Suudi
Arabistan’da ilk sinema salonunun açıldığı gün, Türkiye’de de eski bir film,
sanki yeni çekilmiş gibi gösterime sokuluyordu. Suudi Arabistan’daki filmin adı
“Kara Panter”di. Mutlaka ulemanın denetiminden geçirilerek içine dışına bakılmış,
eğer varsa açık saçık, içkili, “kâfirlerin dinini” öven ya da Suudileri yeren sahneler
çıkarıldıktan sonra gösterilmeye başlanmış olmalıydı. Bizdekinin adı ise,
yıllardır izlediğimiz “seçimlerin” devam filmi “en erken seçim” idi. Seçim
barajları, muhalifleri elemeye yarayan güvenlik soruşturmaları, yoksulları engellemek
için istenen yüksek katılım ücretleri, zengini sevip kalanı görmezden gelen
medya ve her şeye rağmen ezilenden yana biri seçilirse diye kolayca
vekilliğinin düşürülmesini sağlayan uygulamalar sayesinde, hamdolsun bu filmin de toplumu “baştan
çıkarıcı” bir yanı bırakılmamıştı. Ama
bizi bizden çok düşündüklerinden şüphe etmediğimiz yöneticilerimiz, orasını burasını kırparak zaten kuşa çevirdikleri
bu filmi geçen hafta bir kez daha elden geçirdiler. Kendileri dâhil, herkesin
akşam yastığa başını koyarken “seçimlere bir buçuk yıl var” diye düşündüğü bir
sırada, sabah kalkıp seçimi iki ay sonra
yapmaya karar verdiler. Kaybetme korkusu yüzünden mi? Biraz da o koltuklarda,
küçük bir bölümü dışındakilerin iktidardan farkının olmadığı muhalefet otursa
ne çıkardı ki? 23 Nisanlarda birkaç dakikalığına
da olsa oralara çocuklar bile oturuyor. (Bunlar yörenin genellikle tanınmış
ailelerinin çocuklarıdır ve ertesi gün okulda gerçekten kaymakam, belediye
başkanı olmuş gibi şişinerek gezerler.)
16 Nisan
referandumundaki senaryonun bir kez daha tekrarlanmasıyla, iktidarın küçük
ortağı Devlet Bahçeli’nin konuşması üzerine seçime gidiliyor. Bahçeli, 17 Nisan
Salı günü açıklamadığı için önemini bilemediğimiz bir gerekçeyle, seçimlerin 26
Ağustos’da yapılması gerektiğini söyledi. Bilindiği üzere bu tarihte, işgalci
Yunanistan ordusuna karşı “Büyük Taarruz” başlatılmıştı. Acaba Bahçeli “cumhur
ortaklığını” seçmeyecekleri denize dökülmesi gereken işgalci düşmanlar gibi
gördüğü için mi böyle bir seçim tarihi düşünmüştü?
Haber küçükten,
karar büyükten geliyordu. Kesin seçim tarihi ertesi gün Tayyip Erdoğan
tarafından 24 Haziran olarak açıklandı. Yasaya göre bu işlere TBMM karar veriyordu. Ama konu “acil” olunca yasa görmezden
gelinerek önce karar verildi, sonra meclis onayladı. Erken seçimi yıllarca
“geri kalmışlık” olarak tanımlayıp erken seçim kararı almanın, herhalde bilinmeyen bir cismin hızla üzerimize
gelmesine benzer bir nedeni olmalıydı… Ama Avukat Turgut Kazan’ın uyardığı gibi
bunun da bazı sakıncaları vardı:
Öncelikle meclis
içtüzüğüne göre seçim tarihiyle ilgili önergenin üstünden 48 saat geçmeden
karar alınamıyordu. Ama alınmıştı. Yanı sıra,
ülkede rejim değişmiş ve “cumhurbaşkanlığı sistemine” geçilmiş ama buna
ilişkin “uyum yasaları” hâlâ çıkartılmamıştı. Bu yüzden YSK seçim takvimi
belirleyemiyor, yasaların bir an önce çıkartılmasını istiyordu. İktidar partisi
uzmanları bu amaçla apar topar sarayda toplandılar. Kazan, değiştirilen yasaların
anayasaya aykırılığı durumunda sorun çıkacağını belirtiyordu. Çünkü yasanın anayasaya uygunluğu denetlenene kadar
seçimler yapılmış olabilirdi…
Elbette apar
topar seçime gidilmesinin başlıca nedeni, muhalefet partilerini gafil
avlamaktı. Partilerin birlikte seçime gitmesinin önünü açan yasa değişikliğine
göre, seçim kararı alındıktan sonra bir hafta içinde hangi partinin kiminle
hareket edeceğini YSK’na bildirmesi gerekiyordu. Ayrıca bağımsız cumhurbaşkanı adaylarının
100 bin imza toplama sorunu vardı. Buna göre her seçmen bir aday için, il/ilçe
seçim kurullarına gidip imza verecekti. Şimdilik iktidarın gafil avlama
girişimlerinden bir tanesi ıskartaya çıkartılabildi. Meral Akşener’in partisiyle
seçime katılması, eldeki mevzuata göre mümkün olmayabilirdi. Ana muhalefetin
mecliste grup kuracak sayıda milletvekilini Akşener’e vermesiyle sorun aşıldı.
