yabancı şirketlerde
çalışıyorlar. Çoğunun hayali, bir yolunu bulup kapağı Batı
ülkelerine atmak. Eğer aralarından ülke sorunlarıyla ilgilenen
çıkarsa da KDP çatısı altında siyasete katılmak yerine yine
başka bir eski kuşak Kürt lideri olan Talabani’den ayrılanların
kurduğu liberal Gorani hareketine ya da radikal gruplara yöneliyor.
Yalnız Barzani'nin değil, aşiret mantığıyla düşünüp
davranan herkesin oyları çoktandır eriyor. İşte Barzani de
bunların farkında olarak bölgesel parlamentoyu işletmedi, süresi
dolduğu halde başkanlık koltuğunu bırakmadı ve hem bu kan
kaybını durdurmak hem de IŞİD’le çatışmadan yeni çıkmış
Irak ordusu (daha doğrusu Haşdi Şabi) kendini toparlayamadan işi
bitirmek için, geçen hafta başında referanduma gitti.
Tahmin edildiği
gibi, bağımsızlık oylarının oranı yüzde 70’in üstündeydi.
Bu elbette Barzani'ye destek anlamına gelmiyor, tek tek Kürtler ve
Barzani karşıtı siyasi oluşumlar bağımszılığa “evet”
dedi. Referandum öncesi açıkladığına göre, Kasım Ayı içinde
bölgesel parlamento seçimi olacak ve ne Barzani, ne de ailesinden
biri bu seçime katılmayacak. Ama ne farkeder, KDP'den seçilecek
olan hangi milletvekili Barzani'nin sözü dışına çıkabilir ki?
Dolayısıyla Barzani referandumun ardından bir de meşru hükümet
kurarak, önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak olan diplomatik
görüşmelere güçlü girmek istiyor. Önümüzdeki süreçte
Barzani'yi en çok İran ve Türkiye zorlayacak gibi görünüyor.
Bağdat yönetiminin kararlarınnda da bu durum etkili olacak. Bunun
tarihsel nedenleri var. Çoğu zaman yanlış akıl yürütmelerin
konusu olduğundan, geçmişte yaşananları kısaca hatırlatalım.
Bilindiği gibi
İran, Irak, Türkiye ve Suriye olmak üzere dört ülkede Kürt
nüfus var. Yakın tarihte İran dışındaki Kürtler Osmanlı
topraklarında yaşıyordu. Birinci Paylaşım Savaşı sonunda diğer
yarı-feodal imparatorluklarla birlikte Osmanlı da yıkıldı ve
1918 Mondros Mütarekesiyle yenilgi şartlarını kabul etti. Buna
göre Fransızlar Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Suriye, Lübnan'ı
aldılar. Arabistan Yarımadasının geri kalanını İngilizler
işgal etti. O yıllarda petrolün önemi yeni yeni anlaşılıyor
ve İngilizler de Musul'da petrol olduğunu biliyordu. Bölge
İngiltere ve Türkiye arasında ciddi bir rekabet konusu oldu. Buna
zamanla başka güçler de katıldı ve bugünkü çok taraflı
çekişem yaşanan duruma gelindi.
Lozan Antlaşması,
uluslararası kamuoyunun cumhuriyetin kuruluşan verdiği onaydır.
Böylece farklı halklar barındıran bir imparatorluktan, modern
ulus devlete geçiliyordu. Dolayısıyla yalnızca fizikî sınırları
çizerek bir bayrak ve başkent ilân etmek yetmiyor, aynı zamanda
iç kargaşaya düşmeyecek bir toplum da tarif etmek gerekiyordu.
Cumhuriyet bir ırk ya da dil temelinde değil, Müslümanlar ve
Müslüman olmayanlar arası ilişkilerin bir hukuka bağlandığı
din temelinde tarif edildi. Rumlar ve Hıristiyan oldukları için
Karaman Türkleri Yunanistan'a gönderilirken, oradan Müslüman
nüfus getirildi. Bu sırada İngilizlerle bir anlaşmaya
varılamadığı için, Musul ve Kerkük'ün kimde kalacağı ve
buralardaki nüfusla ilgili nasıl bir düzenleme yapılacağı
sonuca bağlanamadı.
Bölgede Türkmen,
Arap ve Kürtlerden oluşan Müslüman nüfus, Hıristiyan, Yahudi ve
Ezidilerin toplamından fazlaydı. Lozan'ın mantığı izlenecek
olsaydı, buraların Türkiye'de kalması gerekirdi. Ama bir sorun
vardı: Cumhuriyetin ilk yıllarında pek çok Kürt isyanı
yaşanmıştı. İktidar, yeni Kürt nüfus kabul ederek isyanları
güçlendirmek istemiyordu. Tıpkı Ege adalarının ve Batı
Trakya'nın çeşitli sorunlara yolaçıp külfet yaratmasından
çekinilerek Türkiye sınırları dışında bırakılması gibi,
Musul'dan da uzak duruldu. İşte bu kaygılar içinde Musul ve
Kerkük o yıllarda İngiliz sömürgesi olan Irak'da kaldı. 5
Haziran 1926'da, çıkartılacak petrolden 25 yıl boyunca yüzde 10
pay alma karşılığı Ankara Antlaşması imzalandı ve bu durum
antlaşmanın 14. maddesinde ifade edildi. Antlaşma TBMM'de
onaylandı. Irak sömürgelikten kurtulduktan sonra da antlaşma
geçerliliğini sürdürdü.
Antlaşmanın 10.
maddesi, o yıllarda bölgede yaygın olan eşkiyâlığın
önlenmesiyle ilgiliydi ve her iki ülke güvenlik güçlerine
birbirlerinin topraklarında 75 km içeri girebilecek kadar sıcak
takip hakkı tanıyordu. Türkiye bu maddeyi işleterek, günümüzde
“terörü önleme” amacıyla Irak'a girebiliyor. İşte buna
benzer bir hakkın, bağımsızlık ilânıyla da doğabileceği
söyleniyor. Ankara Antlaşmasının 5. maddesinde şöyle deniyor:
“Taraflardan her biri 1.
maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu
kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten
sakınmayı taahhüd eder.”
Devletlerin
uluslararası antlaşmalardan doğan hakları olur. Ama uluslararası
hukuk iç hukuka benzemez. İçte hukuku kimin uygulayacağı
bellidir. Dışarıda kim uygulayacak? Devletlerin kendinden başka
güç olmadığına göre, güçlü olan hakkını arar, bulur ve
alır. Gücü yetmeyen, - daha güçlüye taşeronluk yaparak,
komisyon ödeyerek, askerlik hizmeti vererek ve ancak hakkının bir
bölümünü ona bırakarak, hak almaya çalışır. Sayıları
kabaca veriyorum, Irak'ın petrol rezervi tahminen 150 milyar varil.
Yıllık ortalama üretemi 3 milyar varile yakın. Eğer Irak
bağımsız hale gelemezse, petrol tekelleri Irak'tan 50 yıl daha
bugünkü gibi kazanç elde etmeyi düşünebilirler. Ve bu
petrollerin 1/3'ü Musul-Kerkük'te bulunuyor. Şimdi soruyorum:
Belli başlı dünya güçleri gözlerini buraya dikmişken, 1926'da
yapılan bir antlaşmaya bakıp “aa bu petroller Türkiye'nin
hakkıymış, öyleyse onlara verelim” der mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.