Blog Arşivi

22 Ocak 2017 Pazar

HAYVANLARI NEDEN SEVMELİYİZ?


"Hayvan hakları, sokak hayvanları, barınaklar, hayvanlara kötü davranılmasının önlenmesi" gibi konuların gündeme gelmesi son yılların eseri. Kentleşme, betonlaşma, madencilik ve enerji sektörünün yeryüzünü delik deşik etmesi, tarım ve sanayi kirliliği gibi nedenlerden çevrenin yaşanmaz hale gelmesine paralel olarak, buna karşı çıkıcı bir toplumsal duyarlılık da artıyor. İşte sokak hayvanlarından başlayarak bütün hayvanlara yayılan ilginin çerçevesi bu.

Gerçi toplumumuzun topraktan kopuşu batılılarınki kadar eski değil, bu yüzden doğaya gösterdiğimiz sevgi, merhamet ve yakınlığın kültürümüzde hala önemli yeri var. Unutmayalım, 1970'lerin başında toplumun yarıya yakını kırsal kesimde yaşıyor, tarım ve hayvancılıkla geçiniyordu. Bugün yüzde 85'i kentlerde ve kır yaşamını özlüyor. Ama tüketim kültürünün bin bir ipliğiyle bağlandığı beton yığınları arasında yaşamaktan da vazgeçmiyor. İşte evcil ya da sokak hayvanları, betonlaşmış bir hayatın ortasında bize doğayı hatırlatıyor.

Kısa zaman öncesine dek evimizin penceresinden bakınca tarla, bahçe, karşı tepenin yamacı ya da köyümüzün, kasabamızın sokaklarında gördüğümüz birçok hayvanı bugün ancak belgesellerde, "pet shop" denilen hayvan satılan dükkanlarda, salonumuzda görüyoruz. Böylece hayvanların yaşamımızdaki yeriyle birlikte, onlara karşı ilgimiz de biçim değiştiriyor.

Artık sayısız güvenlik önlemiyle donatılmış kent yaşamında ne köpeğin bekçiliğine gerek var, ne de kedinin avcılık içgüdüsüne...Onları ya yalnızlığımızı gideren dostlar ya da mikrop saçan ve çevreyi kirleten gereksiz varlıklar olarak görüyoruz: Ama her nasıl görürsek görelim, onlar doğal yeteneklerini sürdürmeye devam ediyor. Evcil kedimiz, önüne konan bütün hazır mamalara rağmen yine de fırsatını bulduğu anda balkona gelen güvercini yakalayıveriyor.

Hayvanlarla yakınlığımız, herhangi bir canlı topluluğu olmaktan insan toplumu haline gelişimizin tarihinden devralınmış bir mirastır. Kur'an'ın 1. ayetinde de belirtildiği gibi, bir zamanlar insan da bugünkü gibi biri değildi. Doğada başka canlı türleriyle rekabet ederek ve acımasız doğa koşullarına karşı koyarak hayatta kalmaya çalışırken, adeta güçbirliği oluşturur gibi, bazı canlı türleriyle birlikte yaşamayı öğrendik.

Önce eti, sütü, yumurtası, gücünün yanı sıra görme ve işitme gibi yeteneklerinden güvenlik amacıyla yararlanmak için bazı hayvanları evcilleştirdik. Tıpkı doğal tahılı evcilleştirip binlerce yıl boyunca en uygun örneklerinin tarımını yaparak mısır, buğday, arpa gibi verimli tahıl türleri geliştirmemize benzer biçimde; denetim altına aldığımız yarı vahşi hayvanlar arasından da amacımıza uygun olanları üreterek bugünkü evcil türlerin ortaya çıkışını kolaylaştırdık.

Hayvanların (ya da bitkilerin) insanlarla böyle bir ortaklığa ihtiyacı var mı? Şu an bile bazı türleri doğal yaşama bıraksak, kısa sürede vahşileşirler. Ama yetiştirdiğimiz bazı türler hiç bir zaman bunu başaramaz. Avcıların kolay hedefi olmaktan başka çaresi bulunmayan bir sarı kanarya ormanda kaç gün yaşayabilir ki?

Hayvanlara yakınlığımızın her zaman ikiyüzlü olduğunu söyleyebiliriz. Onların kısa süreliğine desteğimize ihtiyaç duyması karşılığında, biz onları yaşamımızı sürdürmenin temel direklerinden biri yapıyoruz. Eski toplumlarda bazı hayvanların hayat kurtarıcı özelliklerinden dolayı tanrı olarak kabul edilmesi boşuna değil. Ama uygarlık yolunda ilerledikçe, bu saygının yerini başka duygular aldı. Bugün isterse korkulacak güçteki aslan olsun, hayvanları kendimizden aşağı canlılar olarak görüyoruz. Sanki biraz aptal, beceriksiz, kendi kararlarını veremeyen, kolayca yararlanabileceğimiz uzak akrabalarımız gibi. Ama kimi zaman insan gibi davrandıklarını görünce de şaşırıyoruz. Gerçekten hayvanlardan üstün müyüz? Akıllıca davranışları yalnızca rastlantı mı?

