İlkokulda 5 öğretim yılı boyu her sabah “varlığımız Türk varlığına armağan olsun” diye biten andımızı söylerdik. 12 Eylül zindanlarında andın yanı sıra İstiklal Marşının on kıtasının ve Atatürk’e ait değişik metinlerin mahkûmlara ezbere okutturulması bir işkence yöntemi olarak uygulandı. Okuyamayanlar ağır biçimde cezalandırılıyordu. O yıllarda Cumhuriyetin kuruluşundan kalma ne kadar kamu kurumu varsa, 12 Eylül Atatürkçülüğü ile paketlenerek özelleştirilme hazırlığı yapılıyordu. Esirlerine eziyeti marifet sayan darbeci diktatörler, “Türk varlığını” yerli ya da yabancı, bir avuç zengine armağan ediyordu…
Ülkeleri
yağmalayıp toplumları sömürenler her zaman küçük bir azınlıktır. Muhaliflerini
susturmak ve sömürüden pay vererek yandaşlarını çoğaltmak için ne kadar
çabalasalar da, her zaman itiraz eden birileri kalır ve hizaya getiremedikleri
kurumlar olur.
Nitekim
ülkemizde de böyle oldu. Devletin ekonomiden çekilerek hem elindeki
fabrikaları, arazileri hem de yıllar içinde güçlükle oluşturulmuş mal ve hizmet
piyasalarını özel sektöre devretmesi bir çırpıda gerçekleşmedi. Davalar açıldı
ve mahkemeler özelleştirme aleyhinde kararlar aldılar. Böylece özelleştirme
süreçleri uzadıkça uzadı. Ancak Ecevit’in başbakanlığı sırasında ekonomiden
sorumlu olarak Dünya Bankasından gönderilen Kemal Derviş döneminde bu engeller
kaldırılarak, bugünkü iktidara dikensiz
gül bahçesi yaratıldı.
İktidar partisinin
bugüne dek uzanan 15 yılının ilk yarısı rüya gibi geçti. Bir yandan dünyadaki para bolluğu sayesinde
kolay dış kaynak buluyor, diğer yandan özelleştirme gelirlerini hoyratça harcıyordu.
Kürsülerden sık sık “cumhuriyet tarihinin en çok dış satımını gerçekleştirdik,
en çok karayolunu yaptık…” diye övünmenin ardındaki gerçek budur…
Ancak, deniz
bitti. Yıllardır yapılan harcamaların yerli yerinde olmadığını bugün içine
düşülen darboğazdan anlıyoruz. Günümüz dünya ekonomisi hızla daralıyor ve bizim
gibi ülkeler eskisi kadar kolay kredi bulamıyor. Yanı sıra, ülke ekonomisi
yıllar boyu kötü yönetildiğinden dolayı kendi kaynaklarını kendisi yaratamıyor.
400 milyar doları aşan dış borca rağmen ülke ekonomisi hala yabancı krediye
muhtaç. Bu da olmayınca, sorunlar katlanarak artıyor. Bir de siyasi
istikrarsızlıklar eklendiğinde, kimse buraya yatırım yapmak istemiyor. Bu
yüzden kredi değerlendirme kuruluşları Türkiye’yi “ riskli ülke” sayıyor. Ve
yöneticilerimiz dün ekonomik nedenlerden kolay kredi aldıkları çevrelerin,
bugün yine ekonomik nedenlerden aynı davranışı göstermemesini “düşmanlık”
olarak nitelendiriyor.
Tabi dostluğun
ve alışverişin çakışmadığını yönetenler de en az bizim kadar iyi biliyor. “Tam
ileri sıçrayacaktık ki, ayağımıza çelme taktılar” misali söylemleri bizi
uyutmak için dile getiriyorlar. Ezelden beri “dört bir yanımız düşmanlarla
çevrili, Türkün Türkten başka dostu yok” sözleri, sorgusuz sualsiz biat etmemiz
için uydurulmuş yalandan başka bir şey değildir. Sırtımıza ağır bir yük
bindirilmeden önce hep söylenir…
Nitekim 15
Temmuz sonrası siyasi istikrarsızlığın arttığı ülkemize yabancı sermayenin
yatırım yapmayacağı görülünce, ekonominin çarklarını döndürmek için yeni kaynak
bulma yoluna gidildi. Zaten dış
politikada yaşanan başarısızlıklar yüzünden dış satım ve turizmden gelen döviz
gelirleri iyice azalmış, iç kaynak yaratmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece
ekonomiyi canlandırmak için düşünülen devasa inşaat projeleri de
yürütülebilecekti. İşte 26 Ağustos 2016’da yayınlanan kararnameyle Varlık Fonu
50 milyon TL sermaye ile başbakanlığa bağlı olarak kuruldu. Ve geçen hafta, özelleştirilememiş kamu kurumlarıyla birlikte
pek çok kamu arazisi, silahlanma fonu, geleceğe dönük olarak bireysel emeklilik
fonları buraya devredildi. Bu, az sayıda uzman dışında halkın farkına varmadığı
bir uygulamaydı. Kazı bağırtmadan yolmanın yeni yöntemi…
Varlık fonları,
son yıllarda devletlerin dünyadaki istikrarsızlıklardan uzak kalmak ve ülke
ekonomilerini bürokrasinin çarklarına takılmadan desteklemek amacıyla oluşturdukları
bir ekonomi kurumu. Gelirleri giderlerinin üstünde olan devletler, fazlalığı
“varlık fonu” adı altında topluyor ve yine kendi halklarının refah düzeyini
yükseltmek için çeşitli yatırımlarda kullanıyorlar. Bu fonlar diğer devlet
kurumlarından farklı olarak, özel şirket gibi çalışıyor. Türkiye’nin ne Arap
ülkeleri gibi petrol, ne de Çin gibi dış ticaretten kaynaklı gelir fazlası yok.
Tam tersine sürekli artan miktarda dış ticaret açığı ve bütçe açığı veriyor.
Yani varlık fonu oluşturacak durumda değil. Ama yine de böyle bir yola gidiyor.
Neden?
“Mahkeme kadıya
mülk değildir” diye eski bir söz var. Seçilmiş yöneticiler yaptıklarıyla ne
kadar övünürse övünsün sonuçta kişisel servetlerini değil, bizden toplanan
vergileri harcıyorlar. Ayrıca her işlerini hukuk çerçevesinde yapmak zorundalar.
Yaptıkları ve yapmadıkları, devletin bir köşesinde mutlaka kayda geçer. Bugün
olmasa yarın, hesabı sorulur. Bu da gözü ne kadar kara olursa olsun, her
yöneticinin az çok elini bağlar. Bundan kurtulmak için hukukla oynasalar da,
bütünüyle hukuksuz bir konuma geçemezler. İşte ülkemizde de ne kadar devre dışı
bırakılsa bile hükümetlerin paralı işlerini denetleyen iki kurum vardır:
Birincisi Sayıştay, ikincisi parlamento denetimi. Sayıştay, devletin bütün
paralı işlerini kayda geçirir. Tek başına bir milletvekili bile, mecliste soru
önergesi vererek resmi kurumlar hakkında bilgi alabilir. İşte varlık fonu
hükümeti bu tür denetimlerden kurtarıyor.
Fon olağanüstü
hal koşulları çerçevesinde KHK ile kuruldu. Aslında fonun darbeyle ilişkisi
yoktu ve bu yolla kurulması gerekmezdi. Ama mecliste tartışmaların vakit
kaybettireceği ve işin iç yüzünü ortaya çıkaracağı düşünülmüş olmalı ki, bu yol
tercih edildi.
Eğer 16 Nisan
referandumundan “evet” çıkarsa, fon cumhurbaşkanlığına bağlanacak. Şimdilik elinde toplanan kaynakların toplam
değerinin 31 milyar TL olduğu hesaplanıyor. Dünyadaki benzer fonlar genellikle
parlamentolar tarafından yönetilip denetleniyor. Devlete ait özel şirketler
gibi çalışıyorlar. Çok büyük ve her alana yatırım yapılabilen kaynaklar
kullandıklarından, hem ekonomiye zarar verme olasılıkları hem de büyük
yolsuzluklara karışmaları mümkün. Nitekim iktidar partisinin örnek aldığı
Malezya’da benzer bir durum yaşandı. Başbakan Necip’in fondan zimmetine para
geçirdiği anlaşıldı ama hükümet bunu bir “dış komplo” gibi gösterip muhalefete
baskı uygulayarak işin içinden sıyrıldı.
Türkiye’de fonun
önde gelen amacının, Çanakkale köprüsü, Kanal İstanbul, 3. havaalanı gibi yabancı
yatırımcı bulmakta zorlanılan yatırımlara kaynak yaratmak olduğu ilgili
bakanlarca açıklandı. Bu iki biçimde yapılacak. Birincisi fondaki paralarla,
ikincisi fonun elindeki kaynaklar ipotek gösterilerek yabancı kredi alma yoluyla.
Böylece fon sayesinde Hazine ve bütçe kısıtlamalarının dışına çıkılacak. Ama
fonun ekonomiye büyük çapta ve denetimsiz müdahalelerde bulunması işleri daha
kötüye götürebilir. Çünkü yanlış adım
atılması durumunda, zararı bizim sırtımıza yıkılacak. Ve herhangi bir hesap
verirlikten uzak olduğu için, işler batma noktasına gelene kadar bunu
anlayamayacağız. Kısacası demokrasinin
olmadığı yerde denetim, denetimin olmadığı yerde adalet olmaz. Halkın
alınteriyle yıllar boyu biriktirilen kamu kaynaklarının, denetimsiz biçimde
feda edilmesi isteniyor. Bundan nasıl
bir hayır çıkacağını hep birlikte göreceğiz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.