Birinci Dünya Savaşı yıllarıydı. İncir, Aydın’da üretilip İzmir Limanından dünyaya gönderiliyor ama çiftçiye ödenecek fiyat Londra’da belirleniyordu. Oysa bugün olduğu gibi o zaman da Türkiye dünya incir üretiminde lider durumdaydı. Yarı feodal yarı sömürge bir imparatorluk enkazı olan Osmanlı tarım ürünlerini ucuza satıyor, muhtaç olduğu sanayi ürünlerini ise pahalıya alıyordu. Aydınlı çiftçiler duruma isyan edip kooperatifleşmeye karar verdiler. Ancak bunun için sermaye gerekiyordu. Önce 1913’de Millî Aydın Bankasını, 2 yıl sonra da bankaya bağlı olan "Kooperatif Aydın İncir Müstahsilleri Anonim Şirketi"ni kurdular… Çabaları savaş yıllarında etkili olamasa da, Cumhuriyet’ten sonra önem kazandı.
Zamanla üzüm,
incir, pamuk, zeytinyağı tarım satış kooperatifleri birlikleri kuruldu.
Örgütlenmek üreticiye ve tüketiciye yarar sağlıyordu. Üreticinin malı para
ediyor, tüketici ucuza ve nereden geldiğini bildiği gıdalar alıyordu. Ve bütün
bu işler ülke içinde olup bitiyordu. Ancak Türkiye’de kapitalizm vardı ve
kapitalizm, sınır tanımıyordu. Gıda sektörü çok kârlıydı. Yine aynı biçimde
gübre, ilaç ve tohumun tüketildiği tarımda büyük kâr vardı. 12 Eylül 1980
darbesiyle ülkenin kapıları küresel sermayeye ardına kadar açıldı. O güne dek
devlet desteğiyle semirmiş yerli işbirlikçilerin de katılımıyla, ekonomi
küresel sermayeye teslim edildi. Böylece bugün çiftçiliğin gözden düştüğü,
üreticinin zarar ederek kan ağladığı, tüketicinin ise ne olduğu belirsiz ürünleri
pahalıya almak zorunda kaldığı ortama gelindi.
12 Eylülle
birlikte, günümüzde şeker fabrikalarının satışına kadar gelen, uzun vadeli bir
tarımı özelleştirme programı başlatıldı. Bu süreçte kamu malı olan ve çiftçiye
hizmet veren devlet üretme çiftlikleri, arıcılık enstitüleri, yem fabrikaları,
tohum istasyonları gibi sayısız kurum kapatıldı ya da elden çıkarıldı. Özel
şirketler, çiftçinin mal ve hizmet alabileceği tek seçenek haline getirildi.
Rekabette eşitsizlik olmasın diye, kooperatiflere devlet desteği kesildi. Oysa
şirketlerin arkasında milyar dolarlara hükmeden üç-beş kişi, kooperatiflerde
ise yüzbinlerce küçük üretici vardı. Kurumlar eşitleniyor gibi yapılarak, küçük
üreticilerle dünya tekelleri aynı terazide tartılıyordu.
Dönüşüm burada
kalmadı; çiftçiyi ayakta tutan başlıca kurumlardan biri de, adı 1983’de
“Tarişbank” olarak değiştirilen Milli Aydın Bankasıydı. İşi üreticiyi
desteklemek olan kurum önce yeni şubelerin açılmasıyla gösterişli bir mevduat
bankasına dönüştürüldü. Diğer bankalarla rekabete zorlanarak sürekli sermaye
artırması istendi. Bu gelişmeler Dünya Bankası direktifiyle, BDDK denetiminde yaşanıyordu.
Son olarak 2001’de bankanın tekrar sermaye arttırması istendi. Süresi dolmadığı
halde ve çözüm önerileri dikkate alınmaksızın, TMSF bankaya “öz kaynak yetersizliği” gerekçesiyle
el koyarak Denizbank’a sattı.
Bütün bunlar,
“devlet ekonomiyle ilgilenmez, piyasa kendi kendini düzenler” denilerek
yapıldı. Devletin ekonomiyle ilgilenmesinin rekabeti önlediği, oysa rekabetin
kaliteyi arttırıp fiyatları düşürdüğü söyleniyordu. Özelleştirme sayesinde
ekonomiyi “piyasa aklı” denilen şey, yani şirketler yönetecekti.
Anadolu,
buğdayın anavatanıdır. Bugün dışarıdan yalnızca buğday değil, saman da alıyoruz.
Asgari ücretli yurttaşın bir kilo et için bir gün çalışması gerekiyor. Gıda
gibi hayati önemi olan bir sektörde denetim yok. Çünkü eskiden kamu adına
yapılan denetimleri de şimdi özel şirketler yapıyor gibi yapıyor. Hangi üründe
ne kadar hormon, tarım ilacı, genetiği değiştirilmiş organizma, kimyasal gübre
var bilmiyoruz. Gerçek tarım ürünleri pahalı hale geldikçe, doğal olarak bu ortam “çiftlikbank” üretiyor.
“Dolandırıcılık”
deniyor. Bütün dolandırıcılıklar alıcıya yutturulacak malı olduğundan daha değerli
göstermeye dayalıdır. Çiftlikbank da bunu yapıyor. Günümüzde asla zarar
edilmeyecek gıda ve tarım alanına yatırım yapıyormuş gibi görünerek, kısa
zamanda yüksek kâr elde etmek isteyenleri avlıyor. Bunu daha önce başkaları da
yaptı. Sistem hepsinde aynı biçimde çalışıyor. Bir kazanç elde etmek için para
veriliyor. Paralar bir merkezde toplanıyor. Belli bir süre içinde kâr
dağıtılacağı söyleniyor. Her yeni katılımcı süresini bekliyor. Bu sırada önce
girenler, sonra katılanların ödedikleri paradan paylarını alıyorlar. Ve bu
böyle gidiyor. Yeni katılımcılar gelmez olunca sistem çöküyor. Bu arada en
kârlı çıkan elbette merkezdekiler olmak kaydıyla, ilk katılanlar zarar etmiyor.
Ama iş burada bitmiyor.
“Piramit
sistemi” denilen bu dolandırıcılığa inanmayı sağlayan asıl etken, işin yasal
bir şirketi taklit ederek gerçekleştirilmesidir. Örneğin büyük gazete ve
televizyonlarda pahalı reklâmlar yayınlanıyor. Yayıncıları “ biz bunu
duyuruyoruz ama doğru mu bakalım” diye sormaksızın ücretlerini cebe indiriyor. Elbette
yine ücreti karşılığı, ünlü televizyon programlarında boy gösteriliyor.
Yetmiyor, irili ufaklı güvenilir kişilere “tesisimizi açıyoruz” diye kurdele
kestiriliyor, dualar ettiriliyor. Bu sırada denetleme görevi yapan kurumlar
olayı uzaktan izliyor. Kurban adayları, “davul zurna çalarak dolandıracak
halleri yok herhalde” diyerek yüksek kazanç oltasını yutuyor. Ve biz de olaya “dolandırıcılık”
damgası vurup, dalga geçiyoruz. Öyleyse
meşru sayılan bir örnek vererek, konuyu bir kez daha düşünelim:
Kredi
değerlendirme kuruluşu Moodys, geçenlerde 17 Türk bankasının notunu düşürdü.
Bu, adı geçen bankalara güven azaltıcı bir davranış. Kısa bir haber vermek dışında, saygıdeğer Türk
medyası konunun üstünde durmadı. İnternet gazetesi Duvar’da, Bahadır Özgür
Merkez Bankası verilerine dayandırarak konuyu ele aldı. Bankaların toplam 690
milyar lira dış borcu var. Buna karşılık yurttaşlar da bankalara 490 milyar
lira borçlu durumdalar. Bankaların bu yılki net kârı rekor kırmış ve 49 milyar
lira olmuş. Bu nedenle üst düzey banka yöneticilerine 800 milyon lira başarı
primi dağıtılmış. Özgür, bu kadar büyük borca rağmen bankaların nasıl kâr
ettiklerini anlatıyor. Sayılarla kafanızı şişirmeyeyim, kârlar kredi kartlarından,
kredi faizlerinden, komisyonlar ve fahiş fiyatlarla sunulan bankacılık hizmetlerinden
geliyor. Yani bankalar dışarıdan para bulmuş, geliri yetmeyen yurttaşlara
tüketici kredisi olarak yüksek faizle veriyor. Bu koşullarda kazanç şöyle dağılıyor:
En alttaki borçlu yurttaş bankaya elini verip kolunu kurtaramadığı için bir şey
kazanmıyor. Banka hem bu yurttaştan aldığı faizden, hem de verdiği hizmetlerden
malı götürüyor. Banka yöneticileri ve hissedarları, kârdan paylarına düşeni
alıyorlar. Sistemin en tepesinde ise, bankaya borç veren yabancı finans
kuruluşları var. Onlar da paylarını alıyorlar. Yine de işi şansa bırakmamak
için Moodys’e rapor yazdırıyor, ona da bir ücret ödüyorlar. Yani kredi
değerlendirme kuruluşu da en tepedekilerden biri olarak, kazanç havuzundan
payına düşeni alıyor. Raporunda “Türk bankaları kötü durumda” dese bile, bu
bizim açımızdan bir değişiklik yaratmıyor. Bankalar aynı işleri yapmaya devam
ediyor. Çünkü işler daha da kötüye gidip batsalar bile, 2001’den bu yana bankaların
zararını devlet karşılıyor. Nereden karşılıyor? Elbette bizden topladığı
vergilerden. Şimdi soruyoruz: Bu işleyişin çiftlikbank olayından en farkı var? En
alttaki yurttaş bankadan bir miktar borç alıyor ve bunun faizi, vergisi,
komisyonu, taksiti diyerek, kazancını
durmadan bankaya ödüyor. Banka, yurttaşa verdiği borcu kendi cebinden değil, kârının
bir kısmı karşılığı küresel bir kurumdan alıyor. Herkes, eğer işler yolunda
gitmezse devletin bütün zararı karşılayacağını biliyor. Kim ne kazanırsa kazansın
ya da ne batırırsa batırsın, kaybeden her zaman en alttakiler oluyor. Bunu
çiftlikbank yaparsa “dolandırıcılık”, banka yaparsa “ başarı” oluyor. Öyle değil mi yoksa?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.