Blog Arşivi

26 Mart 2017 Pazar

AVRUPA KRİZİ…


Hollanda sorununun, aslında Almanya ekseninde Avrupa ile yaşanan krizin uzantısı olabileceğine dair kanıtlar geçen hafta ortaya çıktı. Almanya Sol Parti milletvekili Jan van Aken'in soru önergesine Federal Ekonomi Bakanlığı tarafından verilen yanıtta, Alman Hükümetinin Kasım 2016'dan beri Türkiye’ye silah gönderilmesini 11 kez durdurduğu belirtiliyordu. Bu, Türkiye’ye silah ambargosu uygulandığı anlamına geliyordu. Herhangi bir Avrupa ülkesinde kendine yan bakıldığını hissetse kıyametleri koparan iktidar partisi, nedense buna sessiz kalmıştı. Herhalde Almanya’yı karşısına almaktan çekindiği için…


Aslında konu bilinmiyor değildi ama iktidarın işine gelmediği için politikacılar ve yandaş medya tarafından ele alınmamıştı. 24 Kasım 2016’da basında Avusturya Parlamentosunun Türkiye’ye silah ambargosu kararına ilişkin küçük haberler çıktı. Ardından bazı muhalif yayın organlarında Almanya’nın da benzer bir kararı uyguladığı duyuruldu. Tabi hükümet sessizliğini bozmadı. Nedeni, o günlerde Almanya  ile pazarlığın sonuca bağlanmamış olmasıydı. Çünkü bu sırada Almanya ile İncirlik üssünün kullanımı için görüşmeler yapılıyordu. Almanya da burada tıpkı ABD gibi sürekli kullanabileceği bir alan istiyor ama Türkiye buna sıcak bakmıyordu. (Bunu, ABD’nin de konuya sıcak bakmadığı biçiminde yorumlayabiliriz.) Öte yandan Alman milletvekillerinin İncirlik’teki askerlerini ziyaretleri uzun süre engellendikten sonra izin veriliyordu. Türkiye’nin geçen yıl Haziran Ayında Alman Parlamentosunda kabul edilen “Ermeni Soykırımı” kararının geri alınmasına dair talepleri de Merkel tarafından kabul edilmiyordu. Bu koşullarda Türk kökenli Alman vatandaşı ve Almanya’nın resmi yayın organı sayılabilecek Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi Deniz Yüce tutuklandı. Bu, iki ülke arası iplerin kopma noktasında olduğunu gösteriyordu. Devamında Türkiye başta Almanya olmak üzere Avrupalıları “nazi” olmakla suçladı…

Artık her şey ortada: Avrupa Türkiye’nin Tayyip Erdoğan tarafından yönetilmesini istemiyor. Bunu da Almanya’nın başını çektiği, ağırlıklı olarak Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinin desteklediği çeşitli kararlarla ifade ediyor. Karşılığında Türkiye’nin yapabileceği hiçbir şey yok. Çünkü Türkiye AB’ye karşı elindeki en önemli koz olan iç pazarını koruma hakkından, 1995’in son günü “gümrük birliği anlaşmasını” imzalayarak vazgeçmiş bulunuyor.

Hatırlanacağı üzere Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında “ya gireceğiz ya gireceğiz” diye imzaladığı bu anlaşma havai fişeklerle kutlanmıştı. Yıllar sonra, 2011’de kolunda 700 bin liralık saatle dolaşan Devlet Bakanı Zafer Çağlayan bir Almanya ziyareti sırasında bu anlaşmanın ellerini kollarını bağladığından şikâyet ediyordu.

Türkiye ihracatının yüzde 60’ını Avrupa’ya yapıyor. Yalnızca Almanya ile olan yıllık ticaret hacmi 40 milyar dolar civarında. Ülkedeki en önemli yabancı sermaye yatırımları Avrupa kökenli şirketlere ait. Ülkenin kapıları sonuna kadar Avrupa’ya açık.  Dolayısıyla Avrupa’ya karşı ekonomik bir yaptırım uygulama şansı bulunmuyor. Bu yüzden iktidar sözcüleri iki de bir “Suriyelileri üstünüze salarız ha” tehdidi savuruyor. Ancak sınır önlemlerini arttıran Avrupa’nın bu tehditlere aldırdığı söylenemez…

Ancak şunu da unutmayalım: Türkiye’de uzun süredir parlamenter görünümlü bir baskı rejimi var ve 16 Nisan’da buna yasal bir kılıf giydirilmek isteniyor. Elbette baskıya karşı direnmek ve demokrasi talep etmek her yurttaşın doğal hakkıdır. Ama bu hak, kendi gücümüze dayanarak kullanılmalıdır. Nasıl ki Suriye’nin iç işlerine Türkiye dahil bütün dış güçlerin karışmasına karşıysak, Türkiye’deki mücadeleye de Avrupa, ABD ya da herhangi bir başka gücün karışmasından yana olamayız. Nedeni, Türkiye gibi ülkelerdeki her tür baskının sorumlularından birinin de bugün “demokrasi havarisi” gibi görünen bu güçler olmasıdır.

Zaten Avrupa gibi diğer başka dış güçlerin de Erdoğan yönetimiyle olan anlaşmazlıkları demokrasi üzerinden değil, Arap Yarımadasındaki sorunlara hangi çıkarlar doğrultusunda karışılacağından kaynaklanıyor. Rusya ve ABD ile yaşananlar bunu gösteriyor.

Güya uçak düşürme olayının ardından Rusya ile bozulan ilişkiler, özür dilenmesiyle düzelecekti… Düzelen yalnızca, Türkiye’nin eskisinden daha çok Rusya etkisine girmesi oldu. Türkiye Rusya’dan doğal gaz alımını sürdürüyor. Nükleer santral projelerinden de vazgeçmiş değil. Ancak Rusya Türkiye’ye uyguladığı ticari yasakların çok küçük bir bölümünü kaldırmış durumda. Örneğin hala domates almıyor. Öte yandan Rus turistlere de “gidebilirsiniz” demekle Türkiye’ye eski yıllardaki gibi turist akını olacağını kimse düşünmesin. Ticari dengeler hassastır, bir kez bozuldu mu, eski halini alması uzun sürer. Uygulanan ambargo sırasında başka piyasalara bağlanan Rus şirketleri politik kararlarla hemen eski haline dönmeyeceklerdir. Bu arada Türkiye’de bunun zararını domates işiyle uğraşanlar çekecek ama bugünleri düşünmeksizin uçağı düşürme emrini verme yarışına giren yöneticiler ise, hesap vermeden politika yapmayı sürdüreceklerdir…

Uçak krizi öncesi Rusya Suriye’nin sorunlarını Türkiye ile Ankara ya da Zürih’de görüşerek ortak çözüm arıyordu. Özür dileme sonrası konu Kazakistan’ın başkenti Astana’da ya da Moskova’da görüşülür oldu. Şu an Suriye’de Rusya’nın aldığı tutum da Türkiye’nin politikalarına tamamen ters yönde. Örneğin, Türkiye’nin YPG’yi vurmak için girmeyi planladığı Menbiç ve olası hedeflerden biri gibi görünen Afrin’de Rus askeri var.

Trump’ın tutumu da Putin’inkinden farklı sayılmaz. Eskiden, Obama’nın Erdoğan’ı sevmediği söylenirdi. Ama galiba Trump da sevmiyor olmalı ki, önceki dönemin politikalarından vazgeçmiş gibi görünmüyor. Her şeyden önce Suriye konusunda Rusya ile birlikte hareket ediyor. Bunun açık örneği, Menbiç’de her iki ülkenin de asker bulundurmasıdır. ABD,  IŞİD’ın başkenti Rakka operasyonunu YPG ve Barzani’nin peşmergeleriyle birlikte sürdürüyor. Bu da Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlerle ilgili politikalarının reddi anlamına geliyor. Artık ABD’nin Kuzey Irak, Suriye ve Katar’daki askeri üsleri sayesinde kendini İncirlik’e eskisi kadar bağımlı hissettiği de söylenemez…

Kapitalizm kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen, kuralsız, keşmekeş içinde işleyen, düzensiz bir düzendir. Ancak şöyle bir kuralı vardır: Kapitalist zenginlik ve güç hiyerarşisinde bir basamak yukarıda olan, altındakini sürekli kurallara uymaya zorlar. Bu arada kendisi de hemen üst basamağındakine karşı kuralları çiğnemek için çalışır. Çünkü bu düzen kâr üzerine kuruludur ve gemisini kurtaran kaptan misali, herkes kendi öz çıkarı için çalışır. Eğer birileri bizim ülkemizde demokrasinin uygulanmasını istiyorsa bu demokrat olduklarından değil, sömürülmemizden adil bir pay almak istemelerinden kaynaklanır. Türkiye’de gazetecilerin hapsedilmesi ya da gençlerin katledilmesi hiçbir Avrupalı ve Amerikalı emperyalistin umurunda değildir. Onların tek düşündüğü, bu zengin ülkede birileri malı götürürken kendilerine yeterince pay bırakılmamasıdır. Bu yüzden kavga ederler. Ve bu kavgadan kim galip gelirse gelsin, bize düşecek bir pay yoktur. Ezilen ve hakkını arayan, kendi göbeğini kendisi kesmelidir…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi