ABD ve Türkiye
arasında uzunca süredir sorun var. Geçen hafta Dışişleri Bakanı Tillerson bu
konuda görüşmeler yapmak üzere Türkiye’ye geldi. Ziyaret öncesi Türkiye
tarafından “bizi anlamaya çalışsınlar, alemi kör herkesi sersem sanmasınlar”
misali demeçler verildi. Karşıdan da benzer sertlikte yanıtlar geldi. Örneğin
Tillerson, Türkiye’ye gelmeden önce ziyaret ettiği Ürdün’de “YPG’ye ağır silah
vermedik ki geri alalım” dedi. ABD’nin Suriye’deki askeri birliklerine komuta
eden General Funk, askerlerin kesinlikle
Menbiç’ten çekilmeyeceğini zaten daha önceden açıklamıştı. “Osmanlı tokatları”
havada uçuştu. Dünya haritasında Vietnam’ın yerini gösteremeyecek olanlar,
ABD’ye bu ülkeyi hatırlattılar. Tillerson geldi, görüşmeler yaptı ve gitti.
Komiteler kurulacak, toplantılar yapılacak, duruma bakılacak. Yani herhangi bir
değişiklik, yeni bir gelişme yok.
Ama
yöneticilerimiz hala Tillerson buralarda geziniyormuş gibi konuşmayı
sürdürüyor. Bu arada gazetelerde bir haber çıkıyor: ABD, dünyanın çeşitli
yerlerinde bulunan askeri üslerindeki nükleer bombalarını elden geçirecek ve
modernize edecekmiş. Toplam 150 kadar bombanın 50 kadarı İncirlik Üssündeymiş. Kıssadan
hisse: ABD’ye kafa tutan ülkelerin silah depolarında Amerikan füzeleri değil,
kendi yaptıkları nükleer füzeler yatıyor.
ABD Türkiye’ye
kendiliğinden gelmedi, zamanın yöneticilerince davet edildi. Sovyetler Birliği,
savaş sırasında tarafsızlığını Almanya’dan yana kullanan Türkiye’den tazminat
olarak toprak ve boğazların ortak yönetilmesini isteyince, İsmet İnönü ve
arkadaşları ABD’ye yanaştılar. Bugün Sovyetlerin mirasıyla geçinen Rusya ile
Türkiye yakınlaşıyor, ABD gözden düşüyor. Ya da bize öyle
görünüyor/gösteriliyor.
Yazının başlığı
çerçevesinde büyük medyada kalem oynatan birçok yazarın, kime yaranacağını
bilemez halde olduklarını düşünüyorum. Öncelikle emperyalist dünya düzeninin
işleyişi ve Türkiye’nin bunun içindeki yeri hakkında cahiller. İkincisi, hem
ABD hem de hükümetle arayı bozmamak için kıvranıp duruyorlar. Bu yüzden “durum
çok kötü ama böyle olmaması gerekir” misali, iki ayrı yüzü olan cümleler
kuruyorlar.
Konunun birçok boyutu
var. Öncelikle belirtelim; emperyalizm imparatorluklar döneminden kalma, büyük
devletlerin küçükleri ezdiği, belli merkezi olan bir güç değil, sermayenin
dünya ölçeğinde düzenli dolaşımına dayanan bir sistem. Eğer emperyalizm bir
toprağa adım atıyorsa, bu orada yaşayanlar da böyle olmasını istediğindendir.
Elbette herkes emperyalizmi istemez. Ama bir coğrafyada emperyalizmin ayağının
ucunu basacak kadar yer bulması, gelişmesi için yeterlidir. Bu sistem, kapısını
sıkıca kapatanların dışındaki bütün ülkelere mal satarak, kültürünü aktararak,
sermaye yatırarak, askeri işbirliğine girerek yayılır. Herhangi bir yakınlıkla
başlar ve siyasi iktidarı yönlendirecek konumlar elde edene dek ilerler.
Emperyalizm bir ülkeye zorla girmemiş olabilir ama ancak zorla çıkarılır. Bunun
olmadığı yerde, emperyalizme karşı
olmaktan bahsetmek gülünçtür.
ABD halen
dünyanın tek süper gücü ve bunu yalnızca ülke coğrafyasını korumak için değil,
küresel kapitalizmin sorunsuz işlemesi amacıyla kullanıyor. Çünkü ABD, küresel
kapitalist işbölümünün en tepesinde yer alıyor ve kapitalizm dünya ölçeğinde
sorunsuz işlediği sürece kendisinin de kazanmaya devam edeceğini biliyor.
Örneğin dış ticaret açığı birçok ülke için önemli bir sorundur ve uluslararası
finans kurumlarının borçlu ülke hükümetleri üzerinde baskı kurmasının da
gerekçesidir. Çünkü ticaret açığı olan ülke zaten borçludur ve açığı arttıkça
borcunu ödemesi de güçleşir. Bu yüzden finans kurumları tarafından uyarılır ve
ekonomisine çeki düzen vermesi için baskı görmeye başlar. Ama ABD için böyle
sorunlar önemsizdir. Dış ticaret açığını, çıkardığı devlet tahvillerini dış
ticaret fazlası veren Japonya, Çin, Suudi Arabistan gibi ülkelere satarak
kapatır. Kimse ABD üzerinde baskı kurarak dış borcunu sınırlandırmaya
kalkışamaz. Bunu ancak, kendi çıkarları gereği küresel kapitalist düzenin
işleyişini altüst etmemesi gerektiğini bilen ABD’nin kendisi yapabilir. Bir
anlamda ABD dünyada işlerin yolunda gitmesi için kendi kendini denetler. Ama
kendini fazla sıkmayarak, dünyanın geri kalanına baskı yapar.
