Suriye içsavaşını bitirmek için geçen yılın son günlerinde sağlanan ateşkesle başlayan yumuşama ortamı, Kazakistan'ın başkenti Astana'da BM gözetimindeki görüşmelerle sürdü. Görüşmelere Rusya, İran, Türkiye'nin yanı sıra Suriye adına bir heyet ve isyancı grupların önemli bir bölümünün temsilcileri katıldılar. ABD'nin Kazakistan Büyükelçisi gözlemci sıfatıyla toplantılarda yeraldı. IŞİD ve El Kaide'nin yerel kolu olan Nusra Cephesi (son adıyla Fetih el Şam Cephesi) bütün taraflarca "terörist" olarak nitelendirildikleri için görüşmelerde yeralmadılar. Türkiye'nin ısrarıyla PYD yine görüşmelere alınmayan başka bir örgüttü. Buna karşılık Barzani'nin desteklediği ve Türkiye'nin de tanıdığı "Suriye Ulusal Kürt Konseyi" görüşmelere katıldı. PYD ile ilişkili bazı grupların temsilcileri Suriye heyeti içinde yeraldılar. Bu arada, şimdiye dek bu tür toplantıların değişmez konukları olan Katar ve Suudi Arabistan terörist gruplara destek verdikleri ve meşru Suriye yönetimine karşı düşmanca tutumları nedeniyle Astana'ya çağrılmadılar. Toplantı sonrası genel ifadeler içeren bir metin yayınlandı.
Bilindiği üzere bugüne dek
toplantılar Cenevre'de yapılıyordu. Astana'nın Cenevre'ye
alternatif olmadığı birçok kez taraflarca belirtildi. (Ancak yeni
bir açıklamayla Cenevre'de Şubat başlarında yapılması
planlanan toplantıların ay sonuna ertelendiği duyuruldu.) Böyle
de olsa Astana'da toplanılmasının yine de bir anlamı vardı:
Artık Suriye'nin Rusya'dan sorulması resmiyet kazanıyordu. Ama bu
ABD'nin dışlandığı anlamına gelmiyor, tam tersine ABD ve
Rusya'nın Esat yönetiminin devamı, Suriye Kürtlerinin konumu,
terörist örgütlerin tanımı gibi temel konularda anlaştıklarını
gösteriyordu. Çünkü görüşmeler sürerken, iki ülke
uçakları Suriye hava sahasında birlikte operasyon yapıyorlardı.
ABD-Rusya işbirliğinin etkisi,
Türkiye dahil herkes üzerinde görüldü. Her ne kadar Türkiye'nin
tezlerinin Astana'da kabul ettirildiği resmi çevreler ve yandaşı
medya tarafından ileri sürülse de, gerçekler durumun böyle
olmadığını yeterince ortaya koyuyordu. Hatırlanacaktır, Suriye
toplantıları önceleri Türkiye'de yapılıyor ve yıkılmak üzere
olduğu düşünülen Esat yönetimi muhatap bile alınmayarak
yalnızca muhaliflerle görüşülüyordu. Bu toplantılarda
Türkiye'nin Suriye sorununu çözmekte yeterli olamayacağı
görüldü. Toplantılar önce Kahire, ardından Riyad'a kaydı. Rus
uçağını düşürdükten sonra ise Türkiye'nin Suriye'de hiç bir
etkinliği kalmadı. Ancak politikalarını gözden geçirip
Rusya'dan özür diledikten ve Esatlı bir yönetimi kabul ettikten
sonra durumu değiştirebildi. Yine de eski konumuna gelemedi.
Bugün Türkiye'nin Astana'daki
varlığının üç dayanağı olduğu söylenebilir. Birincisi
Rusya'nın bölgedeki belirleyiciliğinin kabulü, ikincisi Esat'ın
gitmesini istemekten vazgeçmek, üçüncüsü bazı muhalif gruplar
üzerindeki etkisi sayesinde Rusya ile bu grupları görüştürmek. Tabi böyle bir konuma gelebilmek için el Bab'a kadar olan alanda
IŞİD'e karşı sürdürülen askeri operasyonlar da belirleyici
olmuştur. Sonuç olarak Türkiye çok az bir bedelle ve barışçı
tutumla Suriye sorununda çok önemli ve olumlu bir rol
alabilecekken, ağır bedeller karşılığı yalnızca sınırlı
bir alanı elinde tutarak Kobani ve Afrin'in birleştirilmesini
önleyecek konuma gerilemiştir. Üstelik bunu da ağırlıklı
olarak Rusya'nın kabul etmesi ve ABD'nin onayı ile sağlıyor.
Rusya'nın belirleyici konumundan İran
ve Suriye'nin de hoşnut olduğu söylenemez. Örneğin Suriye
yönetimi ateşkesi dikkate almayarak muhaliflere saldırdığı
sıralarda Rusya tarafından azarlandı. İran baştan beri Esat'a
büyük destek vererek bizzat savaşta yeraldığı halde, bugün
düşmanlarıyla görüşmelere oturuyor. Ve Rusya ile yüzde yüz
fikir birliğinde değil. Bu, İran'ı ABD'ye yakınlaştırıyor.
Rusya dengeyi sağlamak için Türkiye'yi ABD'den uzaklaştırıcı
karşı hamleler yapıyor. Kısacası bütün uluslararası ilişki
örneklerindeki gibi burada da uzlaşma ve rekabet iç içe
yaşanıyor. Bu tür toplantıların her zaman farklı çıkarları
gizlemeye yarayan ikiyüzlülükler barındırması, burada da
görülüyor.
Toplantı sonrasında bizzat Rus
medyası tarafından, toplantı sırasında Suriye muhalefetine bir
anayasa taslağı dağıtıldığı haberi verildi. Güya bu, BM
gözetiminde yapılan toplantının düzenleniş ilkelerine
aykırıydı. Türkiye'den bu girişimle ilgili lehte ya da aleyhte
herhangi bir değerlendirme yapılmadı. Nasıl yapılsın ki,
ülkemizde de bir anayasa değişikliği sürecindeydik ve ne
hikmetse yıllarca "diktatörlük" olarak nitelendirilen
Esat yönetiminin anayasa tasarısı, Türkiye'de gerçekleştirilmek
istenenden çok daha demokratikti!
Türkiye'de parlamentonun yetkileri
daraltılarak devlet başkanının yetkileri genişletilmek
istenirken, Suriye'de tam tersi oluyordu. Eğer muhaliflere sunulan
anayasa taslağı benimsenirse, Esat'ın daha önceden neredeyse
sınırsız olan yetkileriyle birlikte ordunun toplum üzerindeki
etkinliği azalacaktı. Buna karşılık parlamento halkı daha iyi
temsil edecek konuma getiriliyor ve gerektiğinde devlet başkanını
azletme yetkisine sahip oluyordu. Suriye'nin ülke sınırlarındaki
her türlü değişiklik artık savaşarak değil, tüm halkın
katılacağı bir referandumla yapılacaktı. Devletin adındaki
"Arap Cumhuriyeti" yerine yalnızca "Suriye
Cumhuriyeti" denecek ve laik olarak tanımlanmayacaktı. Kürt
sorunu bir iç sorun olarak görülüyor ve yerinden yönetim
ilkelerine göre sonuca bağlanması planlanıyordu.
Bütün bunlar kısa süre öncesine
kadar Türkiye'de de konuşulan ama "çözüm sürecinin"
sona erdirilmesiyle birlikte tam tersi gerçekleştirilmeye çalışılan
gelişmeleri çağrıştırıyordu. Dolayısıyla PYD'nin Astana
görüşmelerinde yer almaması Türkiye'nin bir başarısı olmaktan
çok, konunun Rusya ve Suriye tarafından bir iç sorun olarak
görülmesiyle ilgiliydi. Ayrıca PYD toplantıya çağrılmamasına
rağmen Rakka operasyonunda rol almaya devam ediyordu. Bunun anlamı,
ABD'nin de benzer bir bakış açısı taşıdığı biçiminde
yorumlanabilirdi.
Astana'daki gelişmelerin bir başka
doğrudan sonucu, Esat karşıtı cihatçı grupların İdlip'de
birbirleriyle yoğun bir çatışmaya girmesi oldu. Bilindiği üzere
Halep'ten çıkartılan cihatçılar, Hatay'ın komşusu İdlip'e
doğru sürülmüştü. Gazeteci Ümit Kıvanç'ın yazılarından
öğrendiğimize göre, Esat karşıtı birçok cihatçı örgüt El
Kaide yanlısı Fetih el Şam Cephesi ile savaşıyordu. Bu yeni bir
cihatçı dalgasının Türkiye'ye geçmesine yol açabilir miydi?
Türkiye'nin yakın olduğu kimi gruplar bu çatışmada darbe yerse
neden olmasın...
Suriye'de 300 binden fazla can kaybı
yaşandı ve ülkenin altyapısı yok oldu. Bugün konuşulan
demokratik çözümler, bu kadar kayıp olmadan da yaşanabilirdi.
Ders almak lazım...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.