Dindar için dinsiz ya da başka dinlerden olan. Milliyetçi için öbür milletler (ama yalnızca milliyetçileri değil, dost olanları da). Her cinsiyet açısından öteki cinsiyet. Beyaz için siyah, siyah için beyaz. Bütün “buralılar” için, bütün “oralılar”. Zengin gözüyle yoksul, yoksulların gözünden zengin. “Ben” için “sen” ve “sen” için “ben”…
Hayatın belli
bir alanındaki etkinliğimizi ya da tümüyle hayatımızı sona erdirmek isteyen
herkes düşmanımızdır. Bilmediğimiz birinin dost mu düşman mı olduğunu da bilemeyeceğimize
göre, düşman genellikle bildiklerimiz arasından çıkar. Ancak bilmek yetmez, çıkarların
da çatışması gerekir. Aralarında ilişki olmayan kimselerin çıkarları çatışmaz.
Dolayısıyla birbirlerine düşmanlık yapmaları olasılığı düşüktür. Ama
bildiğimiz, ilişki kurabilecek kadar yakınımızda olan, belki bir zamanlar dost bile
olduğumuz ya da ilk andan beri yıldızımızın hiç barışmadığı kişilerle çıkar
çatışması yaşayabilir, dolayısıyla düşman olabiliriz. Bilinen belli başlı
düşmanlık örnekleri de zaten böyledir.
Örneğin her din
diğerlerini “kâfir” sayar ve yeryüzünün bu yüzünden tanrı tarafından
lânetlendiğini ileri sürer. Buna göre, dünya hâlâ dinsizler ya da başka dinlere
sapanlarla dolu olduğu için tanrı bizlerden merhametini esirgemektedir. Aşağı
yukarı bütün dinlerde buna benzer bir ortak söylem vardır. Buradan hareketle,
bir dinin önde gelen düşmanının dinsizler ya da başka dine inananlar olması
gerektiğini düşünürüz. Ama tarihte yaşananlar buna uymaz. Dinle ilgili en
büyük, uzun, kanlı ve bazıları günümüzde de süren savaşlar, genellikle aynı dinden
olanlar arasındadır. Çünkü farklı dinî cemaatler savaşsalar bile, herkes bir
zaman sonra yurduna-yuvasına döner ve yaşamını aynı inançları paylaştığı
kişilerle sürdürür. Dolayısıyla değişik dinden olanlar arası ilişkilerle
birlikte, savaşlar da azalır. Yerini, aynı dinden olanlar arası çatışmalar
alır. Avrupa Hıristiyanlarının ve Asya Müslümanların tarih boyu birbirlerine
verdikleri zarar, kendi içlerindeki
savaşların yolaçtığı yıkımların yanında devede kulaktır. Bir din savaşına karşılık,
yüz tane mezhep savaşı sayılabilir.
Düşmanlık için
yakınlığın önemli olduğunu söylemiştik. Verimli ovalar, akarsular, liman, boğaz,
dağ geçidi ya da tepeler her zaman rekabet konusudur. Ayni kandan gelenler
arasında bile önemli coğrafi yerleri elinde tutan, diğerlerine hükmeder. Ve her
zaman, “dağdan gelen bağdakini kovmaya” çalışır. Ancak bu tür mekânlar
genellikle farklı toplumlar tarafından paylaşılır. Coğrafya insanları hem bir
araya getirir ve hem de sürekli çatışmalarına neden olur. En çok çatışanlar,
komşu ülkelerdir. Pakistan-Hindistan, Yunanistan-Türkiye, İran-Irak… Bu
kavgalarda din ve milliyet ayrımları öne çıkıyor gibi görünse de, asıl sorun
önemli toprak parçaları ve suyun paylaşılmasından kaynaklanır. Nitekim
Yunanistan’la sorunların nedeni de Ege adaları, Kıbrıs ve ortak denizler
üzerindeki haklarla ilgilidir.
Milliyetçilik,
dünyadaki çatışmaların hep milletler arasında olduğunu söyler. Bu 19. Yüzyıl
döküntüsü bir düşüncedir. Çeşitli milli
topluluklara “ikiyüzlü, çalışkan, korkak” gibi değişik kişilik özellikleri
yüklemeye kalkışır. Bir kişi iyi ya da kötü olabilir ama koca bir millet böyle
nasıl sıfatlandırılır? Bugün aklıbaşında
hiç kimse, günlük hayatın sürekli tersini gösterdiği bir durumda kendi
milletinin herkesten üstün olduğunu ileri süremez. Sıradan olaylar bile bu tür
düşünceleri geçersiz kılmaya yeterlidir. Aynı milletten olmanın dil, kültür,
tarih ve ülkeyi paylaşmaktan öte anlamı yoktur. Hiç birimizin dünyaya gelmeden
önce milliyetini seçme şansı bulunmuyor. Belirli özelliklere sahip herhangi bir
toplumun herhangi bir ailesinin üyesi olarak doğuyoruz. Bu durumda
milliyetimizden hareketle kendimizi başkalarından üstün görmenin ya da hakir
görülmemin geçerli bir nedeni olamaz. Dünyayı sömüren emperyalist ülkeler, kıt
kanaat yaşayan ülkelerden üstündür. Bu da bir milliyet ya da ırktan değil,
ekonomik ve siyasi bakımdan güçlü olmaktan kaynaklanıyor.
Bakmayın siz ABD
Başkanı Trump’ın atıp tutmasına, hepsi gelip geçicidir ve söylemini er geç
değiştirecektir. Çünkü milliyetçilik yapmak emperyalistlerin işine gelmez. Zaten
kendilerine karşı olan dünya halklarını bir de milliyetçi davranışlar
göstererek daha çok kışkırtmak istemezler. Dünyanın her köşesinde işbirlikçi
çevreler yaratmak için uğraşır ve bu amaçla nabza göre şerbet vererek, her
ülkede uygun buldukları dinci ya da milliyetçileri desteklerler. Bu yüzden
emperyalist işbirlikçileri din ve millet sözlerini dillerinden düşürmez ama
Amerika, İngiltere gibi güçlerle çatışmaktan da uzak dururlar. Bunun yerine,
gerçekten emperyalizme karşı çıkanlara milliyetçilik taslarlar. Aslında milliyetçilerin en büyük düşmanı başka
milletler değildir; kendi milletleri içinde yeterince “milli ve yerli”
olmadığını düşündükleri toplum kesimleridir. Kimdir bunlar? Din, ırk, dil,
kültür bakımından azınlıklar, kadınlar ve göçmenler… Bugün çeşitli ülke
milliyetçileri en çok bu gruplara saldırırlar. Dolayısıyla düşmanlarını kolayca
sindirebileceklerini düşündükleri ve genellikle resmî korumadan yoksun
komşuları arasından seçerler. Almanya, Avusturya gibi ülkelerin Nazi
bozuntuları Türklere saldırırken, Türkiye’dekiler Roman, Kürt, Suriyelilere
saldırırlar. Zayıfın üstünde güç gösterisi yapmak kolaydır. En garantili zayıf
da, en yakınındakidir.
Anlaşılacağı
üzere herkesin “en kötüsü”, yakınında ve kendine en çok benzeyendir. Ya kendini
korumak ya da yaşamını iyileştirmek amacıyla başkaları üzerinde egemenlik kurmak
için düşmanlık yapılır. Ancak bu “kediye göre budu” misali, her toplum
kesiminin kendince belirlediği bir düşmandır. Bir de herkesin yaşamını tehdit
eden, ortak düşman var. Herkesi karşısına aldığına göre, en büyük düşmanın da
bu olması gerekiyor. Nedir bu?
İnsan, toplum
dışında yaşayamayacak kadar zayıf bir yaratıktır. Ne bedenimizi hava
koşullarından koruyan kürkümüz, ne gece görebilen gözlerimiz, ne de milyonlarca
kokuyu ayırt edebilen bir burnumuz var. Yalnız annemiz değil, onu da koruyan
toplum olmasa, uzun süren çocukluk dönemimizden sağ çıkamayız. Son yıllarda
toplumdan uzakta tek başına hayatta kalanlarla ilgili belgeseller gösteriliyor.
Odunları sürterek ateş yakıyor ya da hayvanları çiğ yiyerek yaşıyorlar. Tek başlarınayken
ve alet kullanmadıklarında toplumun dışına mı çıkıyorlar? Kesinlikle değil. Yaptıkları
işlerin bilgisini toplumsal yaşam sürecinde öğrendiklerinden dolayı, tek
başlarınayken bile toplumla bağları sürüyor.
Bütün insani
özelliklerimiz, kuşaklar boyu sayısız
insanın katkısıyla oluşmuş toplumsal olanaklara dayalıdır. Yalnızken dahi
yaptıklarımız, toplumsal yaşamdan alınmış şeylerdir. İnsan yaşamı, her bir
insanın diğerine ve her kuşağın öncekilere görünmez ipliklerle bağlı olduğu,
her tür tekil özelliğin birbirini tamamladığı, toplumsal bir bütündür. Elbette
bir matematik profesörüyle köylünün bilgi düzeyi aynı değildir. Ama köylü ekin
yetiştirmediği zaman profesörün formüllerinden ekmek yapılamaz. Ve ilk karmaşık
matematik hesapları Nil Deltası’nda, Mezopotamya’da tarım yapmak için
geliştirilmiştir.
Kısacası
insanlığın bugün en büyük düşmanı, hayatın dipten tepeye toplumsal nitelikte
olmasına karşılık bireysel çıkarlar doğrultusunda yönetilmesidir. Çoğunluğun
çıkarlarına göre alınması gereken kararlar,
küçük bir azınlığın yararına göre alınıyor. Herkesin çalışarak ve
ortaklaşa yarattığı değerlerin büyük bölümünü bu azınlık alırken, küçük
bölümünü büyük çoğunluk alıyor. Delik büyük, yama küçük. Aldıkları, çoğunluğa
yetmiyor. Toplumdaki sayısız çıkar çatışması buradan kaynaklanıyor. İşte bütün
düşmanlıkların kaynağı topluma bu kötülüğü yapan ve yaşamı bireysel çıkarları
doğrultusunda yönetenlerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.