Tarih, bireylerin ya da toplum kesimlerinin üstün becerisinin değil, toplumsal güçler arası çatışmaların ortak sonucudur. Bu nedenle toplumları kuran ya da kurtaranlar kahramanlar değil, çıkarları için çatışan geniş yığınlardır. Liderleri, yığınların çıkarlarını dile getirir ve onların desteğiyle ayakta durur. Ya kişisel becerileri yüzünden kitleler tarafından görevlendirilirler, ya da hasbelkader öyle bir görev yapabilecekleri makama gelmişlerse, kitlelerin beklentisini karşılayacak beceriyi göstermek zorunda kalırlar. İsterse kral olsun, temsil ettiği toplumun beklentisini karşılayamayan, gider. Yerinde kalsa bile, bu bir görüntüden ibaret olur ve arkasındaki birileri tarafından yönlendiriliyordur. Bu yüzden tarihin yapıcısı kişiler ve zümreler değil, çatışan güçlerin her iki yanında da yer alan kitlelerdir. Emperyalistler ve ezilen uluslar, farklı din, ırk ve dilden olanlar, ağalar ve köylüler, efendiler ve köleler, zenginler ve yoksullar tarih boyu çatışır. Bu sırada aşağıdakiler ya doğrudan kendileri için ya da küçük bir çıkar karşılığı yukarıdakilerin hesabına çatışmaya katılır. Tarihin harcında geniş yoksul kitlelerinin kanı ve teri hiç eksik olmaz. Ancak tarih her zaman onların kanıyla yazılsa da, hikâye her zaman onları ve gerçekleri anlatmayabilir.
Tarihin mürekkebi
mazlumlardan gelse de, kalemin sahibi genellikle başkalarıdır.
Yaşanıp geçmiş ve artık kesinlikle değiştirilemeyecek olaylar,
sonradan defalarca yorumlanır ve farklı biçimlerde anlatılır.
Eski zamanların gerçekleri, her zaman bugünün çıkar
çatışmaları içinde düşünülür. Dolayısıyla bugüne kim
egemense, geçmiş de onun bakış açısına göre ve onun
egemenliğini olumlayacak biçimde ele alınır. Ve dönem değişip
egemenlik başka birine geçtiğinde de bu durum tekrarlanır. Ta ki,
kimsenin başkalarının adına konuşamayacağı bir zamana dek...
Tarihin tekrar tekrar
yazılışı sırasında ölüler mezarlarından kaldırılarak
sorguya çekilir. Hezimetlerden zafer, zaferlerden hezimet yaratılır.
Beğenilmeyen olay ve adlar tarih kitaplarından silinir. Bu sırada
tarihi yapanlar yazmadığı için, tarih kitaplarında yıldız
isimler öne çıkarken, sessiz çoğunluklar görünmez olur.
Görünür olabilmeleri için mücadele gerekir. Bu hem bilgi, hem
fedakârlık gerektiren bir iştir. Birincisi, tarihi tarihte
yeralanların hiç birini dışlamadan yazmak, ancak bilimsel bir
tarih anlayışıyla mümkündür. İkincisi, eğer mazlum tarihte
görünür olmak istiyorsa, kendi kaderini kendisinin belirlemeye
çalışması gerekir.
Toplumsal değişimin
sürekliliği içinde, tarih asla tarafsız anlatılamaz. Bilimsel
ölçülere göre ve kişiden kişiye değişmeyecek biçimde
yazılması elbette mümkündür. Çünkü sonuçta tarih bir
bilimdir. Bilimsel bir tarih anlatımı, günün koşullarında
ulaşılan yeni bilgiler nedeniyle sürekli değişir. Elbette bu,
yaşanmış gerçekleri daha iyi anlamayı sağlayan türden bir
değişmedir ve olumludur. Ama bilimsel tarih anlatımı, çoğunlukla egemenlerin işine gelmez. Bu yüzden tarihin bilimsel anlatılış örnekleri ve
bunu yapanlar görmezden gelinir. Hatta böyle bir anlatıma destek
oluşturacak izler, belgeler yok edilir ya da çarpıtılır. Bunun
sonucudur ki toplumda resmî ya da bilimsel, egemen ya da muhalif
olmak üzere, değişik tarih anlayışları ortaya çıkar.
Nasıl ki tarih farklı
toplum kesimleri arası çatışmaların ürünüyse, tarihin
yazılışı da benzer biçimde ve bugünün farklı toplum
kesimlerinin çatışmasının konusudur. Bugüne egemen olan,
elindeki olanaklara ve resmî sıfatlarına dayanarak tarihin mirası
üzerinde konuşur. Oysa o miras, nine ve dedelerimiz tarafından
oluşturulmuştur. Üzerine konuşmak, en çok bizim hakkımızdır.
Elbette gerçeği çarpıtmamak kaydıyla, ister eleştirir, ister
savunuruz. Ya da araştırıp soruşturarak, görünmeyenleri su
yüzüne çıkartmaya çalışırız. Bunu iki nedenden dolayı
yapmamız gerekir: Birincisi tarihsel mirasın bugünün
egemenlerinin çıkarları için kullanılmasına karşı. İkincisi
geçmiş kuşaklara, bilime, ahlâka bağlılık adına ve geleceğe
temiz bir miras bırakmak için.
x x x
Ülkemizde tarih
yazımının gözde konularından biri de 24 Temmuz 1923'de imzalanan
Lozan Antlaşmasıdır. Bilindiği üzere bu konuda ilkokullardan
başlayarak herkese ezberletilen resmî görüş, Lozan Antlaşmasının
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu sağladığı ve bir zafer olduğu
yönündedir. Bu çerçevede Osmanlının İstanbul'daki son
artıklarının boyun eğmesiyle kabul edilen Sevr Antlaşmasının
ulusu ve ülkeyi yok olmanın eşiğine getirdiği ama Atatürk ve
İnönü'nün üstün başarıları sayesinde Lozan'la bu durumun
önüne geçildiği anlatılır.
Her toplumda biri resmî,
diğeri egemen olmak üzere, yaygın olarak dile getirilen iki tarih
anlayışı vardır. Bunlar dışında, her ikisine de karşı çıkan
ama çeşitli gerekçelerle yaygınlaşmalarına izin verilmediği
için fazla bilinmeyen muhalif görüşler de bulunabilir. Resmî
görüş, başta hukuk ve diplomasi olmak üzere devletin tüm
katlarında geçerlidir. Egemen görüş ise, benimsense bile devlet
katlarında dile getirilmeyen ama örneğin mülk sahibi sınıflar
ve bunlara yakın kanaat önderleri arasında kabul gören, yanı
sıra topluma da benimsetilmesi amacıyla medyada yazılıp çizilen
görüşlerden oluşur. İşte bu tür görüşler Lozan konusunda da
vardır. Bu görüşler Lozan'ın cumhuriyetin kurucu antlaşması
olduğunu kabul etseler bile, bir zafer olduğunu söylemezler. Bu
çerçevede Lozan'ın en çok saydıkları eksikleri şunlardır:
Petrol zengini Musul ve Kerkük'ün ülke sınırları dışında
kalması. Ege Denizindeki düzenlemelerin Yunanistan lehine olması.
Antlaşma hükümlerinin çiğnenerek, Batı Trakya Türklerinin
haksızlığa uğratılması.
Cumhuriyetin başlangıç
yıllarında Lozan'ı eleştirmek vatan hainliği gibi görüldüğünden,
bu görüşler pek seslendirilemedi. Örneğin "zafer"
olarak nitelendirilen antlaşmanın boğazlarda Türkiye'nin
egemenliğini dahi sağlayamadığı üzerine konuşulamamıyordu.
Oysa Türkiye, antlaşma çerçevesinde İstanbul ve Çanakkale
boğazlarında silahlı güç bulunduramadığı gibi, boğaz
geçişlerinde sözsahibi değildi. Bu durum, 1936 Montrö
Antlaşmasıyla düzeltildi ve boğazlar Türkiye'nin egemenliğine
geçti. Tabi böyle bir değişikliğin gerçekleşmesinin ardında
Sovyetlerin desteği ve o yıllarda emperyalistlerin kendi aralarında
büyük çelişkiler yaşıyor oluşu vardı. İşte yıllarca,
antlaşmanın bu gibi aksayan yanları üzerine bile konuşulamadı.
Konuşmaya kalkışan Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi adlar,
cumhuriyetin kurucu kadroları arasından çıkartıldı. Lozan
muhalifleri ancak Misak ı Milli çerçevesinde "şurayı da
alsaydık burayı da alsaydık" misali fetihçi eleştiriler
dile getirebiliyorlardı. Bu da resmî görüşe karşı başka bir
egemen görüşten ibaretti.
Lozan, İslamî
gerekçelerle de eleştirildi. Bilindiği üzere Halifelik 1924'de
kaldırıldı. Cumhuriyetin batıcı ve modernist kadrolarıyla çıkar
çatışması yaşayan ve aslında kendileri de batıcı olan
muhafazakâr çevreler, kendi egemen görüşleri açısından
Lozan'ı eskiden beri eleştirirler. Bu özellikle çok partili
döneme geçilirken, CHP ve İnönü'yü yıpratmak için dile
getirilmiştir. Dolayısıyla Lozan konusunda birden çok egemen
görüş olmuştur. Buna karşılık, Kürtlerin Lozan'da Kürt-Türk
eşitliğine vurgu yapılmasına rağmen bunun uygulanmadığı ve
azınlıkların yine antlaşma hükümlerine uyulmadığı
gerekçesiyle dile getirdikleri muhalif görüşler toplumda pek
bilinmez. Nedeni açıktır, egemen kesimler bunların yayılmasını
istemezler.
Lozan'ı zaman zaman
günümüz yönetimi de eleştiri konusu yapıyor. Bunun seçim
kaygıları dışında, resmî görüşte bir değişiklik amacıyla
da yapıldığı düşünülebilir. Tabi yönetim bunu miraçısı
olduğu muhafazakâr açıdan dile getiriyor. Sık sık Ege, Batı
Trakya ve Suriye, Irak sınırları içinde kalan yerler hakkında
tartışmalar açıyor. Buralarla ilgili değişiklikler yapılmasını
istiyor. Bu görüşler fetihçi ve çatışmacı niteliktedir.
Bedeli, birilerinin çıkarı için mazlumun canının yanmasıdır.
Peki neden böyle şeyler konuşuluyor? Yalnızca yöneticilerin
hamaset yaparak milliyetçi oyları kendine çekmek istemesi ve boş
Osmanlı hayalleriyle tabanının gururunu okşaması için mi?
Sanmıyoruz. Yanıtı, başka bir yazı konusudur. Ancak şunu
söyleyebiliriz. Yalnızca ülkemizde değil, yakın coğrafyamızda
her ne tür gerilim ve çatışma yaşanıyorsa, arkasında mutlaka
bu bölgedeki büyüyen sermayenin kendine dar gelen gömleğini
değiştirmeye çalışma arzusu vardır. Zenginin hizmetindeki her
siyasetçi, bu arzuyu onun adına ama kendi üslubuyla dile getiriyor
yalnızca...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.