Canlılar, milyonlarca yıllık evrimin ürünü olarak hayatta kalırlar. Evrim güçlü olanı değil, yaşama ayak uydurabileni korur. Bu özelliğini sonraki kuşaklara aktarabilenler neslini sürdürerek yayılır. Bu sırada iklim, coğrafya ve hastalıklara karşı kazanılan direnç önemli rol oynar. Örneğin bir canlının yaşamını sürdürebilmesi için bazen iri yapılı, bazen ise daha ufak tefek olması önemli olur. Bu tür farklı koşullardan geçmesinin izleri genetik yapısına kaydedilerek, binlerce yıl sonra bile koşulların aniden farklılaşması durumunda hayatta kalmasını sağlar.

Bu tür özellikler biz insanlarda da vardır. Ama yaşamımızı uzun süredir doğal koşulları değiştirerek sürdürdüğümüz için kendimizi bu tür gereksinimler göstermeyen hayvanlardan üstün görürüz. Sanki hayvanlar daha yeteneksiz olduğundan dolayı bizim gibi yaşayamıyor sanırız.

Bu yanlıştır. Hayvanlar geçirdikleri evrim sayesinde doğaya uyumlu yaşadıkları için, çevrelerini bizim kadar büyük çapta değiştirmeleri gerekmez. Ama bizim çevreyi değiştirerek toplumsal bir yaşam oluşturma yeteneği göstermemiz de benzer bir doğal evrimin sonucudur. Bir hayvan için yuvası ve yaşama alanı neyse, insan açısından da toplum  aynı anlama gelir. Örneğin kuşun yaşam ortamının; orman, varsa sürüsü ve ağaç dalındaki yuvasından oluşması gibi insanın yurdu-yuvası da toplumudur. Hayvan gece görme, hızlı koşma yeteneği ya da kalın kürkü sayesinde hayatta kalırken, biz doğal zayıflıklarımızı giderebilecek toplumsal yapı oluşturmamız sayesinde  yaşamımızı sürdürürüz. Ne kadar becerikli olursa olsun, hiç bir insan  toplumsal olanaklardan yararlanmaksızın yaşayamaz.

Zekâ kapsamında yer alan bir konuyu kavrama, farklı şeyler arası karşılaştırma yapma, öğrenme, öğretme, bilgi biriktirme, hatırlama gibi özellikler insan ve hayvanda aynıdır. Kızılötesi ışınları görerek avının yerini saptayan yılanın gece görüş dürbününe ihtiyacı yoktur. Yaşamının geri kalanı bu özelliği etrafında gelişmiştir. Ama başka canlılarla karşılaştırıldığında sayısız eksiği olan insanın yaşamını sürdürebilecek beceriler gösterme yeteneği, evrim sürecinde gelişmiş sinir sistemi, beyni ve beyinciğine dayanır. İnsan hayvandan daha zekî değildir ama zekâsından daha çok yararlanabileceği düşünme araçlarına sahiptir. Farklı hayvan türlerinin tıpkı insan gibi kendi dili, bildiklerini sonraki kuşaklara aktarma beceresi, sevgi, sadakat, kin gibi duyguları, alet kullanma bilgileri vardır. Bazen böyle örneklerle karşılaştığımızda, bize benzerliklerimizi görerek şaşırırız. Oysa dahası var: hayvanlar doğaya daha uyumlu oldukları için biz insanlardan üstündürler. Bütün uygarlık araçlarına rağmen hala böyle bir uyumun yolunu bulabilmiş değiliz. "İlerleme" gibi gördüğümüz her adımı çevremizi yaşanmaz kılma pahasına atıyoruz. Bu durumda kendini sürdürmenin yolunu bile bilemeyen bir zekânın hayvanlarınkinden üstün olduğunu nasıl ileri sürebiliriz ki?


Hayvanların bize yakınlığı doğal, bizim onlara yakınlığımız ise toplumsal nedenlerden kaynaklanıyor. Toplumsal yaşamın doğaya ters düştüğü bir çağda "hayvanat bahçesi" adı altında hapishaneler kuruyor, onları süs eşyası gibi alıp satıyor, varlıklarından yalnızca yararlanmayı düşünüyor ve yararsız oldukları gerekçesiyle bazen sokaklarda yaşamalarına bile katlanamıyoruz. Hayvanlara yakınlığı bir züppelik, zengin şımarıklığı ya da takıntı gibi görenlerimiz az değil. Bu dünyayı hayvanlarla paylaştığımız halde kendimizi ev sahibi, onları istediğimiz zaman yaşam alanımızdan sürüp çıkaracağımız kiracı sanıyoruz. Çünkü aynı davranış insanlar arasında da var. Güçlü ve varlıklı olanlar, toplumun alt kesimlerine karşı da benzer biçimde davranıyor. Dolayısıyla hayvanlara karşı davranışımız yalnızca doğaya yakınlığımızın değil, toplumsal haksızlıklara karşı tutumumuzun da bir işareti. Bir gün aklımızla zekâmız uyumlu hale geldiğinde hem doğayla hem de birbirimizle ilişkilerimiz bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar iyi olacak. Hayvan sevgisi, bunu sürekli hatırlatan işaretlerden biridir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi