Türkiye Cumhuriyeti tarihini üç döneme ayırabiliriz: 1908 II. Meşrutiyet'in ilanından başlayıp 1923 Cumhuriyetin kuruluşuyla devam ederek 1947'de ABD ile ilk ikili anlaşmanın yapılmasına kadar olan birinci, 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen ikinci ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadarki üçüncü dönem. Şimdi yeni bir dönemin başlangıcındayız.
Yeni döneme yıllardır süren iç ve dış gerilimlerin toplumda
yarattığı tahribatlarla giriyoruz. Turgut Özal'la başlayan ve
Kemal Derviş'le son halini alarak 15 yıldır acımasızca
sürdürülen özelleştirmeci, piyasacı ekonomi politikalarının
sonuna gelindiği görülüyor. Bu çerçevedeki gelişmelerin
zorladığı bir yeni arayışın öncülüğünü, doğal olarak
varolan yönetim yapıyor. Ama toplumsal tahribatların önlenme ve
iyileştirilmesindeki yetersizliklerin sorumluluğu da bu yönetime
ait. Yeni anayasadan yönetimde demokratikleşmeye ve komşularla iyi
ilişkilere kadar uzanan birçok sorunu bilerek ve çözmeyi vaat
ederek iktidara talip olan, karşılığında Cumhuriyet tarihinde
görülmemiş seçim başarılarına ulaşan ama sözlerini yerine
getiremediği için yeni olanaklar yaratamayan bir yönetim; yeni bir
döneme eski usullerle girmekten başka çare bulamıyor.
Yaşanılan başarısızlıkların nedeni her ne kadar "önümüzü
kesmek isteyenlerin komplolarına" bağlansa da, bunun böyle
olmadığını herkes biliyor. Örneğin devlet yönetiminde
"kandırılma" olmaz; ancak farklı iktidar çevreleri
arasında anlaşmazlık çıkar ve güçlü olan zayıfı dışarı
atar...Ya da ava giden, avlanır.
Dolar aldı başını gidiyor, ekonomi kötü sinyaller veriyor.
Söylendiği gibi komplo yüzünden mi acaba? Evet, bazı büyük
şirketler spekülasyon yoluyla para kazanmak için kimi ülkelerde
oyun oynarlar. Ama bu kısa vadeli ve çabuk olur.Türkiye gibi çoğu
genç olan 80 milyonluk nüfusa sahip ve bölgenin ekonomik bakımdan
en gelişmiş ülkesi üstünde hiç bir uluslararası güç sürekli
bu tür spekülasyonlar yapamaz. Bu yolla hükümeti düşüreceğini
hesaplayamaz. İşsizlik, pahalılık, açlıkla toplumu terbiye
etmeye kalkışmaz. Çünkü bunun toplumsal kargaşaya yol
açabileceğini ve böylece tüm bölgenin bugünküyle
karşılaştırılamayacak kadar büyük bir cehennem çukuruna
düşeceğini iyi bilir.
Evet, emperyalizm bizim gibi zengin bir ülkeyi yapabildiği kadar
fazla sömürmek ister ama bunun ancak asgari bir istikrar içinde
gerçekleşeceğini unutacak kadar da aptal değildir. Öyleyse
yöneticilerimiz doların her dalgalanışında neden batımızdaki
ülkeleri işaret ediyor? Neden iktidar yanlısı medya hiç bir
kanıt ortaya koymaksızın bazı batılı bankaların adlarını
sıralıyor. Bu sakın Çin ve Rus sermayesi ya da Arap petrol
zenginlerine yer açmak için yapılıyor olmasın? Öyle ya, batı
kökenli sermaye kuruluşları Türkiye'den çıkarsa doğu
kökenlisi gelir...
Tabi şu da var: Türkiye'ye dış satım ve turizmden gelen döviz
bir süredir azaldı. Savaş ve terör olayları turisti kaçırdı.
Dış satımda ise ülkenin yerli üretiminin payı çok az;
hammadde, yarı mamul madde ve sermaye yapısı bakımından dışa
bağımlı olan ülke sanayisi kârının büyük bölümünü zaten
yabancı ortaklarına aktarıyor. Bütün bunlar bir araya
geldiğinde, ülke ekonomisi dışarıdan gelecek sıcak paraya bağlı
oluyor. Bu akıştaki her aksama, başka ülke ekonomilerine göre
Türkiye'yi daha çok etkiliyor. Ve her etkileniş, kredi
değerlendirme kuruluşlarının Türkiye'yi yatırım yapmak
açısından riskli ülke sınıfına sokmalarına yol açıyor. Buna
bir de ABD'deki siyasi gelişmeler eklendiğinde, dolar fırlıyor.
Elbette bütün bu gelişmeler, ülke ekonomisini bu ölçüde dış
etkilere açık hale getirenlerin başarısızlığıdır. Ama böyle
bir kabahati kim üstelenir ki? Bugüne dek hep olduğu gibi "komplo
kuruyorlar, üzerimize oyun oynuyorlar" demek daha kolay
oluyor...
Yönetenlerimiz yalnızca kendilerini aklamak için değil, yapmaya
girişip de gerçekleştiremedikleri konularda da eskinin denenmiş
usullerini tercih ediyorlar. Bunun değişmez örneği, toplumsal
uzlaşma gerektiren durumlarda bunu bir yana itip, "ben yaptım
oldu" zihniyetiyle davranmaktır. Mecliste yaşananları
görüyoruz, değiştirilmek istenen anayasa maddeleri için sayı
üstünlüğüne dayanmak bile yetmiyor, açık oy kullanılıyor. Bu
biçimde yapılacak bir anayasaya, oy verenlerin bile güven
duyacağından şüpheliyim...
Mecliste çok olmak elbette önemli ama her şey demek değil.
Geçmişte de yeterli politikaları ve uygulayacak kadroları
olmadığı halde kimi partiler başkalarından milletvekili
devşirerek hükümet kurar ama başarılı olamazlardı. Benzer
biçimde, bugün yapılan yasaların da toplum yararına sonuç
vermeyeceği açıktır. Bu yalnızca yasayı hazırlayanların
amacına hizmet eder. Bir güce dayanarak yasa yapabilirsiniz ama
yasaya dayanarak güç oluşturamazsınız.
Eskiye dönüşün yaygın biçimde görüldüğü bir alan da dış
politika. İsrail'le barışmakla başlayıp Rusya'dan özür ve
Suriye yönetimiyle dolaylı işbirliğine kadar kadar uzanan dönüş
ve dönüşüm Irak'da da devam etti. Türkiye, Ahmet Davutoğlu'nun
dış politika sorumluluğunu üstlenmesinden sonra uzunca bir süre,
geleneksel diplomasi anlayışını bir yana bırakmıştı. Bir
yandan uzak-yakın uluslararası sorunlara "arabulucu"
olunuyor, diğer yandan "sıfır sorun" adı altında komşu
ülkelerin iç işlerine karışılıyordu. Tabi ülkenin gücü ve
uluslararası konumuyla bağdaşmayan bu durumu dışişleri
çalışanları genellikle onaylamıyordu. "Monşerler"
diye aşağılandılar. En uzun kara sınırına sahip olduğumuz
komşu Suriye iç savaşına katılmak gibi tarihi bir yanlış, bu
koşullarda yapıldı. Arkasından Irak'a yönelik girişimler
başladı. Örneğin, Irak yönetimi haklı olarak ülkesinin iç
işlerine karışılmamasını ve Başika kampı gibi oldu-bittilerin
sona erdirilmesini istiyor, buna karşılık yöneticilerimiz
diplomaside hiç yeri olmayan yanıtlar veriyorlardı.
Irak-Türkiye ilişkileri Musul'un IŞİD'den temizlenmesi
çerçevesinnde o kadar gerildi ki, iktidar yanlısı medya Davutoğlu
dönemini bile aratacak boyutlarda hayaller pompalamaya başladı.
Bir anda Lozan Anlaşması tartışılmaya ve Musul'un aslında
Türkiye'nin hakkı olduğu yolunda yazılar çıkmaya başladı.
Yöneticilerimiz Irak'tan sanki herkesin istediği gibi hareket
ettiği bir açık pazarmış gibi söz ediyor, bütün ülkelerin
orada bulunmasına ses çıkarmayan Irak yönetiminin neden
Türkiye'yi karşısına aldığını soruyordu.
Nihayet Başbakan Binali Yıldırım'ın Bağdat'ı ziyaret ederek bu
anlamsız tartışmaya bir son verdi. Başika kampının Irak toprağı
olduğu ve Türkiye'nin burayı boşaltacağı kararlaştırıldı.
Bu kampta Barzani'ye bağlı Peşmergelerin yanı sıra Musul eski
valisi Nuceyfi'ye bağlı bazı Sünni savaşçılar eğitiliyordu.
Bugün bu grup, daha önce İran bağlantılı olduğu gerekçesiyle
Türkiye'nin karşı çıktığı Haşdi Şaafi milislerine katılmış
durumda. Kısacası Türkiye Irak'a yönelik politikalarında da
eskiye dönmüş oldu.Bu kısaca Irak'ın iç işlerine karışmama
ve teröre karşı işbirliği olarak özetlenebilir.
Arap Yarımadasında ülkeler birbirleriyle gerilim yaşarken
söylenenlerle, dostluk döneminde konuştukları arasında
tutarlılık aranmaz. Çünkü burada petrolle insan kanı birbirine
karışır. Şirketlerin ve hükümetlerin çıkarları iç içe
geçmiştir. Bu topraklarda hareket eden ordular, daha sonra siyaset
alanında da işlerine yarayacağını hesapladıkları
kahramanlıklar peşindedirler. Türkiye dış politikasını kökten
değiştirerek, böyle bir coğrafyada macera aramaya girdi. Ancak
uzun ve dolambaçlı yolların ardından yine başladığı yere
döndü. Suriye'de "Emevi camiinde namaz kılma" ve Irak'da
Musul-Kerkük petrollerinden pay alma hayalleri, tekrar uzun yıllar
önce olduğu gibi bu ülke yönetimleriyle Türkiye'nin "terör
sorununu" konuşma düzeyine geri çekildi. Evet, toplumun üst
kesimi açısından yeni bir döneme giriliyor. Ama alt kesimi
açısından değişen bir şey yok, eski tas eski hamam yola devam
ediliyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.