Blog Arşivi

19 Şubat 2017 Pazar

SİSTEM Mİ DEĞİŞİYOR REJİM Mİ?


Her anlama gelebilen, bu yüzden de pek iyi anlaşılamayan bir sözcük “sistem”. Banka, resmî daire gibi yerlerde hizmet beklerken birden ilgili memur hızla tuşlara basmaya başlar ve “hay aksi, sistem gitti” der. Hizmet durmuştur. “Sistem gelsin” diye beklemek dışında yapacak bir şey yoktur.  Nedir “sistem”? Nereye gider, ne zaman gelir, bunun önüne geçilemez mi?  İş aksamasın diye neden yedeği hazırlanmaz? Ülke kalkınmış, kâğıt-kalemin yerini bilgisayarlar almış ama bu kez de böyle bir sorun ortaya çıkmıştır.

Sistem, farklı araç-gereç ve işlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir bütündür. Her bir parça diğerini tamamlar ve belli bir düzen içinde çalışırlar. Kanalizasyon sistemi, arıtma sistemi, bankacılık sistemi, havalandırma sistemi, hukuk sistemi böyledir mesela…

Örneğin kanalizasyon sistemi olan bir yerde tuvaletinizi rastgele açtığınız çukura bağlayamazsınız. Yoksa sistemi yönetenler size bunun bedelini ödetir. Sistem, hayatımızın belli bir alanında yapılacakları tarif eder ve buna uyulmasını zorunlu kılar. Bu sırada en küçük aksamaya bile göz yumulmaz. Çünkü arıza bulaşıcı hastalık gibi her yere yayılır ve sistemi çökertir. İşte böyle bir durumda “sistem gitti” deriz. Peki, referandumla getirilmek istenen “sistem” nasıl bir şey? Eskisi bir yere gittiği için mi yenisi getirilmek isteniyor?

Konu, muhalefetin “rejim değiştiriliyor” iddialarına karşı Başbakan Binali Yıldırım’ın “hayır sistem değişiyor” demesiyle gündeme geldi. Yıldırım, “cumhurbaşkanlığı sistemine” geçileceğini ifade ediyordu. Zaten genel oyla seçilen, siyaseten sorumsuz ama neredeyse başbakandan fazla yetkiye sahip bir cumhurbaşkanı varken, şimdi neden yine cumhurbaşkanına bağlı ama başka bir “sistem” getirilmek isteniyordu? Başbakan Yıldırım bunu kısaca “Türkiye'de hükümet yönetim sisteminin kalıcı istikrarı sağlamadığı…” gerekçesiyle açıklıyordu  (22 Aralık 2016 tarihli gazetelerden…)

Böylece “sistem değişikliği” lafının ne anlama geldiği de görülüyordu. Başbakan yönetimindeki parlamenter hükümetin yerini, cumhurbaşkanı yönetiminde ve parlamentoya dayanmayan bir hükümet alacaktı. Yönetimdeki iki başlılık ortadan kalkacak, bütün yetkiler tek elde toplanacak, “kalıcı istikrar” gelecekti. 15 yıllık tek parti iktidarını yeterli bulmayan yöneticilerimiz,  daha çok hizmet için daha çok istikrar istiyorlardı…

Yapmak istedikleri hizmetler o kadar büyük olmalı ki, Mısır Firavunun M.Ö. 2550’lerde Keops Piramidini yaptırdığı süre kadar iktidarda kalmak bile saygıdeğer yöneticilerimize yetmemişti. İktidar ömrünü uzatarak, daha çok hizmet yapmak istiyorlardı. Maazallah eksik bir şey kalırsa vatandaş hayal kırıklığına uğrar ve bu da istikrarsızlığa zemin hazırlardı… Hükümeti başka bir partinin kurmasının ya da dünyanın pek çok ülkesi gibi koalisyonla yönetilmemizin neresinin kötü olduğunu ise kimse açıklamıyordu…

***

Her şey sürekli değişir. Yaşamımızı etkilemediği sürece farkına varmayız. Durumu gördüğümüzde ise gelişmeye ayak uydurmak ya da karşı koymak için kendimizi değiştirmeye ve iyi bir konumda kalmaya çalışırız. Böylece topyekûn bir değişim içinde irili ufaklı sayısız değişimden oluşan bir toplumsal yaşam ortaya çıkar. Kişilerin ve farklı toplum kesimlerinin çıkarları, değişik nedenlerden dolayı sürekli çatışır. İşte devlet, küçük çatışmaların genele zarar vermemesi için toplum tarafından yaratılmış bir yönetim aracıdır. Yaşamı düzenlemek ve buna zarar verebilecek girişimleri baskı altına almak gibi, iki temel işlevi vardır. Her tür toplumsal değişiklik, devletin bu işlevleri çerçevesinde gerçekleşir. Devletli toplumlar varlıklarını sürdürürken, devletsizler er geç tarih sahnesinden silinir…

Elbette devletler de değişir. Bu uzun sürede ve bazen yüzyıllara yayılarak gerçekleşir. Yenilenme, ekonomik yapıya bağlı olarak ve her ülkenin tarihi çerçevesinde yaşanır. Böylece değişik devlet biçimleri ortaya çıkar. Tüm devlet biçimleri, iktidarın tek elde toplandığı monarşi ya da kuvvetler ayrılığına dayalı cumhuriyet olarak ikiye ayrılabilir.

Günümüzde monarşilerin varlık nedeni kalmamıştır. Krallar, kraliçeler, sultanlar artık göstermeliktir. Suudi Arabistan gibi petrol zengini ülkelerdeki hanedanların son demlerini yaşadığını söyleyebiliriz. Cumhuriyetlerin ise pek çok değişik biçimi vardır. Ortak noktaları, farklı toplum kesimlerini bir arada tutabilecek biçimde düzenlenmiş olmalarıdır. Farklı kesimler her zaman bütün toplumu kapsamaz; bazen yalnızca bir dine, milliyete, siyasi görüşe ya da zenginlik düzeyine sahip olanların değişik kanatlarına dayanır. Dar tabana dayalı devletler baskıcı, geniş tabana dayananlar demokratiktir. Tüm toplumsal farklılıkların arkasında her zaman ekonomik çıkarlar vardır. Değişik kesimlerin aralarındaki çatışmalarda bayrak, inanç, ırk, soy gibi sembolleri öne çıkarmasının nedeni taraftar toplamaktır. Çatışma yerine bir arada yaşamayı seçenler ise, yönetim gücünü devlet kurumlarına bölüştürürler. Böylece hükümeti belli bir kesimden gelenler kursa bile diğer kurumlar tarafından denetlenebilir. Ayrıca güvenlik güçleri hükümete değil de devlete bağlı kaldıkça, yönetimler keyfi davranamaz. Elbette bütün bunlar laf olsun diye değil, yüzyıllar boyu yaşananlardan alınan derslerle geliştirilmiş yönetim usulleridir.

Bir de Başbakan Binali Bey’in özellikle adını anmaktan kaçındığı “rejim” konusu var. Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşandığı iddiasına kesinlikle karşı çıkıyor. Nedir rejim?

Rejim, devletin içyapısının ve devletle toplumsal muhalefet arası ilişkilerin düzenlenişinin adıdır. Devlet kendi içini düzenlerken kurumlar arası ilişkileri tarif eder. Bu, anayasaya yazılır. Örneğin İran ve Türkiye’de aynı devlet biçimi olan cumhuriyet vardır ama iç işleyiş ve toplum-devlet ilişkileri bakımından rejimleri farklıdır. İktidar gücü ne kadar çok kuruma paylaştırılırsa, devlet o kadar demokratik olur. Tekelcilik, baskıyı getirir. Toplumda demokrasinin varlığı ise muhalefetin örgütlenme özgürlüğüne ve basının iktidardan ne kadar bağımsız olduğuna bağlıdır. Devletler genellikle muhalif kurumların varlığını kabul eder ama güçlenmelerine izin vermezler. Seçim barajları koyarak, sendika üyeliğini zorlaştırarak muhalefeti etkisizleştirirler. Basını ceza ya da reklâm gelirleriyle baskı altına alırlar.


Devletler ve rejimler karar alarak oluşturulmaz; önce toplumsal yaşamda köklü değişiklikler görülür, ardından yasal düzenlemelerle buna resmiyet kazandırılır. Toplumsal dayanağı olmayan hiçbir uygulama uzun ömürlü olmaz.  Sonuçta toplumlar sözle değil, toplumdan gelen güçle yönetilir. Nitekim referandumun sonucu ne olursa olsun, rejim değişikliği zaten fiilen gerçekleşmiştir. Kanun hükmünde kararnamelerle birçok önemli değişim tamamlanmış ve partili cumhurbaşkanlığı yürürlüktedir. Aslında bugün yalnızca “vatan hainliği” suçuyla yargılanabilen ve siyaseten sorumsuz olan cumhurbaşkanı,  getirileceği söylenen yenilikleri uzun zamandır uygulamaktadır. Anayasaya yeni maddeler eklenerek, kurulan rejimin olağanüstü hal kalktığında da sürmesi için uğraşılıyor.  Siyasette devlet ve rejim değişikliği dışında “sistem değişikliği” diye bir şey yoktur. Yetkileri tek elde toplamak bir rejim değişikliğidir. Başbakan Yıldırım “sistem değişikliği” ifadesini, bu sözcük istenildiği gibi yorumlanabildiği için seçmiş görünüyor… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi