Blog Arşivi

26 Şubat 2017 Pazar

EN BÜYÜK DÜŞMAN KİM?


Dindar için dinsiz ya da başka dinlerden olan. Milliyetçi için öbür milletler (ama yalnızca milliyetçileri değil, dost olanları da). Her cinsiyet açısından öteki cinsiyet. Beyaz için siyah, siyah için beyaz. Bütün “buralılar” için, bütün “oralılar”. Zengin gözüyle yoksul, yoksulların gözünden zengin. “Ben” için “sen” ve “sen” için “ben”…


Hayatın belli bir alanındaki etkinliğimizi ya da tümüyle hayatımızı sona erdirmek isteyen herkes düşmanımızdır. Bilmediğimiz birinin dost mu düşman mı olduğunu da bilemeyeceğimize göre, düşman genellikle bildiklerimiz arasından çıkar. Ancak bilmek yetmez, çıkarların da çatışması gerekir. Aralarında ilişki olmayan kimselerin çıkarları çatışmaz. Dolayısıyla birbirlerine düşmanlık yapmaları olasılığı düşüktür. Ama bildiğimiz, ilişki kurabilecek kadar yakınımızda olan, belki bir zamanlar dost bile olduğumuz ya da ilk andan beri yıldızımızın hiç barışmadığı kişilerle çıkar çatışması yaşayabilir, dolayısıyla düşman olabiliriz. Bilinen belli başlı düşmanlık örnekleri de zaten böyledir.

Örneğin her din diğerlerini “kâfir” sayar ve yeryüzünün bu yüzünden tanrı tarafından lânetlendiğini ileri sürer. Buna göre, dünya hâlâ dinsizler ya da başka dinlere sapanlarla dolu olduğu için tanrı bizlerden merhametini esirgemektedir. Aşağı yukarı bütün dinlerde buna benzer bir ortak söylem vardır. Buradan hareketle, bir dinin önde gelen düşmanının dinsizler ya da başka dine inananlar olması gerektiğini düşünürüz. Ama tarihte yaşananlar buna uymaz. Dinle ilgili en büyük, uzun, kanlı ve bazıları günümüzde de süren savaşlar, genellikle aynı dinden olanlar arasındadır. Çünkü farklı dinî cemaatler savaşsalar bile, herkes bir zaman sonra yurduna-yuvasına döner ve yaşamını aynı inançları paylaştığı kişilerle sürdürür. Dolayısıyla değişik dinden olanlar arası ilişkilerle birlikte, savaşlar da azalır. Yerini, aynı dinden olanlar arası çatışmalar alır. Avrupa Hıristiyanlarının ve Asya Müslümanların tarih boyu birbirlerine verdikleri zarar,  kendi içlerindeki savaşların yolaçtığı yıkımların yanında devede kulaktır. Bir din savaşına karşılık, yüz tane mezhep savaşı sayılabilir.

Düşmanlık için yakınlığın önemli olduğunu söylemiştik. Verimli ovalar, akarsular, liman, boğaz, dağ geçidi ya da tepeler her zaman rekabet konusudur. Ayni kandan gelenler arasında bile önemli coğrafi yerleri elinde tutan, diğerlerine hükmeder. Ve her zaman, “dağdan gelen bağdakini kovmaya” çalışır. Ancak bu tür mekânlar genellikle farklı toplumlar tarafından paylaşılır. Coğrafya insanları hem bir araya getirir ve hem de sürekli çatışmalarına neden olur. En çok çatışanlar, komşu ülkelerdir. Pakistan-Hindistan, Yunanistan-Türkiye, İran-Irak… Bu kavgalarda din ve milliyet ayrımları öne çıkıyor gibi görünse de, asıl sorun önemli toprak parçaları ve suyun paylaşılmasından kaynaklanır. Nitekim Yunanistan’la sorunların nedeni de Ege adaları, Kıbrıs ve ortak denizler üzerindeki haklarla ilgilidir.

Milliyetçilik, dünyadaki çatışmaların hep milletler arasında olduğunu söyler. Bu 19. Yüzyıl döküntüsü bir düşüncedir.  Çeşitli milli topluluklara “ikiyüzlü, çalışkan, korkak” gibi değişik kişilik özellikleri yüklemeye kalkışır. Bir kişi iyi ya da kötü olabilir ama koca bir millet böyle nasıl sıfatlandırılır?  Bugün aklıbaşında hiç kimse, günlük hayatın sürekli tersini gösterdiği bir durumda kendi milletinin herkesten üstün olduğunu ileri süremez. Sıradan olaylar bile bu tür düşünceleri geçersiz kılmaya yeterlidir. Aynı milletten olmanın dil, kültür, tarih ve ülkeyi paylaşmaktan öte anlamı yoktur. Hiç birimizin dünyaya gelmeden önce milliyetini seçme şansı bulunmuyor. Belirli özelliklere sahip herhangi bir toplumun herhangi bir ailesinin üyesi olarak doğuyoruz. Bu durumda milliyetimizden hareketle kendimizi başkalarından üstün görmenin ya da hakir görülmemin geçerli bir nedeni olamaz. Dünyayı sömüren emperyalist ülkeler, kıt kanaat yaşayan ülkelerden üstündür. Bu da bir milliyet ya da ırktan değil, ekonomik ve siyasi bakımdan güçlü olmaktan kaynaklanıyor.

Bakmayın siz ABD Başkanı Trump’ın atıp tutmasına, hepsi gelip geçicidir ve söylemini er geç değiştirecektir. Çünkü milliyetçilik yapmak emperyalistlerin işine gelmez. Zaten kendilerine karşı olan dünya halklarını bir de milliyetçi davranışlar göstererek daha çok kışkırtmak istemezler. Dünyanın her köşesinde işbirlikçi çevreler yaratmak için uğraşır ve bu amaçla nabza göre şerbet vererek, her ülkede uygun buldukları dinci ya da milliyetçileri desteklerler. Bu yüzden emperyalist işbirlikçileri din ve millet sözlerini dillerinden düşürmez ama Amerika, İngiltere gibi güçlerle çatışmaktan da uzak dururlar. Bunun yerine, gerçekten emperyalizme karşı çıkanlara milliyetçilik taslarlar.  Aslında milliyetçilerin en büyük düşmanı başka milletler değildir; kendi milletleri içinde yeterince “milli ve yerli” olmadığını düşündükleri toplum kesimleridir. Kimdir bunlar? Din, ırk, dil, kültür bakımından azınlıklar, kadınlar ve göçmenler… Bugün çeşitli ülke milliyetçileri en çok bu gruplara saldırırlar. Dolayısıyla düşmanlarını kolayca sindirebileceklerini düşündükleri ve genellikle resmî korumadan yoksun komşuları arasından seçerler. Almanya, Avusturya gibi ülkelerin Nazi bozuntuları Türklere saldırırken,  Türkiye’dekiler Roman, Kürt, Suriyelilere saldırırlar. Zayıfın üstünde güç gösterisi yapmak kolaydır. En garantili zayıf da, en yakınındakidir.

Anlaşılacağı üzere herkesin “en kötüsü”, yakınında ve kendine en çok benzeyendir. Ya kendini korumak ya da yaşamını iyileştirmek amacıyla başkaları üzerinde egemenlik kurmak için düşmanlık yapılır. Ancak bu “kediye göre budu” misali, her toplum kesiminin kendince belirlediği bir düşmandır. Bir de herkesin yaşamını tehdit eden, ortak düşman var. Herkesi karşısına aldığına göre, en büyük düşmanın da bu olması gerekiyor. Nedir bu?

İnsan, toplum dışında yaşayamayacak kadar zayıf bir yaratıktır. Ne bedenimizi hava koşullarından koruyan kürkümüz, ne gece görebilen gözlerimiz, ne de milyonlarca kokuyu ayırt edebilen bir burnumuz var. Yalnız annemiz değil, onu da koruyan toplum olmasa, uzun süren çocukluk dönemimizden sağ çıkamayız. Son yıllarda toplumdan uzakta tek başına hayatta kalanlarla ilgili belgeseller gösteriliyor. Odunları sürterek ateş yakıyor ya da hayvanları çiğ yiyerek yaşıyorlar. Tek başlarınayken ve alet kullanmadıklarında toplumun dışına mı çıkıyorlar? Kesinlikle değil. Yaptıkları işlerin bilgisini toplumsal yaşam sürecinde öğrendiklerinden dolayı, tek başlarınayken bile toplumla bağları sürüyor.

Bütün insani özelliklerimiz,  kuşaklar boyu sayısız insanın katkısıyla oluşmuş toplumsal olanaklara dayalıdır. Yalnızken dahi yaptıklarımız, toplumsal yaşamdan alınmış şeylerdir. İnsan yaşamı, her bir insanın diğerine ve her kuşağın öncekilere görünmez ipliklerle bağlı olduğu, her tür tekil özelliğin birbirini tamamladığı, toplumsal bir bütündür. Elbette bir matematik profesörüyle köylünün bilgi düzeyi aynı değildir. Ama köylü ekin yetiştirmediği zaman profesörün formüllerinden ekmek yapılamaz. Ve ilk karmaşık matematik hesapları Nil Deltası’nda, Mezopotamya’da tarım yapmak için geliştirilmiştir.


Kısacası insanlığın bugün en büyük düşmanı, hayatın dipten tepeye toplumsal nitelikte olmasına karşılık bireysel çıkarlar doğrultusunda yönetilmesidir. Çoğunluğun çıkarlarına göre alınması gereken kararlar,  küçük bir azınlığın yararına göre alınıyor. Herkesin çalışarak ve ortaklaşa yarattığı değerlerin büyük bölümünü bu azınlık alırken, küçük bölümünü büyük çoğunluk alıyor. Delik büyük, yama küçük. Aldıkları, çoğunluğa yetmiyor. Toplumdaki sayısız çıkar çatışması buradan kaynaklanıyor. İşte bütün düşmanlıkların kaynağı topluma bu kötülüğü yapan ve yaşamı bireysel çıkarları doğrultusunda yönetenlerdir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi