"Hayvan hakları, sokak hayvanları, barınaklar, hayvanlara kötü davranılmasının önlenmesi" gibi konuların gündeme gelmesi son yılların eseri. Kentleşme, betonlaşma, madencilik ve enerji sektörünün yeryüzünü delik deşik etmesi, tarım ve sanayi kirliliği gibi nedenlerden çevrenin yaşanmaz hale gelmesine paralel olarak, buna karşı çıkıcı bir toplumsal duyarlılık da artıyor. İşte sokak hayvanlarından başlayarak bütün hayvanlara yayılan ilginin çerçevesi bu.
Gerçi toplumumuzun topraktan kopuşu batılılarınki kadar eski
değil, bu yüzden doğaya gösterdiğimiz sevgi, merhamet ve
yakınlığın kültürümüzde hala önemli yeri var. Unutmayalım,
1970'lerin başında toplumun yarıya yakını kırsal kesimde
yaşıyor, tarım ve hayvancılıkla geçiniyordu. Bugün yüzde 85'i
kentlerde ve kır yaşamını özlüyor. Ama tüketim kültürünün
bin bir ipliğiyle bağlandığı beton yığınları arasında
yaşamaktan da vazgeçmiyor. İşte evcil ya da sokak hayvanları,
betonlaşmış bir hayatın ortasında bize doğayı hatırlatıyor.
Kısa zaman öncesine dek evimizin penceresinden bakınca tarla,
bahçe, karşı tepenin yamacı ya da köyümüzün, kasabamızın
sokaklarında gördüğümüz birçok hayvanı bugün ancak
belgesellerde, "pet shop" denilen hayvan satılan
dükkanlarda, salonumuzda görüyoruz. Böylece hayvanların
yaşamımızdaki yeriyle birlikte, onlara karşı ilgimiz de biçim
değiştiriyor.
Artık sayısız güvenlik önlemiyle donatılmış kent yaşamında
ne köpeğin bekçiliğine gerek var, ne de kedinin avcılık
içgüdüsüne...Onları ya yalnızlığımızı gideren dostlar ya
da mikrop saçan ve çevreyi kirleten gereksiz varlıklar olarak
görüyoruz: Ama her nasıl görürsek görelim, onlar doğal
yeteneklerini sürdürmeye devam ediyor. Evcil kedimiz, önüne konan
bütün hazır mamalara rağmen yine de fırsatını bulduğu anda
balkona gelen güvercini yakalayıveriyor.
Hayvanlarla yakınlığımız, herhangi bir canlı topluluğu
olmaktan insan toplumu haline gelişimizin tarihinden devralınmış
bir mirastır. Kur'an'ın 1. ayetinde de belirtildiği gibi, bir
zamanlar insan da bugünkü gibi biri değildi. Doğada başka canlı
türleriyle rekabet ederek ve acımasız doğa koşullarına karşı
koyarak hayatta kalmaya çalışırken, adeta güçbirliği oluşturur
gibi, bazı canlı türleriyle birlikte yaşamayı öğrendik.
Önce eti, sütü, yumurtası, gücünün yanı sıra görme ve
işitme gibi yeteneklerinden güvenlik amacıyla yararlanmak için
bazı hayvanları evcilleştirdik. Tıpkı doğal tahılı
evcilleştirip binlerce yıl boyunca en uygun örneklerinin tarımını
yaparak mısır, buğday, arpa gibi verimli tahıl türleri
geliştirmemize benzer biçimde; denetim altına aldığımız yarı
vahşi hayvanlar arasından da amacımıza uygun olanları üreterek
bugünkü evcil türlerin ortaya çıkışını kolaylaştırdık.
Hayvanların (ya da bitkilerin) insanlarla böyle bir ortaklığa
ihtiyacı var mı? Şu an bile bazı türleri doğal yaşama
bıraksak, kısa sürede vahşileşirler. Ama yetiştirdiğimiz bazı
türler hiç bir zaman bunu başaramaz. Avcıların kolay hedefi
olmaktan başka çaresi bulunmayan bir sarı kanarya ormanda kaç gün
yaşayabilir ki?
Hayvanlara yakınlığımızın her zaman ikiyüzlü olduğunu
söyleyebiliriz. Onların kısa süreliğine desteğimize ihtiyaç
duyması karşılığında, biz onları yaşamımızı sürdürmenin
temel direklerinden biri yapıyoruz. Eski toplumlarda bazı
hayvanların hayat kurtarıcı özelliklerinden dolayı tanrı olarak
kabul edilmesi boşuna değil. Ama uygarlık yolunda ilerledikçe, bu
saygının yerini başka duygular aldı. Bugün isterse korkulacak
güçteki aslan olsun, hayvanları kendimizden aşağı canlılar
olarak görüyoruz. Sanki biraz aptal, beceriksiz, kendi kararlarını
veremeyen, kolayca yararlanabileceğimiz uzak akrabalarımız gibi.
Ama kimi zaman insan gibi davrandıklarını görünce de
şaşırıyoruz. Gerçekten hayvanlardan üstün müyüz? Akıllıca
davranışları yalnızca rastlantı mı?
Canlılar, milyonlarca yıllık evrimin ürünü olarak hayatta
kalırlar. Evrim güçlü olanı değil, yaşama ayak
uydurabileni korur. Bu özelliğini sonraki kuşaklara aktarabilenler
neslini sürdürerek yayılır. Bu sırada iklim, coğrafya ve
hastalıklara karşı kazanılan direnç önemli rol oynar. Örneğin
bir canlının yaşamını sürdürebilmesi için bazen iri yapılı,
bazen ise daha ufak tefek olması önemli olur. Bu tür farklı
koşullardan geçmesinin izleri genetik yapısına kaydedilerek,
binlerce yıl sonra bile koşulların aniden farklılaşması
durumunda hayatta kalmasını sağlar.
Bu tür özellikler biz insanlarda da vardır. Ama yaşamımızı
uzun süredir doğal koşulları değiştirerek sürdürdüğümüz için
kendimizi bu tür gereksinimler göstermeyen hayvanlardan üstün
görürüz. Sanki hayvanlar daha yeteneksiz olduğundan dolayı bizim
gibi yaşayamıyor sanırız.
Bu yanlıştır. Hayvanlar geçirdikleri evrim sayesinde doğaya
uyumlu yaşadıkları için, çevrelerini bizim kadar büyük çapta
değiştirmeleri gerekmez. Ama bizim çevreyi değiştirerek
toplumsal bir yaşam oluşturma yeteneği göstermemiz de benzer bir
doğal evrimin sonucudur. Bir hayvan için yuvası ve yaşama
alanı neyse, insan açısından da toplum aynı anlama gelir. Örneğin kuşun
yaşam ortamının; orman, varsa sürüsü ve ağaç dalındaki
yuvasından oluşması gibi insanın yurdu-yuvası da toplumudur.
Hayvan gece görme, hızlı koşma yeteneği ya da kalın kürkü
sayesinde hayatta kalırken, biz doğal zayıflıklarımızı
giderebilecek toplumsal yapı oluşturmamız sayesinde yaşamımızı sürdürürüz. Ne kadar becerikli olursa
olsun, hiç bir insan toplumsal olanaklardan yararlanmaksızın
yaşayamaz.
Zekâ kapsamında yer alan bir konuyu kavrama, farklı şeyler arası
karşılaştırma yapma, öğrenme, öğretme, bilgi biriktirme,
hatırlama gibi özellikler insan ve hayvanda aynıdır. Kızılötesi
ışınları görerek avının yerini saptayan yılanın gece görüş
dürbününe ihtiyacı yoktur. Yaşamının geri kalanı bu özelliği
etrafında gelişmiştir. Ama başka canlılarla karşılaştırıldığında
sayısız eksiği olan insanın yaşamını sürdürebilecek
beceriler gösterme yeteneği, evrim sürecinde gelişmiş sinir
sistemi, beyni ve beyinciğine dayanır. İnsan hayvandan daha zekî
değildir ama zekâsından daha çok yararlanabileceği düşünme
araçlarına sahiptir. Farklı hayvan türlerinin tıpkı insan gibi
kendi dili, bildiklerini sonraki kuşaklara aktarma beceresi, sevgi,
sadakat, kin gibi duyguları, alet kullanma bilgileri vardır. Bazen
böyle örneklerle karşılaştığımızda, bize benzerliklerimizi
görerek şaşırırız. Oysa dahası var: hayvanlar doğaya daha
uyumlu oldukları için biz insanlardan üstündürler. Bütün
uygarlık araçlarına rağmen hala böyle bir uyumun yolunu
bulabilmiş değiliz. "İlerleme" gibi gördüğümüz her
adımı çevremizi yaşanmaz kılma pahasına atıyoruz. Bu durumda
kendini sürdürmenin yolunu bile bilemeyen bir zekânın
hayvanlarınkinden üstün olduğunu nasıl ileri sürebiliriz ki?
Hayvanların bize yakınlığı doğal, bizim onlara yakınlığımız
ise toplumsal nedenlerden kaynaklanıyor. Toplumsal yaşamın doğaya
ters düştüğü bir çağda "hayvanat bahçesi" adı
altında hapishaneler kuruyor, onları süs eşyası gibi alıp
satıyor, varlıklarından yalnızca yararlanmayı düşünüyor ve
yararsız oldukları gerekçesiyle bazen sokaklarda yaşamalarına
bile katlanamıyoruz. Hayvanlara yakınlığı bir züppelik, zengin
şımarıklığı ya da takıntı gibi görenlerimiz az değil. Bu
dünyayı hayvanlarla paylaştığımız halde kendimizi ev sahibi,
onları istediğimiz zaman yaşam alanımızdan sürüp çıkaracağımız
kiracı sanıyoruz. Çünkü aynı davranış insanlar arasında da
var. Güçlü ve varlıklı olanlar, toplumun alt kesimlerine karşı
da benzer biçimde davranıyor. Dolayısıyla hayvanlara karşı
davranışımız yalnızca doğaya yakınlığımızın değil,
toplumsal haksızlıklara karşı tutumumuzun da bir işareti. Bir gün
aklımızla zekâmız uyumlu hale geldiğinde hem doğayla hem de
birbirimizle ilişkilerimiz bugünküyle karşılaştırılamayacak
kadar iyi olacak. Hayvan sevgisi, bunu sürekli hatırlatan
işaretlerden biridir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.