Blog Arşivi

5 Şubat 2017 Pazar

SANAL KARARLAR


Gençlik yıllarımızda kadınların asla "evet" demediğini anlatan "hayır dersem belki demek, belki dersem evet demek" nakaratının tekrarlanıp durduğu bir şarkı vardı. Eskiden kadınlar taleplerini bugünkü kadar açık- seçik ifade etmez, erkeklerle aynı koşullarda karar vermeleri gerektiğinde daha belirsiz davranırlar ve bu onların üzerindeki toplumsal baskıdan değil de sanki kadın olmalarından kaynaklanıyormuş gibi kabul edilirdi. İşte bu şarkı da kadınlara "evet-hayır" sözcüklerini günlük hayattakinden (ve erkeklerden) farklı kullanmalarını öğütleyerek,  bunun onları daha çekici göstereceğini anlatıyordu.


Evet-hayır, bir konuda gösterdiğimiz isteğin en kestirme ifadesidir. Bir şeye "evet" derken dolaylı ya da doğrudan başka şeylere "hayır" demiş oluruz. Bu, seçim yaptığımız şeyleri "istenenler ve istenmeyenler" diye ikiye ayırır. Benzer bir ayrışma, aynı şeye "evet" ve "hayır" diyenler arasında da olur. Günlük hayatta kararlarımızı uygularken sürekli böyle tercihler yaparız. Bu süreç fikrimizi ifade etmekle başlar ve bu yöndeki davranışlarımızla devam eder. Ne de olsa söylenmeyen ve uygulanmayan bir fikir yok demektir.

Ancak bu dediklerimiz, davranışlarımızdan doğrudan sorumlu olduğumuz yakın ve somut hayatımızda geçerlidir. Bu sırada karar verecek kadar bilgili, irademizi ifade edecek kadar özgür ve yapacaklarımızın sonuçlarına katlanmaya hazırızdır. Somut bir durumda yetişkin biri olarak karar verir ve yaparız. Bu gerçek bir karardır.

Bir de "sanal kararlar" var. Bu da benzer aşamalardan geçiyor gibi görünse de aslında gerçek kararlar verme hakkımızı başkasına devrettiğimiz kararlardan oluşur. Birçok günlük kararımız bu niteliktedir. Bunlar başımızı kaşımak, bir şeyi buradan alıp şuraya koymak, arkadaşımıza selam vermek gibi nedeni ve sonucu kolayca görülen basit davranışlar değildir. Birçok kişi belli bir konuda birbirinden bağımsız kararlar verir ve bunlar daha başka konularda yeni kararlar alınmasına yol açar, bütün bunların sonucunda oluşan durumlar dönüp dolaşıp ilk kararı verenleri etkiler. Bunlar, karmaşık kararlar dizisi gibidir.

Böyle karmaşık süreçlerin sonucu, genellikle umduğumuz gibi çıkmaz. Çünkü dolambaçlı yollar boyunca sayısız irade devreye girer ve sonunda bunların en güçlüsü diğerlerini baskı altına alarak olayları istediği gibi yönlendirir.  Gücümüz varsa gelişmelerin belirlenmesinde rol alır ve yarar sağlarız. Yoksa, hakkımızdaki ferman karşısında boynumuz kıldan ince olacağı için hayal kırıklığı yaşamamız kaçınılmazdır.

Örneğin bir silahı kendimize karşı kullanmayız. Ama birine sattığımızda, bize karşı kullanılması olasılığı da silahın yeni sahibinin eline geçer. (Bu yüzden emperyalist ülkeler bizim gibilere silah satarken yaptıkları sözleşmelerde silahın nerelerde kullanılacağını da kayda geçirir ve kendi çıkarlarına ters düşen durumlarda kullanılmasını önlerler.)

 Bankaya para yatırmak bizim seçimimizdir ama paranın nasıl kullanılacağı ve bu sırada başına bir “kaza” gelip gelmeyeceği banka sahipleri ve ekonomiye yön verenlerin iradesindedir. Ekonomik kriz nedeniyle her gün dünyanın bir köşesinde yaşanan “kazaların” bir gün bizim başımıza da gelmesi çok zor değildir. Dolayısıyla bankaya giderken yaptığımız seçim, yalnızca daha büyük kararlar verenlerin ve onların gerisindekilerin yapacağı seçimlerin hammaddesidir. Ve paramızı bir bankaya yatırma kararı vermeden çok önce, o para bankaya yatırılırsa ya da yatırılmazsa ne yapılacağı zaten kararlaştırılmıştır. (Yine bu yüzden emperyalist ülkeler bizim gibi ülkelere kredi açarken, verdikleri paranın faiziyle birlikte geri dönmesini garanti altına almak için hangi alanlara yatırım yapılacağını ve verdikleri paranın nasıl kullanılacağını yöneticilerimize ayrıntılı olarak dikte eder. Bununla da yetinmez, durumu uluslararası kurumları aracılığıyla denetlerler. Kendi irademize sahip olamadığımız kararlar vermemiz, tipik bir bağımlılık örneğidir.)

İşte siyasi konulardaki seçimlerimiz de bir başka "sanal karar" örneğidir. Sanki kişiler karar veriyormuş gibidir ama yaptıkları, aslında önceden kararlaştırılan bir yolda yürümekten ibarettir. Geçerli siyaset anlayışı öyle bir düzenlenmiştir ki, karşılaştığımız ve genellikle tam olarak benimsemediğimiz sonuçlar, gözümüze kişilerin yetersiz karar alışlarından kaynaklanıyormuş gibi görünür. Yanlışların sorumlusu oyunu doğru kullanamayan seçmenlermiş ya da karar verme hakkını devrettiğimiz yönetim kademelerinin toplumun istekleri doğrultusunda davranması birileri tarafından önleniyormuş gibi düşünürüz. Peki, bu sırada doğru karar veren kimdir? Bizi yönetenler kendi istediklerini yapamıyor ve bizi mutlu edemiyorsa, kimin istediklerini yapıyorlar? Biz mutsuzsak kim mutlu?

Öyle ya, sonuçta "toplum" dediğimiz bütünlük eksilerin ve artıların toplamının sıfır etmesi gereken bir denklem gibidir. Birileri kaybederken başkalarının da kazanması gerekir. Ne bizim, ne de karar verme hakkımızı devrettiğimiz seçilmiş yöneticilerin istedikleri gerçekleşmiyorsa,  kimin istedikleri gerçekleşiyor?

Uzunca süredir ülkemizde bu sorunun yanıtı açık ve seçik biçimde verilmiyor. Vermeye kalkışanlar susturuluyor. Bunun yanıtını vermesi gereken yöneticilerimiz ise,  sürekli belirsiz düşmanlara karşı toplumsal seferberlik çağrıları yapıyor. İktidar muhalefeti ve muhalefet iktidarı sonu gelmez "vatan hainlikleri" ile itham ederken, herkes kendine göre bir ulus ve vatan tanımından hareket ediyor. Ama ne yapılırsa vatana ihanet edilmiş olacağını kimse açıklamıyor. Günü birlik suçlamalarla her gün bir başka şey buna neden olabiliyor.

Belirsizlik halleri, güçlülerin zayıflar üzerinde egemenlik kurma rekabetini sonuca ulaştıramadığını gösterir. Zayıfların bu durumdan kendi lehine yararlanacak gücü varsa iyidir ama ya olmadığında?...


Yine "evet-hayır" ikilemine sıkıştırılmış bir referanduma gidiyoruz. Yalnız bu referandumda değil, 2007'den bu yana sürekli bütün olasılıkların iki ana seçime indirgendiği bir toplumsal kutuplaşma içinde yaşıyoruz. Bunu birçok kez yazdık, siyasetin iki tercihe indirgenmesinin nedeni, toplumu oyların yarıdan fazlasını almayı gerektiren başkanlık sistemine hazırlamaktı. Şimdi bu hazırlığın sonucunu görme zamanı geldi. Burada tekrarlamayacağız, böyle bir siyaset yoluna girişin ülkemiz tarihiyle ilgili pek çok gerekçesi var. Elbette tek yol bu değil, başka türlü bir siyaset de mümkün. Ama dediğimiz gibi, şu an seçilen yol için uzun süredir hazırlanılıyor ve önümüzdeki referandumda sonuç ne olursa olsun, huzurlu bir toplumsal yaşam için oy vermekten çok daha fazlasını yapmak gerekiyor. Bunların en başında da, kaderimizin oy sandığında belirlenmediği, bundan önceki toplumsal gelişmeler sırasında kararlaştırıldığını anlamak geliyor. Oyumuzun rengi ne olursa olsun, karar süreçlerinde etkili olmadığımız, yetkimizi devrettiklerimizin denetlenemediği, yanlış kararların sorumlularından hesap sorulamadığı ortamlardan toplumsal huzur bekleyemeyiz. Ve yarın yüzyüze bakacağımız yakınlarımızla, arkadaşlarımızla, komşularımızla oy rengi üzerinden düşman olmak yerine, adaletsiz seçim süreçleri sayesinde yetkilendirildiklerini öne sürenleri nasıl denetleyeceğimize kafa yormalıyız. Halkın birbirine düşmanlığı, böyle bir kargaşanın üstüne taht kurmaya çalışanların çıkarınadır, unutmayalım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi