Blog Arşivi

12 Şubat 2017 Pazar

VARLIĞIMIZ KİME FEDA?


        İlkokulda 5 öğretim yılı boyu her sabah  “varlığımız Türk varlığına armağan olsun” diye biten andımızı söylerdik.  12 Eylül zindanlarında andın yanı sıra İstiklal Marşının on kıtasının ve Atatürk’e ait değişik metinlerin mahkûmlara ezbere okutturulması bir işkence yöntemi olarak uygulandı. Okuyamayanlar ağır biçimde cezalandırılıyordu. O yıllarda Cumhuriyetin kuruluşundan kalma ne kadar kamu kurumu varsa, 12 Eylül Atatürkçülüğü ile paketlenerek özelleştirilme hazırlığı yapılıyordu. Esirlerine eziyeti marifet sayan darbeci diktatörler, “Türk varlığını” yerli ya da yabancı, bir avuç zengine armağan ediyordu…

Ülkeleri yağmalayıp toplumları sömürenler her zaman küçük bir azınlıktır. Muhaliflerini susturmak ve sömürüden pay vererek yandaşlarını çoğaltmak için ne kadar çabalasalar da, her zaman itiraz eden birileri kalır ve hizaya getiremedikleri kurumlar olur.

Nitekim ülkemizde de böyle oldu. Devletin ekonomiden çekilerek hem elindeki fabrikaları, arazileri hem de yıllar içinde güçlükle oluşturulmuş mal ve hizmet piyasalarını özel sektöre devretmesi bir çırpıda gerçekleşmedi. Davalar açıldı ve mahkemeler özelleştirme aleyhinde kararlar aldılar. Böylece özelleştirme süreçleri uzadıkça uzadı. Ancak Ecevit’in başbakanlığı sırasında ekonomiden sorumlu olarak Dünya Bankasından gönderilen Kemal Derviş döneminde bu engeller kaldırılarak,  bugünkü iktidara dikensiz gül bahçesi yaratıldı.

İktidar partisinin bugüne dek uzanan 15 yılının ilk yarısı rüya gibi geçti.  Bir yandan dünyadaki para bolluğu sayesinde kolay dış kaynak buluyor, diğer yandan özelleştirme gelirlerini hoyratça harcıyordu. Kürsülerden sık sık “cumhuriyet tarihinin en çok dış satımını gerçekleştirdik, en çok karayolunu yaptık…” diye övünmenin ardındaki gerçek budur…

Ancak, deniz bitti. Yıllardır yapılan harcamaların yerli yerinde olmadığını bugün içine düşülen darboğazdan anlıyoruz. Günümüz dünya ekonomisi hızla daralıyor ve bizim gibi ülkeler eskisi kadar kolay kredi bulamıyor. Yanı sıra, ülke ekonomisi yıllar boyu kötü yönetildiğinden dolayı kendi kaynaklarını kendisi yaratamıyor. 400 milyar doları aşan dış borca rağmen ülke ekonomisi hala yabancı krediye muhtaç. Bu da olmayınca, sorunlar katlanarak artıyor. Bir de siyasi istikrarsızlıklar eklendiğinde, kimse buraya yatırım yapmak istemiyor. Bu yüzden kredi değerlendirme kuruluşları Türkiye’yi “ riskli ülke” sayıyor. Ve yöneticilerimiz dün ekonomik nedenlerden kolay kredi aldıkları çevrelerin, bugün yine ekonomik nedenlerden aynı davranışı göstermemesini “düşmanlık” olarak nitelendiriyor. 

Tabi dostluğun ve alışverişin çakışmadığını yönetenler de en az bizim kadar iyi biliyor. “Tam ileri sıçrayacaktık ki, ayağımıza çelme taktılar” misali söylemleri bizi uyutmak için dile getiriyorlar. Ezelden beri “dört bir yanımız düşmanlarla çevrili, Türkün Türkten başka dostu yok” sözleri, sorgusuz sualsiz biat etmemiz için uydurulmuş yalandan başka bir şey değildir. Sırtımıza ağır bir yük bindirilmeden önce hep söylenir…

Nitekim 15 Temmuz sonrası siyasi istikrarsızlığın arttığı ülkemize yabancı sermayenin yatırım yapmayacağı görülünce, ekonominin çarklarını döndürmek için yeni kaynak bulma yoluna gidildi.  Zaten dış politikada yaşanan başarısızlıklar yüzünden dış satım ve turizmden gelen döviz gelirleri iyice azalmış, iç kaynak yaratmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece ekonomiyi canlandırmak için düşünülen devasa inşaat projeleri de yürütülebilecekti. İşte 26 Ağustos 2016’da yayınlanan kararnameyle Varlık Fonu 50 milyon TL sermaye ile başbakanlığa bağlı olarak kuruldu. Ve geçen hafta,  özelleştirilememiş kamu kurumlarıyla birlikte pek çok kamu arazisi, silahlanma fonu, geleceğe dönük olarak bireysel emeklilik fonları buraya devredildi. Bu, az sayıda uzman dışında halkın farkına varmadığı bir uygulamaydı. Kazı bağırtmadan yolmanın yeni yöntemi…

Varlık fonları, son yıllarda devletlerin dünyadaki istikrarsızlıklardan uzak kalmak ve ülke ekonomilerini bürokrasinin çarklarına takılmadan desteklemek amacıyla oluşturdukları bir ekonomi kurumu. Gelirleri giderlerinin üstünde olan devletler, fazlalığı “varlık fonu” adı altında topluyor ve yine kendi halklarının refah düzeyini yükseltmek için çeşitli yatırımlarda kullanıyorlar. Bu fonlar diğer devlet kurumlarından farklı olarak, özel şirket gibi çalışıyor. Türkiye’nin ne Arap ülkeleri gibi petrol, ne de Çin gibi dış ticaretten kaynaklı gelir fazlası yok. Tam tersine sürekli artan miktarda dış ticaret açığı ve bütçe açığı veriyor. Yani varlık fonu oluşturacak durumda değil. Ama yine de böyle bir yola gidiyor. Neden?

“Mahkeme kadıya mülk değildir” diye eski bir söz var. Seçilmiş yöneticiler yaptıklarıyla ne kadar övünürse övünsün sonuçta kişisel servetlerini değil, bizden toplanan vergileri harcıyorlar. Ayrıca her işlerini hukuk çerçevesinde yapmak zorundalar. Yaptıkları ve yapmadıkları, devletin bir köşesinde mutlaka kayda geçer. Bugün olmasa yarın, hesabı sorulur. Bu da gözü ne kadar kara olursa olsun, her yöneticinin az çok elini bağlar. Bundan kurtulmak için hukukla oynasalar da, bütünüyle hukuksuz bir konuma geçemezler. İşte ülkemizde de ne kadar devre dışı bırakılsa bile hükümetlerin paralı işlerini denetleyen iki kurum vardır: Birincisi Sayıştay, ikincisi parlamento denetimi. Sayıştay, devletin bütün paralı işlerini kayda geçirir. Tek başına bir milletvekili bile, mecliste soru önergesi vererek resmi kurumlar hakkında bilgi alabilir. İşte varlık fonu hükümeti bu tür denetimlerden kurtarıyor.

Fon olağanüstü hal koşulları çerçevesinde KHK ile kuruldu. Aslında fonun darbeyle ilişkisi yoktu ve bu yolla kurulması gerekmezdi. Ama mecliste tartışmaların vakit kaybettireceği ve işin iç yüzünü ortaya çıkaracağı düşünülmüş olmalı ki, bu yol tercih edildi.

Eğer 16 Nisan referandumundan “evet” çıkarsa, fon cumhurbaşkanlığına bağlanacak.  Şimdilik elinde toplanan kaynakların toplam değerinin 31 milyar TL olduğu hesaplanıyor. Dünyadaki benzer fonlar genellikle parlamentolar tarafından yönetilip denetleniyor. Devlete ait özel şirketler gibi çalışıyorlar. Çok büyük ve her alana yatırım yapılabilen kaynaklar kullandıklarından, hem ekonomiye zarar verme olasılıkları hem de büyük yolsuzluklara karışmaları mümkün. Nitekim iktidar partisinin örnek aldığı Malezya’da benzer bir durum yaşandı. Başbakan Necip’in fondan zimmetine para geçirdiği anlaşıldı ama hükümet bunu bir “dış komplo” gibi gösterip muhalefete baskı uygulayarak işin içinden sıyrıldı.


Türkiye’de fonun önde gelen amacının, Çanakkale köprüsü, Kanal İstanbul, 3. havaalanı gibi yabancı yatırımcı bulmakta zorlanılan yatırımlara kaynak yaratmak olduğu ilgili bakanlarca açıklandı. Bu iki biçimde yapılacak. Birincisi fondaki paralarla, ikincisi fonun elindeki kaynaklar ipotek gösterilerek yabancı kredi alma yoluyla. Böylece fon sayesinde Hazine ve bütçe kısıtlamalarının dışına çıkılacak. Ama fonun ekonomiye büyük çapta ve denetimsiz müdahalelerde bulunması işleri daha kötüye götürebilir.  Çünkü yanlış adım atılması durumunda, zararı bizim sırtımıza yıkılacak. Ve herhangi bir hesap verirlikten uzak olduğu için, işler batma noktasına gelene kadar bunu anlayamayacağız.  Kısacası demokrasinin olmadığı yerde denetim, denetimin olmadığı yerde adalet olmaz. Halkın alınteriyle yıllar boyu biriktirilen kamu kaynaklarının, denetimsiz biçimde feda edilmesi isteniyor.  Bundan nasıl bir hayır çıkacağını hep birlikte göreceğiz…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi