Blog Arşivi

29 Ocak 2017 Pazar

ASTANA


Suriye içsavaşını bitirmek için geçen yılın son günlerinde sağlanan ateşkesle başlayan yumuşama ortamı, Kazakistan'ın başkenti Astana'da BM gözetimindeki görüşmelerle sürdü. Görüşmelere Rusya, İran, Türkiye'nin yanı sıra Suriye adına bir heyet ve isyancı grupların önemli bir bölümünün temsilcileri katıldılar. ABD'nin Kazakistan Büyükelçisi gözlemci sıfatıyla toplantılarda yeraldı. IŞİD ve El Kaide'nin yerel kolu olan Nusra Cephesi (son adıyla Fetih el Şam Cephesi) bütün taraflarca "terörist" olarak nitelendirildikleri için görüşmelerde yeralmadılar. Türkiye'nin ısrarıyla PYD yine görüşmelere alınmayan başka bir örgüttü. Buna karşılık Barzani'nin desteklediği ve Türkiye'nin de tanıdığı "Suriye Ulusal Kürt Konseyi" görüşmelere katıldı. PYD ile ilişkili bazı grupların temsilcileri Suriye heyeti içinde yeraldılar. Bu arada, şimdiye dek bu tür toplantıların değişmez konukları olan Katar ve Suudi Arabistan terörist gruplara destek verdikleri ve meşru Suriye yönetimine karşı düşmanca tutumları nedeniyle Astana'ya çağrılmadılar. Toplantı sonrası genel ifadeler içeren bir metin yayınlandı.


Bilindiği üzere bugüne dek toplantılar Cenevre'de yapılıyordu. Astana'nın Cenevre'ye alternatif olmadığı birçok kez taraflarca belirtildi. (Ancak yeni bir açıklamayla Cenevre'de Şubat başlarında yapılması planlanan toplantıların ay sonuna ertelendiği duyuruldu.) Böyle de olsa Astana'da toplanılmasının yine de bir anlamı vardı: Artık Suriye'nin Rusya'dan sorulması resmiyet kazanıyordu. Ama bu ABD'nin dışlandığı anlamına gelmiyor, tam tersine ABD ve Rusya'nın Esat yönetiminin devamı, Suriye Kürtlerinin konumu, terörist örgütlerin tanımı gibi temel konularda anlaştıklarını gösteriyordu. Çünkü görüşmeler sürerken, iki ülke uçakları Suriye hava sahasında birlikte operasyon yapıyorlardı.

ABD-Rusya işbirliğinin etkisi, Türkiye dahil herkes üzerinde görüldü. Her ne kadar Türkiye'nin tezlerinin Astana'da kabul ettirildiği resmi çevreler ve yandaşı medya tarafından ileri sürülse de, gerçekler durumun böyle olmadığını yeterince ortaya koyuyordu. Hatırlanacaktır, Suriye toplantıları önceleri Türkiye'de yapılıyor ve yıkılmak üzere olduğu düşünülen Esat yönetimi muhatap bile alınmayarak yalnızca muhaliflerle görüşülüyordu. Bu toplantılarda Türkiye'nin Suriye sorununu çözmekte yeterli olamayacağı görüldü. Toplantılar önce Kahire, ardından Riyad'a kaydı. Rus uçağını düşürdükten sonra ise Türkiye'nin Suriye'de hiç bir etkinliği kalmadı. Ancak politikalarını gözden geçirip Rusya'dan özür diledikten ve Esatlı bir yönetimi kabul ettikten sonra durumu değiştirebildi. Yine de eski konumuna gelemedi.

Bugün Türkiye'nin Astana'daki varlığının üç dayanağı olduğu söylenebilir. Birincisi Rusya'nın bölgedeki belirleyiciliğinin kabulü, ikincisi Esat'ın gitmesini istemekten vazgeçmek, üçüncüsü bazı muhalif gruplar üzerindeki etkisi sayesinde Rusya ile bu grupları görüştürmek. Tabi böyle bir konuma gelebilmek için el Bab'a kadar olan alanda IŞİD'e karşı sürdürülen askeri operasyonlar da belirleyici olmuştur. Sonuç olarak Türkiye çok az bir bedelle ve barışçı tutumla Suriye sorununda çok önemli ve olumlu bir rol alabilecekken, ağır bedeller karşılığı yalnızca sınırlı bir alanı elinde tutarak Kobani ve Afrin'in birleştirilmesini önleyecek konuma gerilemiştir. Üstelik bunu da ağırlıklı olarak Rusya'nın kabul etmesi ve ABD'nin onayı ile sağlıyor.

Rusya'nın belirleyici konumundan İran ve Suriye'nin de hoşnut olduğu söylenemez. Örneğin Suriye yönetimi ateşkesi dikkate almayarak muhaliflere saldırdığı sıralarda Rusya tarafından azarlandı. İran baştan beri Esat'a büyük destek vererek bizzat savaşta yeraldığı halde, bugün düşmanlarıyla görüşmelere oturuyor. Ve Rusya ile yüzde yüz fikir birliğinde değil. Bu, İran'ı ABD'ye yakınlaştırıyor. Rusya dengeyi sağlamak için Türkiye'yi ABD'den uzaklaştırıcı karşı hamleler yapıyor. Kısacası bütün uluslararası ilişki örneklerindeki gibi burada da uzlaşma ve rekabet iç içe yaşanıyor. Bu tür toplantıların her zaman farklı çıkarları gizlemeye yarayan ikiyüzlülükler barındırması, burada da görülüyor.

Toplantı sonrasında bizzat Rus medyası tarafından, toplantı sırasında Suriye muhalefetine bir anayasa taslağı dağıtıldığı haberi verildi. Güya bu, BM gözetiminde yapılan toplantının düzenleniş ilkelerine aykırıydı. Türkiye'den bu girişimle ilgili lehte ya da aleyhte herhangi bir değerlendirme yapılmadı. Nasıl yapılsın ki, ülkemizde de bir anayasa değişikliği sürecindeydik ve ne hikmetse yıllarca "diktatörlük" olarak nitelendirilen Esat yönetiminin anayasa tasarısı, Türkiye'de gerçekleştirilmek istenenden çok daha demokratikti!

Türkiye'de parlamentonun yetkileri daraltılarak devlet başkanının yetkileri genişletilmek istenirken, Suriye'de tam tersi oluyordu. Eğer muhaliflere sunulan anayasa taslağı benimsenirse, Esat'ın daha önceden neredeyse sınırsız olan yetkileriyle birlikte ordunun toplum üzerindeki etkinliği azalacaktı. Buna karşılık parlamento halkı daha iyi temsil edecek konuma getiriliyor ve gerektiğinde devlet başkanını azletme yetkisine sahip oluyordu. Suriye'nin ülke sınırlarındaki her türlü değişiklik artık savaşarak değil, tüm halkın katılacağı bir referandumla yapılacaktı. Devletin adındaki "Arap Cumhuriyeti" yerine yalnızca "Suriye Cumhuriyeti" denecek ve laik olarak tanımlanmayacaktı. Kürt sorunu bir iç sorun olarak görülüyor ve yerinden yönetim ilkelerine göre sonuca bağlanması planlanıyordu.

Bütün bunlar kısa süre öncesine kadar Türkiye'de de konuşulan ama "çözüm sürecinin" sona erdirilmesiyle birlikte tam tersi gerçekleştirilmeye çalışılan gelişmeleri çağrıştırıyordu. Dolayısıyla PYD'nin Astana görüşmelerinde yer almaması Türkiye'nin bir başarısı olmaktan çok, konunun Rusya ve Suriye tarafından bir iç sorun olarak görülmesiyle ilgiliydi. Ayrıca PYD toplantıya çağrılmamasına rağmen Rakka operasyonunda rol almaya devam ediyordu. Bunun anlamı, ABD'nin de benzer bir bakış açısı taşıdığı biçiminde yorumlanabilirdi.

Astana'daki gelişmelerin bir başka doğrudan sonucu, Esat karşıtı cihatçı grupların İdlip'de birbirleriyle yoğun bir çatışmaya girmesi oldu. Bilindiği üzere Halep'ten çıkartılan cihatçılar, Hatay'ın komşusu İdlip'e doğru sürülmüştü. Gazeteci Ümit Kıvanç'ın yazılarından öğrendiğimize göre, Esat karşıtı birçok cihatçı örgüt El Kaide yanlısı Fetih el Şam Cephesi ile savaşıyordu. Bu yeni bir cihatçı dalgasının Türkiye'ye geçmesine yol açabilir miydi? Türkiye'nin yakın olduğu kimi gruplar bu çatışmada darbe yerse neden olmasın...


Suriye'de 300 binden fazla can kaybı yaşandı ve ülkenin altyapısı yok oldu. Bugün konuşulan demokratik çözümler, bu kadar kayıp olmadan da yaşanabilirdi. Ders almak lazım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi