Hollanda sorununun, aslında Almanya ekseninde Avrupa ile yaşanan krizin uzantısı olabileceğine dair kanıtlar geçen hafta ortaya çıktı. Almanya Sol Parti milletvekili Jan van Aken'in soru önergesine Federal Ekonomi Bakanlığı tarafından verilen yanıtta, Alman Hükümetinin Kasım 2016'dan beri Türkiye’ye silah gönderilmesini 11 kez durdurduğu belirtiliyordu. Bu, Türkiye’ye silah ambargosu uygulandığı anlamına geliyordu. Herhangi bir Avrupa ülkesinde kendine yan bakıldığını hissetse kıyametleri koparan iktidar partisi, nedense buna sessiz kalmıştı. Herhalde Almanya’yı karşısına almaktan çekindiği için…
Aslında konu
bilinmiyor değildi ama iktidarın işine gelmediği için politikacılar ve yandaş
medya tarafından ele alınmamıştı. 24 Kasım 2016’da basında Avusturya
Parlamentosunun Türkiye’ye silah ambargosu kararına ilişkin küçük haberler
çıktı. Ardından bazı muhalif yayın organlarında Almanya’nın da benzer bir
kararı uyguladığı duyuruldu. Tabi hükümet sessizliğini bozmadı. Nedeni, o günlerde
Almanya ile pazarlığın sonuca bağlanmamış olmasıydı. Çünkü bu sırada Almanya ile
İncirlik üssünün kullanımı için görüşmeler yapılıyordu. Almanya da burada tıpkı
ABD gibi sürekli kullanabileceği bir alan istiyor ama Türkiye buna sıcak
bakmıyordu. (Bunu, ABD’nin de konuya sıcak bakmadığı biçiminde
yorumlayabiliriz.) Öte yandan Alman milletvekillerinin İncirlik’teki askerlerini
ziyaretleri uzun süre engellendikten sonra izin veriliyordu. Türkiye’nin geçen
yıl Haziran Ayında Alman Parlamentosunda kabul edilen “Ermeni Soykırımı”
kararının geri alınmasına dair talepleri de Merkel tarafından kabul
edilmiyordu. Bu koşullarda Türk kökenli Alman vatandaşı ve Almanya’nın resmi
yayın organı sayılabilecek Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi Deniz Yüce
tutuklandı. Bu, iki ülke arası iplerin kopma noktasında olduğunu gösteriyordu.
Devamında Türkiye başta Almanya olmak üzere Avrupalıları “nazi” olmakla
suçladı…
Artık her şey
ortada: Avrupa Türkiye’nin Tayyip Erdoğan tarafından yönetilmesini istemiyor. Bunu
da Almanya’nın başını çektiği, ağırlıklı olarak Orta ve Kuzey Avrupa
ülkelerinin desteklediği çeşitli kararlarla ifade ediyor. Karşılığında
Türkiye’nin yapabileceği hiçbir şey yok. Çünkü Türkiye AB’ye karşı elindeki en
önemli koz olan iç pazarını koruma hakkından, 1995’in son günü “gümrük birliği
anlaşmasını” imzalayarak vazgeçmiş bulunuyor.
Hatırlanacağı
üzere Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında “ya gireceğiz ya gireceğiz” diye
imzaladığı bu anlaşma havai fişeklerle kutlanmıştı. Yıllar sonra, 2011’de kolunda
700 bin liralık saatle dolaşan Devlet Bakanı Zafer Çağlayan bir Almanya
ziyareti sırasında bu anlaşmanın ellerini kollarını bağladığından şikâyet
ediyordu.
Türkiye
ihracatının yüzde 60’ını Avrupa’ya yapıyor. Yalnızca Almanya ile olan yıllık
ticaret hacmi 40 milyar dolar civarında. Ülkedeki en önemli yabancı sermaye
yatırımları Avrupa kökenli şirketlere ait. Ülkenin kapıları sonuna kadar
Avrupa’ya açık. Dolayısıyla Avrupa’ya
karşı ekonomik bir yaptırım uygulama şansı bulunmuyor. Bu yüzden iktidar
sözcüleri iki de bir “Suriyelileri üstünüze salarız ha” tehdidi savuruyor.
Ancak sınır önlemlerini arttıran Avrupa’nın bu tehditlere aldırdığı söylenemez…
Ancak şunu da
unutmayalım: Türkiye’de uzun süredir parlamenter görünümlü bir baskı rejimi var
ve 16 Nisan’da buna yasal bir kılıf giydirilmek isteniyor. Elbette baskıya
karşı direnmek ve demokrasi talep etmek her yurttaşın doğal hakkıdır. Ama bu
hak, kendi gücümüze dayanarak kullanılmalıdır. Nasıl ki Suriye’nin iç işlerine
Türkiye dahil bütün dış güçlerin karışmasına karşıysak, Türkiye’deki mücadeleye
de Avrupa, ABD ya da herhangi bir başka gücün karışmasından yana olamayız.
Nedeni, Türkiye gibi ülkelerdeki her tür baskının sorumlularından birinin de
bugün “demokrasi havarisi” gibi görünen bu güçler olmasıdır.
Zaten Avrupa
gibi diğer başka dış güçlerin de Erdoğan yönetimiyle olan anlaşmazlıkları
demokrasi üzerinden değil, Arap Yarımadasındaki sorunlara hangi çıkarlar
doğrultusunda karışılacağından kaynaklanıyor. Rusya ve ABD ile yaşananlar bunu
gösteriyor.
Güya uçak
düşürme olayının ardından Rusya ile bozulan ilişkiler, özür dilenmesiyle
düzelecekti… Düzelen yalnızca, Türkiye’nin eskisinden daha çok Rusya etkisine
girmesi oldu. Türkiye Rusya’dan doğal gaz alımını sürdürüyor. Nükleer santral
projelerinden de vazgeçmiş değil. Ancak Rusya Türkiye’ye uyguladığı ticari
yasakların çok küçük bir bölümünü kaldırmış durumda. Örneğin hala domates
almıyor. Öte yandan Rus turistlere de “gidebilirsiniz” demekle Türkiye’ye eski
yıllardaki gibi turist akını olacağını kimse düşünmesin. Ticari dengeler
hassastır, bir kez bozuldu mu, eski halini alması uzun sürer. Uygulanan ambargo
sırasında başka piyasalara bağlanan Rus şirketleri politik kararlarla hemen
eski haline dönmeyeceklerdir. Bu arada Türkiye’de bunun zararını domates işiyle
uğraşanlar çekecek ama bugünleri düşünmeksizin uçağı düşürme emrini verme
yarışına giren yöneticiler ise, hesap vermeden politika yapmayı
sürdüreceklerdir…
Uçak krizi
öncesi Rusya Suriye’nin sorunlarını Türkiye ile Ankara ya da Zürih’de görüşerek
ortak çözüm arıyordu. Özür dileme sonrası konu Kazakistan’ın başkenti Astana’da
ya da Moskova’da görüşülür oldu. Şu an Suriye’de Rusya’nın aldığı tutum da
Türkiye’nin politikalarına tamamen ters yönde. Örneğin, Türkiye’nin YPG’yi
vurmak için girmeyi planladığı Menbiç ve olası hedeflerden biri gibi görünen
Afrin’de Rus askeri var.
Trump’ın tutumu
da Putin’inkinden farklı sayılmaz. Eskiden, Obama’nın Erdoğan’ı sevmediği
söylenirdi. Ama galiba Trump da sevmiyor olmalı ki, önceki dönemin politikalarından
vazgeçmiş gibi görünmüyor. Her şeyden önce Suriye konusunda Rusya ile birlikte
hareket ediyor. Bunun açık örneği, Menbiç’de her iki ülkenin de asker
bulundurmasıdır. ABD, IŞİD’ın başkenti
Rakka operasyonunu YPG ve Barzani’nin peşmergeleriyle birlikte sürdürüyor. Bu
da Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlerle ilgili politikalarının reddi anlamına
geliyor. Artık ABD’nin Kuzey Irak, Suriye ve Katar’daki askeri üsleri sayesinde
kendini İncirlik’e eskisi kadar bağımlı hissettiği de söylenemez…
Kapitalizm kimin
elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen, kuralsız, keşmekeş içinde işleyen,
düzensiz bir düzendir. Ancak şöyle bir kuralı vardır: Kapitalist zenginlik ve
güç hiyerarşisinde bir basamak yukarıda olan, altındakini sürekli kurallara
uymaya zorlar. Bu arada kendisi de hemen üst basamağındakine karşı kuralları
çiğnemek için çalışır. Çünkü bu düzen kâr üzerine kuruludur ve gemisini
kurtaran kaptan misali, herkes kendi öz çıkarı için çalışır. Eğer birileri
bizim ülkemizde demokrasinin uygulanmasını istiyorsa bu demokrat olduklarından
değil, sömürülmemizden adil bir pay almak istemelerinden kaynaklanır.
Türkiye’de gazetecilerin hapsedilmesi ya da gençlerin katledilmesi hiçbir
Avrupalı ve Amerikalı emperyalistin umurunda değildir. Onların tek düşündüğü,
bu zengin ülkede birileri malı götürürken kendilerine yeterince pay
bırakılmamasıdır. Bu yüzden kavga ederler. Ve bu kavgadan kim galip gelirse
gelsin, bize düşecek bir pay yoktur. Ezilen ve hakkını arayan, kendi göbeğini
kendisi kesmelidir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.