Her anlama gelebilen, bu yüzden de pek iyi anlaşılamayan bir sözcük “sistem”. Banka, resmî daire gibi yerlerde hizmet beklerken birden ilgili memur hızla tuşlara basmaya başlar ve “hay aksi, sistem gitti” der. Hizmet durmuştur. “Sistem gelsin” diye beklemek dışında yapacak bir şey yoktur. Nedir “sistem”? Nereye gider, ne zaman gelir, bunun önüne geçilemez mi? İş aksamasın diye neden yedeği hazırlanmaz? Ülke kalkınmış, kâğıt-kalemin yerini bilgisayarlar almış ama bu kez de böyle bir sorun ortaya çıkmıştır.
Sistem, farklı
araç-gereç ve işlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir bütündür. Her bir parça
diğerini tamamlar ve belli bir düzen içinde çalışırlar. Kanalizasyon sistemi,
arıtma sistemi, bankacılık sistemi, havalandırma sistemi, hukuk sistemi
böyledir mesela…
Örneğin kanalizasyon
sistemi olan bir yerde tuvaletinizi rastgele açtığınız çukura bağlayamazsınız.
Yoksa sistemi yönetenler size bunun bedelini ödetir. Sistem, hayatımızın belli
bir alanında yapılacakları tarif eder ve buna uyulmasını zorunlu kılar. Bu
sırada en küçük aksamaya bile göz yumulmaz. Çünkü arıza bulaşıcı hastalık gibi
her yere yayılır ve sistemi çökertir. İşte böyle bir durumda “sistem gitti”
deriz. Peki, referandumla getirilmek istenen “sistem” nasıl bir şey? Eskisi bir
yere gittiği için mi yenisi getirilmek isteniyor?
Konu, muhalefetin
“rejim değiştiriliyor” iddialarına karşı Başbakan Binali Yıldırım’ın “hayır
sistem değişiyor” demesiyle gündeme geldi. Yıldırım, “cumhurbaşkanlığı
sistemine” geçileceğini ifade ediyordu. Zaten genel oyla seçilen, siyaseten
sorumsuz ama neredeyse başbakandan fazla yetkiye sahip bir cumhurbaşkanı varken,
şimdi neden yine cumhurbaşkanına bağlı ama başka bir “sistem” getirilmek
isteniyordu? Başbakan Yıldırım bunu kısaca “Türkiye'de hükümet yönetim sisteminin kalıcı istikrarı
sağlamadığı…” gerekçesiyle açıklıyordu (22
Aralık 2016 tarihli gazetelerden…)
Böylece “sistem değişikliği” lafının ne anlama geldiği de
görülüyordu. Başbakan yönetimindeki parlamenter hükümetin yerini, cumhurbaşkanı
yönetiminde ve parlamentoya dayanmayan bir hükümet alacaktı. Yönetimdeki iki
başlılık ortadan kalkacak, bütün yetkiler tek elde toplanacak, “kalıcı
istikrar” gelecekti. 15 yıllık tek parti iktidarını yeterli bulmayan
yöneticilerimiz, daha çok hizmet için
daha çok istikrar istiyorlardı…
Yapmak istedikleri hizmetler o kadar büyük olmalı ki, Mısır Firavunun
M.Ö. 2550’lerde Keops Piramidini yaptırdığı süre kadar iktidarda kalmak bile
saygıdeğer yöneticilerimize yetmemişti. İktidar ömrünü uzatarak, daha çok hizmet
yapmak istiyorlardı. Maazallah eksik bir şey kalırsa vatandaş hayal kırıklığına
uğrar ve bu da istikrarsızlığa zemin hazırlardı… Hükümeti başka bir partinin
kurmasının ya da dünyanın pek çok ülkesi gibi koalisyonla yönetilmemizin
neresinin kötü olduğunu ise kimse açıklamıyordu…
***
Her şey sürekli değişir. Yaşamımızı etkilemediği sürece farkına
varmayız. Durumu gördüğümüzde ise gelişmeye ayak uydurmak ya da karşı koymak
için kendimizi değiştirmeye ve iyi bir konumda kalmaya çalışırız. Böylece
topyekûn bir değişim içinde irili ufaklı sayısız değişimden oluşan bir
toplumsal yaşam ortaya çıkar. Kişilerin ve farklı toplum kesimlerinin
çıkarları, değişik nedenlerden dolayı sürekli çatışır. İşte devlet, küçük
çatışmaların genele zarar vermemesi için toplum tarafından yaratılmış bir
yönetim aracıdır. Yaşamı düzenlemek ve buna zarar verebilecek girişimleri baskı
altına almak gibi, iki temel işlevi vardır. Her tür toplumsal değişiklik, devletin
bu işlevleri çerçevesinde gerçekleşir. Devletli toplumlar varlıklarını
sürdürürken, devletsizler er geç tarih sahnesinden silinir…
Elbette devletler de değişir. Bu uzun sürede ve bazen yüzyıllara
yayılarak gerçekleşir. Yenilenme, ekonomik yapıya bağlı olarak ve her ülkenin
tarihi çerçevesinde yaşanır. Böylece değişik devlet biçimleri ortaya çıkar. Tüm
devlet biçimleri, iktidarın tek elde toplandığı monarşi ya da kuvvetler
ayrılığına dayalı cumhuriyet olarak ikiye ayrılabilir.
Günümüzde monarşilerin varlık nedeni kalmamıştır. Krallar, kraliçeler,
sultanlar artık göstermeliktir. Suudi Arabistan gibi petrol zengini ülkelerdeki
hanedanların son demlerini yaşadığını söyleyebiliriz. Cumhuriyetlerin ise pek
çok değişik biçimi vardır. Ortak noktaları, farklı toplum kesimlerini bir arada
tutabilecek biçimde düzenlenmiş olmalarıdır. Farklı kesimler her zaman bütün toplumu
kapsamaz; bazen yalnızca bir dine, milliyete, siyasi görüşe ya da zenginlik
düzeyine sahip olanların değişik kanatlarına dayanır. Dar tabana dayalı
devletler baskıcı, geniş tabana dayananlar demokratiktir. Tüm toplumsal
farklılıkların arkasında her zaman ekonomik çıkarlar vardır. Değişik kesimlerin
aralarındaki çatışmalarda bayrak, inanç, ırk, soy gibi sembolleri öne
çıkarmasının nedeni taraftar toplamaktır. Çatışma yerine bir arada yaşamayı
seçenler ise, yönetim gücünü devlet kurumlarına bölüştürürler. Böylece hükümeti
belli bir kesimden gelenler kursa bile diğer kurumlar tarafından
denetlenebilir. Ayrıca güvenlik güçleri hükümete değil de devlete bağlı
kaldıkça, yönetimler keyfi davranamaz. Elbette bütün bunlar laf olsun diye
değil, yüzyıllar boyu yaşananlardan alınan derslerle geliştirilmiş yönetim
usulleridir.
Bir de Başbakan Binali Bey’in özellikle adını anmaktan
kaçındığı “rejim” konusu var. Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşandığı
iddiasına kesinlikle karşı çıkıyor. Nedir rejim?
Rejim, devletin içyapısının ve devletle toplumsal muhalefet
arası ilişkilerin düzenlenişinin adıdır. Devlet kendi içini düzenlerken
kurumlar arası ilişkileri tarif eder. Bu, anayasaya yazılır. Örneğin İran ve
Türkiye’de aynı devlet biçimi olan cumhuriyet vardır ama iç işleyiş ve
toplum-devlet ilişkileri bakımından rejimleri farklıdır. İktidar gücü ne kadar çok
kuruma paylaştırılırsa, devlet o kadar demokratik olur. Tekelcilik, baskıyı
getirir. Toplumda demokrasinin varlığı ise muhalefetin örgütlenme özgürlüğüne
ve basının iktidardan ne kadar bağımsız olduğuna bağlıdır. Devletler genellikle
muhalif kurumların varlığını kabul eder ama güçlenmelerine izin vermezler.
Seçim barajları koyarak, sendika üyeliğini zorlaştırarak muhalefeti etkisizleştirirler.
Basını ceza ya da reklâm gelirleriyle baskı altına alırlar.
Devletler ve rejimler karar alarak oluşturulmaz; önce toplumsal
yaşamda köklü değişiklikler görülür, ardından yasal düzenlemelerle buna
resmiyet kazandırılır. Toplumsal dayanağı olmayan hiçbir uygulama uzun ömürlü
olmaz. Sonuçta toplumlar sözle değil, toplumdan
gelen güçle yönetilir. Nitekim referandumun sonucu ne olursa olsun, rejim
değişikliği zaten fiilen gerçekleşmiştir. Kanun hükmünde kararnamelerle birçok
önemli değişim tamamlanmış ve partili cumhurbaşkanlığı yürürlüktedir. Aslında
bugün yalnızca “vatan hainliği” suçuyla yargılanabilen ve siyaseten sorumsuz
olan cumhurbaşkanı, getirileceği
söylenen yenilikleri uzun zamandır uygulamaktadır. Anayasaya yeni maddeler
eklenerek, kurulan rejimin olağanüstü hal kalktığında da sürmesi için
uğraşılıyor. Siyasette devlet ve rejim
değişikliği dışında “sistem değişikliği” diye bir şey yoktur. Yetkileri tek
elde toplamak bir rejim değişikliğidir. Başbakan Yıldırım “sistem değişikliği”
ifadesini, bu sözcük istenildiği gibi yorumlanabildiği için seçmiş görünüyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.