Gençlik yıllarımızda kadınların asla "evet" demediğini anlatan "hayır dersem belki demek, belki dersem evet demek" nakaratının tekrarlanıp durduğu bir şarkı vardı. Eskiden kadınlar taleplerini bugünkü kadar açık- seçik ifade etmez, erkeklerle aynı koşullarda karar vermeleri gerektiğinde daha belirsiz davranırlar ve bu onların üzerindeki toplumsal baskıdan değil de sanki kadın olmalarından kaynaklanıyormuş gibi kabul edilirdi. İşte bu şarkı da kadınlara "evet-hayır" sözcüklerini günlük hayattakinden (ve erkeklerden) farklı kullanmalarını öğütleyerek, bunun onları daha çekici göstereceğini anlatıyordu.
Evet-hayır, bir
konuda gösterdiğimiz isteğin en kestirme ifadesidir. Bir şeye "evet"
derken dolaylı ya da doğrudan başka şeylere "hayır" demiş oluruz. Bu,
seçim yaptığımız şeyleri "istenenler ve istenmeyenler" diye ikiye
ayırır. Benzer bir ayrışma, aynı şeye "evet" ve "hayır"
diyenler arasında da olur. Günlük hayatta kararlarımızı uygularken sürekli
böyle tercihler yaparız. Bu süreç fikrimizi ifade etmekle başlar ve bu yöndeki
davranışlarımızla devam eder. Ne de olsa söylenmeyen ve uygulanmayan bir fikir
yok demektir.
Ancak bu
dediklerimiz, davranışlarımızdan doğrudan sorumlu olduğumuz yakın ve somut
hayatımızda geçerlidir. Bu sırada karar verecek kadar bilgili, irademizi ifade
edecek kadar özgür ve yapacaklarımızın sonuçlarına katlanmaya hazırızdır. Somut
bir durumda yetişkin biri olarak karar verir ve yaparız. Bu gerçek bir
karardır.
Bir de
"sanal kararlar" var. Bu da benzer aşamalardan geçiyor gibi görünse
de aslında gerçek kararlar verme hakkımızı başkasına devrettiğimiz kararlardan
oluşur. Birçok günlük kararımız bu niteliktedir. Bunlar başımızı kaşımak, bir
şeyi buradan alıp şuraya koymak, arkadaşımıza selam vermek gibi nedeni ve
sonucu kolayca görülen basit davranışlar değildir. Birçok kişi belli bir konuda
birbirinden bağımsız kararlar verir ve bunlar daha başka konularda yeni
kararlar alınmasına yol açar, bütün bunların sonucunda oluşan durumlar dönüp
dolaşıp ilk kararı verenleri etkiler. Bunlar, karmaşık kararlar dizisi gibidir.
Böyle karmaşık
süreçlerin sonucu, genellikle umduğumuz gibi çıkmaz. Çünkü dolambaçlı yollar
boyunca sayısız irade devreye girer ve sonunda bunların en güçlüsü diğerlerini
baskı altına alarak olayları istediği gibi yönlendirir. Gücümüz varsa gelişmelerin belirlenmesinde
rol alır ve yarar sağlarız. Yoksa, hakkımızdaki ferman karşısında boynumuz
kıldan ince olacağı için hayal kırıklığı yaşamamız kaçınılmazdır.
Örneğin bir
silahı kendimize karşı kullanmayız. Ama birine sattığımızda, bize karşı
kullanılması olasılığı da silahın yeni sahibinin eline geçer. (Bu yüzden
emperyalist ülkeler bizim gibilere silah satarken yaptıkları sözleşmelerde
silahın nerelerde kullanılacağını da kayda geçirir ve kendi çıkarlarına ters
düşen durumlarda kullanılmasını önlerler.)
Bankaya para yatırmak bizim seçimimizdir ama
paranın nasıl kullanılacağı ve bu sırada başına bir “kaza” gelip gelmeyeceği
banka sahipleri ve ekonomiye yön verenlerin iradesindedir. Ekonomik kriz
nedeniyle her gün dünyanın bir köşesinde yaşanan “kazaların” bir gün bizim
başımıza da gelmesi çok zor değildir. Dolayısıyla bankaya giderken yaptığımız
seçim, yalnızca daha büyük kararlar verenlerin ve onların gerisindekilerin
yapacağı seçimlerin hammaddesidir. Ve paramızı bir bankaya yatırma kararı
vermeden çok önce, o para bankaya yatırılırsa ya da yatırılmazsa ne yapılacağı
zaten kararlaştırılmıştır. (Yine bu yüzden emperyalist ülkeler bizim gibi
ülkelere kredi açarken, verdikleri paranın faiziyle birlikte geri dönmesini
garanti altına almak için hangi alanlara yatırım yapılacağını ve verdikleri
paranın nasıl kullanılacağını yöneticilerimize ayrıntılı olarak dikte eder.
