Necip Türk basını sayesinde Çiftlikbank olayı kapanmıyor. Sorumluların hangi ülkeye kaçtığı, benzer dümen çeviren başka şirketler, konuyla ilgili soruşturmalar hakkında durmadan aydınlatılıyoruz. Necip basınımız böyledir. Kamuoyunu bir sorun hakkında en başından ya da hiç olmazsa ortalarında aydınlatmak yerine, iş işten geçtikten sonra “bunu da yapmışlar” diye ortaya çıkarak açar ağzını, yumar gözünü. Çünkü basınımız bizi ülke ve dünyadan haberdar etmek için değil, etmemek için vardır. Bu yüzden duymaz, görmez, araştırmaz. Yalnızca önüne konulanı, kulağına fısıldananı ya da gökdelenlerin penceresinden bakılınca görüleni duyurur. Eğer basın bir şeyi ısrarla kötülüyorsa, bilin ki bu o şey gerçekten kötü olduğundan değil, yalnızca kendini daha temiz göstermek içindir. Tıpkı kapkara bir cismin yanındaki gri cismin beyaz görünmesi misali...
Tabi olayın
ısrarla üstünde durulması yalnızca basının işine gelmiyor, yolsuzluğun yol
olduğu bir düzenin kendini aklamasına da yarıyor. Çünkü devenin havuduyla yutulduğu
bir toplum ve çağda, Çiftlikbank gibi dolandırıcılıklar simit çalmak kadar
basittir. Çünkü yolsuzluk büyüdükçe meşru, küçüldükçe suç sayılır. Ve küçükler
hakkında konuşup durmak, büyükleri daha görünmez kılar. Konuşalım öyleyse:
Gazete
haberlerinden öğrendiğimize göre Çiftlikbank’da 1 milyar 139 milyon lira
toplanmış. Malum, para yatırarak sisteme giriliyor. Daha sonra para yatıracak
yeni kişiler bulundukça, ilk katılımcılar yatırdıklarının bir kısmını geri
alıyor. Para yatıran sayısı arttıkça, anaparanın tümünü geri alarak kâr bile
ediyorlar. Savcılık soruşturmasına göre Çiftlikbank’a yatırılan toplam paranın
687 milyon lirası, işleyiş gereği geri ödenmiş. Sistemin toplam mal varlığı 58
milyon, şirketlere aktardığı para ise 128 milyon liraymış. Savcılık, sistemin
en başta söz verdiği gibi ödeme yapması durumunda katılımcılara toplam 2 milyar
971 milyon lira ödemesi gerekeceğini saptamış. Sistemin kurucularının bunu
baştan beri bildiklerini ama yapmadıklarını, dolayısıyla dolandırıcılık
amacıyla çalıştıklarını belirtiyor.
Ben yapılan
dolandırıcılığın yine de insaflı olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki hesaba göre sistemin kurucuları en
çok 400 milyon lira dolayında bir parayı yürütmüşler. Topladıklarının yüzde 60
kadarını ise dağıtmışlar. Yani dolandırıcılık suçunu işlerken, önemli sayıda
katılımcıyı da suç ortağı yapmışlar. Dolayısıyla suçlu yalnızca düzeni kuran
değil, aynı zamanda böyle bir düzene katılanlardır. Nedenine gelince:
Nüfusun yüzde 80’i
kentlerde yaşıyor ve neredeyse yarısı internet kullanıyor. Başka şeyleri
bilemem ama can ve malını doğrudan ilgilendiren konularda böyle bir toplumun
cahilce davranacağını düşünmek, cahillik olur. Hiç kimse, kısa sürede anormal kazanç
sağlayacağını söyleyen birine çıkarıp 50-100 bin lira vermez. Bu kadar parası
olanın, banka faiz oranları ve altın, döviz piyasası hakkında az-çok bilgisi
vardır. Eline geçecek paranın bir üretimden değil, sisteme daha sonra
katılanlardan geleceğinin farkındadır. İlk katılanlardan olup, kârlı çıkmaya
çalışır. Yani, sisteme katılanların büyük çoğunluğu değirmenin suyunun nereden
geldiği ve kendisinin nasıl kazanç sağlayacağı hakkında bilinçlidir. Köyden
kente gelip bir dolandırıcıya inanarak saat kulesi, köprü satın alacak kadar
saf yurttaşların çok eskilerde kaldığını düşünüyorum. Bu kadar kişinin zarar görmesi, suç çok
ortaklı olmadıkça gerçekleşemez. Eğer 77 bin mağduru olduğu söylenen bu olayda
yeralanlar masumiyetlerine inansalar ve gerçekten son paralarını bu işe yatırmış
olsalardı, ortaya çıkıp haklarını ararlardı.
Bunun örneği
yılbaşında İran’da görüldü. Bankerlere para kaptıranlar, hükümet gerekli
uyarıyı yapmadığı için sokaklara çıkıp büyük bir isyanı tetiklediler. Benzer
biçimde, 1981’de Bülent Ulusu’nun başbakan, Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu yardımcısı
olduğu dönemde yüksek faizle para toplayan bankerler batmış, sıkıyönetim
koşullarına rağmen yüzlerce mağdur Ankara’da Kızılay’ı birbirine katmıştı.
Sonuçsuz kalsa da, mağdurlar aylar boyu seslerini duyurmaya çalıştılar. Eğer
kendilerini suç ortağı gibi hissetmiyorlarsa, nerede bu Çiftlikbank’ın ya da
diğer benzer şirketlerin mağdurları?
Çiftlikbank’ı
kuranlar göstermelik çiftlikler kurarak ve bu çiftliklerden gelen ürünleri
sattıklarını söyledikleri mağazalar açarak para topladıkları kişileri değil,
asıl olarak sermaye piyasasını denetleyen resmî kurumları, kendilerine kredi
veren bankaları, reklâmlarını yapan medyayı kandırmışlardır. Bu da düzenin
saflığından değil, işleyişinden kaynaklı bir durumdur. Zaten son 30-40 yıldır
bu topluma, güvenli bir yaşamın emek, ahlak, dayanışma yerine kişisel servetin
büyüklüğüne bağlı olduğu anlatılıyor ve başka bir şey de söylenmiyor. Bu sayede
öğretmen öğrencisine parayla kurs veriyor. Doktor hastasını sağmal inek gibi
görüyor. Kamu kurumunu kamu adına denetlemeye giden müfettiş, rüşvet istiyor. At
etinden sucuk, göçmenden Kuvayi Milliyeci yapılıyor. En küçük köşeyi dönme
fırsatı yakalayan, kaçırmak istemiyor. Dönen, bir daha dönmeye bakıyor. Toplum
böylesine bir çürümüşlük girdabında dönmese, çocuklara, engellilere, hayvanlara,
diğerlerinden nispeten zayıf olanlara karşı böylesine hunharca saldırılar
yapılır mıydı?
Devam edelim: Bütçe
gelirlerinin yüzde 85’i vergilerden sağlanıyor. Her şey için vergi ödüyoruz.
Dünyadaki en adaletsiz vergi düzenlerinden biri de Türkiye’de. Çünkü yıllardan
bu yana toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı, kalanı dolaysız vergilerdir.
Birincisi yurttaşlar arası alışverişler sırasında, örneğin ekmek alırken
ödenir. İkincisi ise elde edilen gelirden ve sahip olunan zenginliklerden
alınır. Dolaylı vergi yoksulu vurur. Dolaysız vergi ise varlıklıdan alınır ama
çeşitli biçimlerde vergi iadesi olarak yine geri verilir.
Ancak iş burada
kalmaz. Bir devlet neden vergi toplar? Yurttaşların kendi başlarına
karşılayamayacağı mal ve hizmetleri sağlamak ve eşit biçimde dağıtmak için
değil mi? Bunların başında da eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi işler gelmez
mi? Toplanan vergiler karşılığı bu temel konuların hangisinde bedava hizmet
alıyoruz? Bırakalım bunları bir yana, kimlik kartı, ehliyet, pasaport gibi
devletten başka hiç kimsenin hizmet sunmadığı alanlarda bile yurttaş para
ödüyor. Peki, biz bu kadar vergiyi ne için veriyoruz? Bir bölgeden, kişiden,
toplum kesiminden toplanan verginin ne kadarı hizmet olarak kendisine dönüyor?
Özelleştirilen elektrik dağıtım şirketlerinin zararını bile yurttaş ödemiyor
mu? Ulaşım için geçmek zorunda olduğumuz yol, köprü ve tünellerden geçiş ücreti
alınmıyor mu?
Bir de şu var
tabi: Bizim vergilerimizle ama yöneticinin aklına göre yapılan işlerin açılış
törenlerinde, “hizmet getirdik” diye nutuk atılıyor. Bu ülkede deprem sonrası
konut yapmak için toplanan paralarla yol yapılıyor. Öğrenciye yurt yapmak
yerine, cami yapılıyor. Sonra da parmak
kadar çocuklar kifayetsiz ve ahlâksız insanların eline teslim ediliyor. Mazlumun
çaresizliğini fırsat bilenler farkında mı acaba, toplum çürüyor. Bir toplumu
iyi-kötü ayakta tutan ne kadar değer varsa ayaklar altında ezilirken, ne
Çiftlikbank’ı beyler?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.