Türkiye bugün
ABD ile çok yönlü ilişki içinde. Bunun kesilmesi iki taraf açısından da zor
görünüyor. Şu üç konuda sorun yaşanıyor: 1- ABD-YPG ilişkisi. 2- Türkiye’nin
Rusya’dan füze alacak olması. 3- Fethullah Gülen’in geri verilmesi ve Zarrap
davası. Her iki taraf da bu konulardaki gelişmelerin birbirleri için önemli
olduğunu bildiği halde, sorunlu bir yolda adım adım ilerlemeyi sürdürdüler. Bu
bir rekabet ya da dışlamadan çok, birbirlerine gereksinimleri olduğunu bilen
tarafların, karşılıklı denetim kurma çabasına benziyor.
Ancak bunlar
gerçek sorun değil, daha çok onun yansıması gibi. Arap Yarımadasında işlerin
karışmasının ekonomiden kaynaklı nedenleri de var. Yörede büyük kâr potansiyeli
olmasına karşılık toplumsal yapılar son derece kırılgan ve siyasal iktidarlar
zayıf. Bu yüzden kaynaklar iyi yönetilemiyor, borçlar ödenemiyor, yeni
yatırımlar yapılamıyor. Üstelik İsrail-ABD ittifakının baş düşman saydığı İran
bölgede güç kazanıyor. Küresel sermaye (ABD+AB)
bölgeye Türkiye aracılığıyla yön ve çekidüzen vermek istedi. AKP 15
yıllık iktidarının ilk yarısında, bu çerçevede batılılardan büyük destek aldı. Bu
doğrultuda çeşitli ülkelerdeki Müslüman Kardeşlere yatırım yapıldı ama olaylar
beklendiği gibi gelişmedi. Bu sırada ABD Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi ve
PYD ile yakınlaşması için baskı yapıyordu. Ve “Arap Baharı” bahanesiyle
Suriye’nin dağılması için çalışılıyordu. Türkiye PYD’den Esat’a karşı
savaşmasını istedi. PYD bunu reddetti. Bu kez ABD, Türkiye’nin Suriye’de etkin
askerî rol almasını istedi. Türkiye bunun yerine cihatçıları desteklemeyi
tercih etti. Esat zor duruma düşüyordu. Ancak 2015’de Rusya’nın devreye
girmesiyle durum değişti. ABD Esat’ın yıkılmayacağı olasılığı doğrultusunda
önlem almaya başladı. Suriye‘nin kuzeyinde işbirliği yapabileceği bir güç
yaratmaya girişti. Aynı zamanda Irak ve Ürdün sınırındaki cihatçıları
destekleyerek, Esat yönetimini ablukaya almış oldu.
ABD’nin hesabı
açık; İran’ın Lübnan’a uzanmasını önlemek istiyor. Türkiye ABD’ye, YPG yerine
kendisiyle ittifak kurmasını öneriyor. ABD ise, Rakka operasyonu sırasında da
görüldüğü üzere Türkiye’nin YPG ile birlikte hareket etmesini istiyor. Bu arada
Rusya da Türkiye aracılığıyla YPG’yi baskı altına alarak hem Türkiye-ABD
ilişkilerinin bozulmasına ve hem de Türkiye’den darbe alan YPG’nin Esat
yönetimine yakınlaşmasına çalışıyor. İşte farklı güçlerin kendi amaçları
doğrultusunda yarattıkları bu kargaşaya Türkiye de kendi amacı doğrultusunda
katılarak, Afrin operasyonunu düzenliyor. Ve operasyonu Menbiç’e kadar yayarak
hem kendinin YPG’yi durdurma amacını gerçekleştirmek istiyor, hem de ABD’ye,
İran’ı engelleyebileceğini göstermeye çalışıyor. (Bu yüzden İran, Afrin
operasyonunu onaylamıyor.) Ayrıca Afrin operasyonu Suriye Kürtlerinin Esat’a
yakınlaşmasını sağladığı için Rusya tarafından da destekleniyor.
Ama cihatçıların
İdlip’de Rus uçağını düşürmesi üzerine durumda bazı değişiklikler olduğu
söyleniyor. Bilindiği üzere Suriye hava sahası Rusya tarafından korunuyor.
Bunun en taze kanıtı, Suriye’yi vurmaya gelen bir İsrail uçağının düşürülmesi.
Rusya’nın Suriye hava sahasını Türk uçaklarına aralıklı olarak açtığı ve Afrin
operasyonunun bu nedenle yavaşladığı söyleniyor. Anlaşılan, Türkiye boyunu aşan
sularda yüzmeye çalışıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.