Blog Arşivi

15 Ocak 2017 Pazar

YENİ DÖNEM, ESKİ USUL


Türkiye Cumhuriyeti tarihini üç döneme ayırabiliriz: 1908 II. Meşrutiyet'in ilanından başlayıp 1923 Cumhuriyetin kuruluşuyla devam ederek 1947'de ABD ile ilk ikili anlaşmanın yapılmasına kadar olan birinci, 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen ikinci ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadarki üçüncü dönem. Şimdi yeni bir dönemin başlangıcındayız.

Yeni döneme yıllardır süren iç ve dış gerilimlerin toplumda yarattığı tahribatlarla giriyoruz. Turgut Özal'la başlayan ve Kemal Derviş'le son halini alarak 15 yıldır acımasızca sürdürülen özelleştirmeci, piyasacı ekonomi politikalarının sonuna gelindiği görülüyor. Bu çerçevedeki gelişmelerin zorladığı bir yeni arayışın öncülüğünü, doğal olarak varolan yönetim yapıyor. Ama toplumsal tahribatların önlenme ve iyileştirilmesindeki yetersizliklerin sorumluluğu da bu yönetime ait. Yeni anayasadan yönetimde demokratikleşmeye ve komşularla iyi ilişkilere kadar uzanan birçok sorunu bilerek ve çözmeyi vaat ederek iktidara talip olan, karşılığında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş seçim başarılarına ulaşan ama sözlerini yerine getiremediği için yeni olanaklar yaratamayan bir yönetim; yeni bir döneme eski usullerle girmekten başka çare bulamıyor.
Yaşanılan başarısızlıkların nedeni her ne kadar "önümüzü kesmek isteyenlerin komplolarına" bağlansa da, bunun böyle olmadığını herkes biliyor. Örneğin devlet yönetiminde "kandırılma" olmaz; ancak farklı iktidar çevreleri arasında anlaşmazlık çıkar ve güçlü olan zayıfı dışarı atar...Ya da ava giden, avlanır.
Dolar aldı başını gidiyor, ekonomi kötü sinyaller veriyor. Söylendiği gibi komplo yüzünden mi acaba? Evet, bazı büyük şirketler spekülasyon yoluyla para kazanmak için kimi ülkelerde oyun oynarlar. Ama bu kısa vadeli ve çabuk olur.Türkiye gibi çoğu genç olan 80 milyonluk nüfusa sahip ve bölgenin ekonomik bakımdan en gelişmiş ülkesi üstünde hiç bir uluslararası güç sürekli bu tür spekülasyonlar yapamaz. Bu yolla hükümeti düşüreceğini hesaplayamaz. İşsizlik, pahalılık, açlıkla toplumu terbiye etmeye kalkışmaz. Çünkü bunun toplumsal kargaşaya yol açabileceğini ve böylece tüm bölgenin bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir cehennem çukuruna düşeceğini iyi bilir.
Evet, emperyalizm bizim gibi zengin bir ülkeyi yapabildiği kadar fazla sömürmek ister ama bunun ancak asgari bir istikrar içinde gerçekleşeceğini unutacak kadar da aptal değildir. Öyleyse yöneticilerimiz doların her dalgalanışında neden batımızdaki ülkeleri işaret ediyor? Neden iktidar yanlısı medya hiç bir kanıt ortaya koymaksızın bazı batılı bankaların adlarını sıralıyor. Bu sakın Çin ve Rus sermayesi ya da Arap petrol zenginlerine yer açmak için yapılıyor olmasın? Öyle ya, batı kökenli sermaye kuruluşları Türkiye'den çıkarsa doğu kökenlisi gelir...
Tabi şu da var: Türkiye'ye dış satım ve turizmden gelen döviz bir süredir azaldı. Savaş ve terör olayları turisti kaçırdı. Dış satımda ise ülkenin yerli üretiminin payı çok az; hammadde, yarı mamul madde ve sermaye yapısı bakımından dışa bağımlı olan ülke sanayisi kârının büyük bölümünü zaten yabancı ortaklarına aktarıyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, ülke ekonomisi dışarıdan gelecek sıcak paraya bağlı oluyor. Bu akıştaki her aksama, başka ülke ekonomilerine göre Türkiye'yi daha çok etkiliyor. Ve her etkileniş, kredi değerlendirme kuruluşlarının Türkiye'yi yatırım yapmak açısından riskli ülke sınıfına sokmalarına yol açıyor. Buna bir de ABD'deki siyasi gelişmeler eklendiğinde, dolar fırlıyor.
Elbette bütün bu gelişmeler, ülke ekonomisini bu ölçüde dış etkilere açık hale getirenlerin başarısızlığıdır. Ama böyle bir kabahati kim üstelenir ki? Bugüne dek hep olduğu gibi "komplo kuruyorlar, üzerimize oyun oynuyorlar" demek daha kolay oluyor...
Yönetenlerimiz yalnızca kendilerini aklamak için değil, yapmaya girişip de gerçekleştiremedikleri konularda da eskinin denenmiş usullerini tercih ediyorlar. Bunun değişmez örneği, toplumsal uzlaşma gerektiren durumlarda bunu bir yana itip, "ben yaptım oldu" zihniyetiyle davranmaktır. Mecliste yaşananları görüyoruz, değiştirilmek istenen anayasa maddeleri için sayı üstünlüğüne dayanmak bile yetmiyor, açık oy kullanılıyor. Bu biçimde yapılacak bir anayasaya, oy verenlerin bile güven duyacağından şüpheliyim...
Mecliste çok olmak elbette önemli ama her şey demek değil. Geçmişte de yeterli politikaları ve uygulayacak kadroları olmadığı halde kimi partiler başkalarından milletvekili devşirerek hükümet kurar ama başarılı olamazlardı. Benzer biçimde, bugün yapılan yasaların da toplum yararına sonuç vermeyeceği açıktır. Bu yalnızca yasayı hazırlayanların amacına hizmet eder. Bir güce dayanarak yasa yapabilirsiniz ama yasaya dayanarak güç oluşturamazsınız.
Eskiye dönüşün yaygın biçimde görüldüğü bir alan da dış politika. İsrail'le barışmakla başlayıp Rusya'dan özür ve Suriye yönetimiyle dolaylı işbirliğine kadar kadar uzanan dönüş ve dönüşüm Irak'da da devam etti. Türkiye, Ahmet Davutoğlu'nun dış politika sorumluluğunu üstlenmesinden sonra uzunca bir süre, geleneksel diplomasi anlayışını bir yana bırakmıştı. Bir yandan uzak-yakın uluslararası sorunlara "arabulucu" olunuyor, diğer yandan "sıfır sorun" adı altında komşu ülkelerin iç işlerine karışılıyordu. Tabi ülkenin gücü ve uluslararası konumuyla bağdaşmayan bu durumu dışişleri çalışanları genellikle onaylamıyordu. "Monşerler" diye aşağılandılar. En uzun kara sınırına sahip olduğumuz komşu Suriye iç savaşına katılmak gibi tarihi bir yanlış, bu koşullarda yapıldı. Arkasından Irak'a yönelik girişimler başladı. Örneğin, Irak yönetimi haklı olarak ülkesinin iç işlerine karışılmamasını ve Başika kampı gibi oldu-bittilerin sona erdirilmesini istiyor, buna karşılık yöneticilerimiz diplomaside hiç yeri olmayan yanıtlar veriyorlardı.
Irak-Türkiye ilişkileri Musul'un IŞİD'den temizlenmesi çerçevesinnde o kadar gerildi ki, iktidar yanlısı medya Davutoğlu dönemini bile aratacak boyutlarda hayaller pompalamaya başladı. Bir anda Lozan Anlaşması tartışılmaya ve Musul'un aslında Türkiye'nin hakkı olduğu yolunda yazılar çıkmaya başladı. Yöneticilerimiz Irak'tan sanki herkesin istediği gibi hareket ettiği bir açık pazarmış gibi söz ediyor, bütün ülkelerin orada bulunmasına ses çıkarmayan Irak yönetiminin neden Türkiye'yi karşısına aldığını soruyordu.
Nihayet Başbakan Binali Yıldırım'ın Bağdat'ı ziyaret ederek bu anlamsız tartışmaya bir son verdi. Başika kampının Irak toprağı olduğu ve Türkiye'nin burayı boşaltacağı kararlaştırıldı. Bu kampta Barzani'ye bağlı Peşmergelerin yanı sıra Musul eski valisi Nuceyfi'ye bağlı bazı Sünni savaşçılar eğitiliyordu. Bugün bu grup, daha önce İran bağlantılı olduğu gerekçesiyle Türkiye'nin karşı çıktığı Haşdi Şaafi milislerine katılmış durumda. Kısacası Türkiye Irak'a yönelik politikalarında da eskiye dönmüş oldu.Bu kısaca Irak'ın iç işlerine karışmama ve teröre karşı işbirliği olarak özetlenebilir.

Arap Yarımadasında ülkeler birbirleriyle gerilim yaşarken söylenenlerle, dostluk döneminde konuştukları arasında tutarlılık aranmaz. Çünkü burada petrolle insan kanı birbirine karışır. Şirketlerin ve hükümetlerin çıkarları iç içe geçmiştir. Bu topraklarda hareket eden ordular, daha sonra siyaset alanında da işlerine yarayacağını hesapladıkları kahramanlıklar peşindedirler. Türkiye dış politikasını kökten değiştirerek, böyle bir coğrafyada macera aramaya girdi. Ancak uzun ve dolambaçlı yolların ardından yine başladığı yere döndü. Suriye'de "Emevi camiinde namaz kılma" ve Irak'da Musul-Kerkük petrollerinden pay alma hayalleri, tekrar uzun yıllar önce olduğu gibi bu ülke yönetimleriyle Türkiye'nin "terör sorununu" konuşma düzeyine geri çekildi. Evet, toplumun üst kesimi açısından yeni bir döneme giriliyor. Ama alt kesimi açısından değişen bir şey yok, eski tas eski hamam yola devam ediliyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi