Önce taşları yerli yerine koyalım: Suriye’de Mart 2011’den beri yaşananlar “iç savaş” değil, bir savaştır. Çünkü 2010’un son günlerinde Tunus’da başlayan ve hızla Arap Yarımadasına yayılan isyan dalgaları bütün ülkelerde az çok olağan seyrinde giderken, Suriye’de olaylar bunun dışında gelişmiştir. İkincisi; Suriye’de devletin bir aile çıkarları etrafında örgütlendiği “Esat rejimi” değil, bütün günah ve sevaplarıyla kendine has bir devlet örgütlenmesi olan BAAS rejimi hüküm sürüyor. Üçüncüsü; komşuları başta olmak üzere dünyanın en güçlü ordularının saldırılarına hedef olmasına rağmen ülkesine ve halkına sahip çıkan bir direnişe, her şart altında saygı duyulmalıdır. Dördüncüsü; tekelci medyanın “akıllı füze” hayranı aptal haberci, yorumcu ve yazarları bilmeliler ki, haklı bir yaşam savaşı verenden daha güçlü bir silah yoktur. Bunları böyle söylemek, gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek kadar önemlidir. Haklıya hakkını teslim etmezsek, zalimden farkımız kalmaz.
ABD geçen
Cumartesi sabahı İngiltere ve Fransa’yı da yanına alarak bir kez daha Suriye’ye
saldırdı. Yaklaşık 1 trilyon 600 milyar dolarlık dünya silah harcamasının yüzde
40’ını tek başına yapan ABD’nin gücünden şüphesi mi vardı da yanına yardımcı aldı?
Ama emperyalizm, çıkar işbirliği ve rekabetin iç içe geçtiği bir dünya düzenidir. Bu düzenin işleyişi, yanına almadığın gücü er
geç karşına diker. Hele ABD gibi dünyaya egemen olan bir süper güçsen, her
dokunduğunu altına çeviren Kral Midas’tan farkın yok demektir. Dolayısıyla yiyecek
ekmek, içecek suya bile dokunamaz, birilerinin ağzına tutmasını beklersin. İşte
ABD de dünyanın en büyük ama en çok nefret edilen gücü olarak, bütün ülkelerde
ve günün her saatinde hükmünü sürdürebilmek için sayısız işbirlikçiye
gereksinim duyar. Elbette İngiltere, Fransa, İsrail bu işbirlikçilerin en
güvenilirleridir. ABD güçsüzlüğünden değil, gücünden ve bunu sürekli en üst
düzeyde tutmak zorunda oluşu yüzünden, dünyanın bütün sömürücü ve zalimleriyle
işbirliği içindedir. Afganistan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye’de gördüklerimiz
bunun örneğidir. Bu aynı zamanda İran, Venezuela, Kore Demokratik Halk
Cumhuriyeti’ne yöneltilen tehdittir. Ancak bu gücün tarihte ve bugün dişinin
geçmediği, hatta kırıldığı sayısız örnek de unutulmamalıdır.
“Tam da kandil
gecesi bombaladılar” diyor kimi muhalifler. Bunu derken amaçları,
Müslümanlıklarına toz kondurmayan sayın yöneticilerimizi sıkıştırmak. Oysa onlar
çoktandır ezana değil ezene kulak veriyor. Bu bütün din, milliyet, fikir
akımlarında böyledir. Fikir ya da inancın bir tane kaynağı var gibi görünse de,
aslında en bütünlüklü düşünceler bile ezen ve ezilenlere ait olmak üzere iki
türlüdür. Nitekim Suudi Prensi de bunu itiraf ederek, ABD’nin gazıyla
Vahhabilik inancını yıllar boyu komünizm düşmanlığı için kullandıklarını
söylemiyor mu? Bilmiyor muyuz bu ülkede 6. Filoyu protesto etmeye giden
devrimci gençlere din adına kimlerin saldırdığını? İHH başkanı Bülent Yıldırım
Suriye’ye atılan füzeleri az bulurken, ezenlere ait bir inanç geleneğini
sürdürmüyor mu? Ama inançlarını iki paralık çıkarlara kurban etmeyenleri de
tanıyoruz. Onlar için kandil, bayram farketmez. Savaşta hile mubahtır. Vuruş
hep beklenmedik zamanda ve yerden gelir. Ve karşılığını da aynı şekilde alır.
Düşman da güya
merhametli rolü oynayarak, çocukları masumiyetin
sembolü gibi kullanıyor. “Kimyasal silahla çocukları öldürdüler” diyor. Ortada
şaibeli bir örgütün çektiği videolardan başka kanıt yok. Velev ki devlet
kimyasal kullandı, çocuklar emperyalizmin çok mu umurunda? Dünyanın en yoksul
ülkelerinden Yemen’i sürekli bombalayan Suudiler, günde kaç çocuk öldürüyor? İsrail, yıllardır Gazze’nin yeraltı sularını
çalıyor ya da kirletiyor. Filistinli çocuklar yıllardır kötü sular içerek ve
dişleri sapsarı büyüyor. Kimin umurunda?
Batı medyasının
“Arap Baharı” diye isim taktığı ayaklanmalar, Arap ülkelerinde emperyalizmin
hizmetindeki diktatörlere ve baskıcı yönetimlere karşı halkların duyduğu haklı
öfkeye dayanıyordu. Suudiler sıranın kendilerine geleceği endişesiyle her yerde
isyanların karşısında yeraldılar. Emperyalist güçler bu karışıklıkları, bazı
ülkelerde düzenlemeler yapmak için kullandılar. Ancak Tunus gibi yönetimin değiştiği,
Mısır gibi sonunda darbe yapılan, Bahreyn gibi nüfusun çoğunluğunun Şii olduğu
bir ülkede Sünni yönetimin baskıcı tavırları, Yemen gibi zaten iç gerilimlerin
eksik olmadığı bir yerde olayların iç savaşa dönüşmesinin, hep anlaşılır ve
açıklanabilir yanları vardı. Sonuçta bütün bu gelişmeler, ülkelerin tarihsel ve
toplumsal çerçevedeki olağan koşullarıyla uyumlu sayılırdı. Suriye’de durum
farklı gelişti. BAAS rejimi de tıpkı diğer ülkelerdeki gibi, gösterilere karşı
geleneksel baskıcı tavrını gösterdi. Ancak bir yandan da barışçı gösterilere
göz yuman ve bazı reformlar yapmayı vaat eden bir tavrı da oldu. Bütün bunlar
2011 Şubat Ayından Mart ortalarına kadar yaşandı. Sonra birden gösteriler
nitelik değiştirdi. Tunus, Mısır, hatta Yemen’de bile görülmeyen biçimde,
ortaya ağır silahlı eylemciler çıktı. Barışçı göstericiler meydanlardan
çekildi. Bugün Suriye’de yaklaşık 80 değişik ülkeden gelen ve çok sayıda örgüte
üye, 50 bin dolayında cihatçı savaşan var. Türkiye ve Ürdün üstünden bu
topraklara girdiler. Katar ve Suudi parasıyla desteklendiler. Libya’dan taşınan
silahlarla donatıldılar. Suriye aynı zamanda, emperyalizmin çeşitli ülkelere
müdahale edebilecek güçler yetiştirdiği bir tarla gibi. Şu ana dek 500 bine
yakın insan yaşamını yitirdi. Parası olan kaçtı. Yaklaşık 20 milyon olan
nüfusun büyük çoğunluğu, hükümet güçlerinin denetimi altındaki bölgelerde
yaşıyor.
Suriye
Osmanlıdan Fransa’ya geçmiş bir sömürge ülkeydi. İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalizm
taktik değiştirdi ve bu ülkelere görünüşte bağımsızlık vererek, yeni bir
işbirliği geliştirme yoluna girdi. Bu birçok yerde sonuç verdi. Suriye,
emperyalizmin istediği sonuca ulaşamadığı ülkelerden biriydi. Burada asker ve
sivil bürokratlarla aydınların öncülüğünde bağımsızlıkçı bir tavır güç kazandı.
Bir dizi darbe sonucu BAAS rejimi kuruldu. O dönemde Arap gençleri arasında
Sovyetler Birliği ve sosyalizme yaygın bir sempati vardı. Mısır, Suriye ve
Irak’ta Arap milliyetçiliği, devletçilik, sosyalizm karışımı bağımsızlıkçı ve
laik devlet düzenleri oluştu. Bunun en
uzun ömürlü ve başarılı örneği Suriye’deydi. Emperyalizm, İsrail’i bu tür
gelişmeleri önlemek ve Arap halkları üstünde baskı kurmak için kullandı. Öte
yandan kral, emir ve şeyhlerin başında olduğu Arap hanedanları; BAAS benzeri
rejimlere karşıydılar. Evet, bu rejimler kendi halklarına baskı uyguluyordu.
Ancak ekonomi ve siyasetini kendisi kararlaştırıyordu. Ülke kaynaklarının
önemli bir bölümünü eğitim ve kalkınmaya harcıyordu. Ortada emperyalizmin
istemediği bir durum vardı. Çünkü devletçilik, sermayenin küresel akışını
engelliyordu. Bu durum, emperyalist müdahalelerin başlıca nedenini
oluşturuyordu. Yanı sıra, yıllar içinde Arap Yarımadasında İran gibi ABD
karşıtı bir gücün etkin hale gelişi, genel olarak emperyalizmin uykularını
kaçırıyordu…
Afrika
ülkelerinin öncüsü Libya dağıldı gitti. Kaddafi’ye saldırının başını çeken
Fransa, bugün Libya petrollerinin üçte birini işletiyor. Irak üçe bölündü.
Saddam zamanında dünya petrol tekellerinin bu ülkeye girmesi yasaktı. Şimdi
durum tersine döndü. Suriye petrol zengini değil ama stratejik bakımdan önemli
ve görüldüğü üzere, emperyalizme karşı en dirençli ülkelerden biri. Bu direniş
sanıldığı gibi İran ve Rusya desteğiyle değil, asıl olarak kendi iradesiyle
ayakta duruyor. Her işin parayla yapıldığını sananlar, toplumların gelecek
kuşaklar için, komşusu için, dünyada yaşayacak en son yer olan yurdu için ya da
yalnızca kötülüğe dur demek için can pahasına savaşılabileceğine inanmıyor.
Böyle bir mücadeleyi kim verirse versin, iyidir. Ömrünün son demlerini yaşayan
ama henüz yerini alacak düzen ufukta belirmediği için bir leş gibi yeryüzünü
dolaşan kapitalizmin efendileri, ancak böylesine fedakâr mücadelelerle alt edilebilir.
Nasıl bir yaşam düzeni kurulacağına, sömürü ve zulme karşı savaşanlar karar
verecektir. Tüm bu baskı, zulüm ve yalanlar mutlaka son bulacaktır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.