“Yan masadan gönderdiler, buyurun 15 milletvekili…”
Her şeyi
eleştirmeyelim, iyi şeyler de var. Örneğin geçen seçimlerde “hile yapılıyor”
diye tartışma yaratan bazı konular giderilmişti. Artık mühürsüz oy kullanılabilecekti. Lüzumu
üzerine, sandıklar bir yerden başka yere taşınabilecekti. Her hafta ülkenin
dört bir yanındaki futbol maçlarında yaşanan kafa göz yarmaları görmeyip bir
büyük maçtaki olayların ardından “bu komplo olabilir” diyen yöneticilerimiz, seçim
yasasında yaptıkları bu değişikliklerle “komplolara” neden olabileceklerini,
nedense hiç akıllarına getirmiyorlardı.
Mecliste grubu
olan dört partiye 822 milyon lira hazine yardımı yapılıyor. En büyüğü 278, en
küçüğü 60 milyon lira alıyor. “Hazine yardımı” denilence Ali Baba’nın hazinesi
sanılıyor. Oysa bizden çıkıyor. Ekmek alırken ödediğimiz KDV, dar gelirliden
kesilen vergiler… Düşünün, bağımsız bir aday “iktidar partisi şu yanlışı yaptı”
dese ve bu ifadesi için yargılanmasa bile, kendisine 278 milyon lirayla desteklenmiş
bir yanıt verilebiliyor. Zaten medya iktidardan yana olanların tekelinde. Kamu
kurumu olan TRT bile kamunun değil, iktidarın sesine yer veriyor. İktidara 24
saat propaganda yapmak yetmiyor, “n’olur
n’olmaz muhalefet zaman bulup iyi hazırlanır” diye baskın seçime gidiyor…
Bilindiği üzere
olağan seçim takvimine göre 2019 Martında yerel, Kasımında ise cumhurbaşkanlığı
ve milletvekili seçimleri yapılacaktı. Bazı belediye başkanlarının istifa
ettirilmesinden de anlaşılacağı üzere, iktidar partisi yerelde oy kaybediyor.
Eğer anketler doğruysa, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın her seçim öncesindeki gibi
kamu kaynaklarını kullanarak seçim gezisi niyetine açılış törenlerine katılıp
nutuk atmaları, oyları yeterince yükseltmeye yetmiyor. Suriye başta olmak üzere, uluslararası gelişmeler baş döndürücü bir
hızda yaşanıyor. Son günlerde iğneden ipliğe yapılan zamlar, “Zeytin Dalı”
operasyonunun ekonomiye yükü hakkında yeterince ipucu veriyor. Yalnızca bu yıl,
150 milyar dolara yakın borç ödenecek. Bunlar bir araya geldiğinde, olağan
seçim takvimine göre yerelde oy kaybı, genelde de iktidarın kaybedilmesine
neden olacak gibi görünüyor. Eğer bilmediğimiz bir gerekçe yoksa, durum daha da
kötüleşmeden seçime gitmek, tek kurtuluş gibi.
Seçimlerin,
toplumun hakkaniyetli temsili ya da demokratik biçimde yönetilmesiyle ilgisi yoktur.
Yıllardır tanığıyız; seçim, zaten önceden belirlenmiş adaylara oy vermekten
ibaret. Adaylar paralı çevrelerce, parti merkezlerinin kararları ve adaletsizce
hazırlanmış mevzuat çerçevesinde belirlenir. Medya bu adları öne çıkarıp
parlatır. Seçim zamanı oy için ayağımıza
kadar gelirler ama seçildikten sonra dönüp yüzümüze bakmazlar. Hangi parti
seçilirse seçilsin, ilk amacı siyasete
kök salıp tekrar seçilmektir. Bunun için ihale, kredi, iş, güç, arsa, teşvik
vererek kendine yakın bir çevre oluşturur. Onların çıkarlarını korumaya öncelik
verir. Yanı sıra, asıl toplumsal iktidarı elinde tutan güçlü ve seçkin
çevrelerin çıkarlarını gözetir. Böylece toplumda tek söz sahibi haline gelerek,
bizim gibi ülkelerin siyaset ve ticaret ortağı uluslararası güçlerle masaya
oturma hakkı kazanır. Masada biz yönetilenlerin değil, yalnızca egemenlerin ve
yönetenlerin çıkarları konuşulur. Eğer ABD, AB gibi emperyalistler kimi zaman ülkemiz
yönetimlerinden şikâyet ediyorsa, bilinmelidir ki bu bizi düşündüklerinden
değil, sırtımızdan kazanılanları bölüşmekte bazı anlaşmazlıklar
yaşadıklarındandır. “Demokrasi, eşitlik, adalet, hak, hukuk “ diyerek,
“tabutumuzun üstende zar atarlar” yalnızca… Çünkü kaderine razı olan mazlumun,
ölüden farkı yoktur. Ezilenler olarak birleşip güçlenmediğimiz sürece, tabutumuzun üstüne toprak da atmak
isteyeceklerdir. Eğer bütün bunları hak etmediğimizi düşünüyorsak, yapacak çok
iş vardır. Ve yapabiliriz!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.