Bununla da yetinmez, durumu uluslararası kurumları aracılığıyla denetlerler.
Kendi irademize sahip olamadığımız kararlar vermemiz, tipik bir bağımlılık
örneğidir.)
İşte siyasi
konulardaki seçimlerimiz de bir başka "sanal karar" örneğidir. Sanki
kişiler karar veriyormuş gibidir ama yaptıkları, aslında önceden
kararlaştırılan bir yolda yürümekten ibarettir. Geçerli siyaset anlayışı öyle
bir düzenlenmiştir ki, karşılaştığımız ve genellikle tam olarak
benimsemediğimiz sonuçlar, gözümüze kişilerin yetersiz karar alışlarından
kaynaklanıyormuş gibi görünür. Yanlışların sorumlusu oyunu doğru kullanamayan
seçmenlermiş ya da karar verme hakkını devrettiğimiz yönetim kademelerinin
toplumun istekleri doğrultusunda davranması birileri tarafından önleniyormuş
gibi düşünürüz. Peki, bu sırada doğru karar veren kimdir? Bizi yönetenler kendi
istediklerini yapamıyor ve bizi mutlu edemiyorsa, kimin istediklerini yapıyorlar?
Biz mutsuzsak kim mutlu?
Öyle ya, sonuçta
"toplum" dediğimiz bütünlük eksilerin ve artıların toplamının sıfır
etmesi gereken bir denklem gibidir. Birileri kaybederken başkalarının da kazanması
gerekir. Ne bizim, ne de karar verme hakkımızı devrettiğimiz seçilmiş yöneticilerin
istedikleri gerçekleşmiyorsa, kimin
istedikleri gerçekleşiyor?
Uzunca süredir
ülkemizde bu sorunun yanıtı açık ve seçik biçimde verilmiyor. Vermeye
kalkışanlar susturuluyor. Bunun yanıtını vermesi gereken yöneticilerimiz
ise, sürekli belirsiz düşmanlara karşı
toplumsal seferberlik çağrıları yapıyor. İktidar muhalefeti ve muhalefet
iktidarı sonu gelmez "vatan hainlikleri" ile itham ederken, herkes
kendine göre bir ulus ve vatan tanımından hareket ediyor. Ama ne yapılırsa
vatana ihanet edilmiş olacağını kimse açıklamıyor. Günü birlik suçlamalarla her
gün bir başka şey buna neden olabiliyor.
Belirsizlik
halleri, güçlülerin zayıflar üzerinde egemenlik kurma rekabetini sonuca
ulaştıramadığını gösterir. Zayıfların bu durumdan kendi lehine yararlanacak
gücü varsa iyidir ama ya olmadığında?...
Yine
"evet-hayır" ikilemine sıkıştırılmış bir referanduma gidiyoruz.
Yalnız bu referandumda değil, 2007'den bu yana sürekli bütün olasılıkların iki
ana seçime indirgendiği bir toplumsal kutuplaşma içinde yaşıyoruz. Bunu birçok
kez yazdık, siyasetin iki tercihe indirgenmesinin nedeni, toplumu oyların
yarıdan fazlasını almayı gerektiren başkanlık sistemine hazırlamaktı. Şimdi bu
hazırlığın sonucunu görme zamanı geldi. Burada tekrarlamayacağız, böyle bir
siyaset yoluna girişin ülkemiz tarihiyle ilgili pek çok gerekçesi var. Elbette
tek yol bu değil, başka türlü bir siyaset de mümkün. Ama dediğimiz gibi, şu an
seçilen yol için uzun süredir hazırlanılıyor ve önümüzdeki referandumda sonuç
ne olursa olsun, huzurlu bir toplumsal yaşam için oy vermekten çok daha
fazlasını yapmak gerekiyor. Bunların en başında da, kaderimizin oy sandığında
belirlenmediği, bundan önceki toplumsal gelişmeler sırasında
kararlaştırıldığını anlamak geliyor. Oyumuzun rengi ne olursa olsun, karar
süreçlerinde etkili olmadığımız, yetkimizi devrettiklerimizin denetlenemediği,
yanlış kararların sorumlularından hesap sorulamadığı ortamlardan toplumsal
huzur bekleyemeyiz. Ve yarın yüzyüze bakacağımız yakınlarımızla,
arkadaşlarımızla, komşularımızla oy rengi üzerinden düşman olmak yerine,
adaletsiz seçim süreçleri sayesinde yetkilendirildiklerini öne sürenleri nasıl
denetleyeceğimize kafa yormalıyız. Halkın birbirine düşmanlığı, böyle bir
kargaşanın üstüne taht kurmaya çalışanların çıkarınadır, unutmayalım...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.