Cumhurbaşkanı 10 Ağustos 2014’de halkoyuyla seçildiğinde zaten “cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen duruma fiili olarak geçilmişti. Bilindiği üzere cumhurbaşkanları mecliste seçiliyordu ve o zamana dek bunun tek istisnası Kenan Evren’di. Evren’in, 12 Eylül darbesinin “devlet başkanı” sıfatını geride bırakarak cumhurbaşkanı koltuğuna oturuşu, darbe anayasasıyla birlikte referanduma sunulmuştu. Karşısında rakibi yoktu. Anayasası hiç tartışılmamıştı. Muhalif propaganda bir yana, bunu çağrıştırır gibi davrananlar bile hemen gözaltına alınıyordu. Bu koşullarda yüzde 91.37 “evet” oyu çıktı. Sonunda ölüm döşeğinde ve göstermelik de olsa mahkemeyle tanıştı. Bina ve caddelere 12 Eylül yalakaları tarafından verilen adlar, iktidarını yine bu darbeye borçlu olanlarca silindi. Ve siyasi tarihte asla iyi sözlerle anılmayacak yerini aldı. Gelelim bugüne:
İktidar tüm
yakın ve uzak komşularıyla, yetmedi dünyanın belli başlı uluslararası
kurumlarıyla kavgalı. Dış politikası iflâs etmiş. Demokratikleştirme vaatleriyle
yönetimi devraldığını unutup, yıllarca tersini yapmış. Ülkede can güvenliğine
gelince: Cumhurbaşkanının Kâbe’yi tavafı sırasında bile çevresi yüzlerce korumayla
sarılıyken, varın alelade yurttaşın durumunu siz düşünün… Ekonomi, mızrak
çuvala sığmaz hale getirilmiş. Öyle ki, istatistiklerle oynayıp işsizlik ve
enflasyonu düşük göstermeye çalışmak artık işe yaramıyor. Bunu kendileri de
biliyor ve daha ileri gidip milli gelir hesaplarıyla oynayarak, borç içindeki ekonomiyi güllük gülistanlık
göstermeye çalışıyorlar. 2003’den 15 Ocak 2015’e dek ihale yasası 32 kez
değiştirilmiş. En çok hangi konularda yasa çıkarılmış diye baktığımızda
madencilik, mera, orman, su, şehircilik alanlarını görüyoruz. Yani dağ, taş,
arsa, akarsu, kıyı gibi kolayca paraya çevrilebilir yerlerle ilgili sürekli
yasa değişikliğine gidilmiş. Ödediğimiz vergilerin eseri kamu kurumlarının
“özelleştirme” adı altında çarçur edilmesi yetmez gibi, eskiden kamu hizmeti
olan işler kâr garantisiyle özel şirketlere devredilmiş. Eğer gösterişli
törenlerle açılan köprülerin işleticileri zarar ederse, özel şehir hastaneleri
yataklarını yüzde 70’e kadar dolduramayıp yeterince kazanamazsa, özel elektrik
şirketleri kâr edemezse, üstünü devlet tamamlıyor. Hem hizmeti alırken, hem de
hiçbir hizmet almadığımız zaman bile para ödüyoruz. Ve bu sömürü anaforu,
“kayıt, sınır, kural, düzen” demek olan devletin resmî belgelerinde önemsiz bir
ayrıntı ya da açık olmayan ifadelerle geçiştiriliyor. Zaten yıllardır Sayıştay
devreden çıkarılmış durumda. Dünyanın neresinde var böyle bir düzen?
Bu durumda
ülkenin en önemli sorunu ve burada yalnızca çok küçük bir bölümünü
sayabildiğimiz sorunlar listesinin bir türlü kısaltılamayışının nedeni, “cumhurbaşkanlığı
sistemi” diye ifade edilen yönetim biçimine geçilemeyişi mi?
***
Ülkenin
kaymağını yiyen kimi yerli ve yabancılar hep söyler ama kendi emeğiyle geçinen
biz sıradan yurttaşlar yaşama mücadelesi içindeyken pek farkına varmayız:
Ülkemiz zengindir. Üç tarafı deniz, kıtaların buluştuğu, farklı kültürleri
barındıran, genç bir nüfusa sahiptir. İklimi yaşamaya çok elverişlidir. Ancak
“güzellik başa bela” misali, böyle bir zenginlik de tarih boyu bu topraklarda
yaşamış halkların başına bela olmuştur. Ya ardı ardına istilaya uğramış, ya da
eline geçirenin kimseye kaptırmamak için zorbaca yönettiği bir yere
dönüştürülmek istenmiştir. Tabi zulüm ve baskının karşılığı tarih boyu
isyanlarla verilmiştir…
15 yılı aşkın
bir süredir aynı parti tarafından yönetiliyoruz. İktidar, başka hiçbir partiye
nasip olmayacak biçimde adeta altın tepsiyle kendisine sunuldu. Bir ülke
iktidarını en çok yıpratacak olan ekonomi politika değişikliğiyle ilgili
kararlar, 2003 yılından önce alınmıştı. IMF’nin bütün acı reçeteleri topluma bu
tarih öncesinde yutturulmuş ve dönemin hükümeti için koalisyon kuran partiler
son seçimde yurttaşlar tarafından cezalandırılarak, baraj altında
bırakılmışlardı. İktidar partisi, küresel
sermayenin Türkiye noteri gibi çalışan Kemal Derviş’in kurduğu düzeni devraldı.
Ülkenin kapıları ardına kadar emperyalizme açılmıştı ve kredi notu da
bugünkü ile karşılaştırılamayacak kadar yüksek tutuluyordu. Zaten durgunluğun
eşiğindeki dünya ekonomisini canlandırmak amacıyla uluslararası kredi
kuruluşları bol bol para dağıtıyor, Türkiye, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan
gibi yerlere yatırım yapıyordu. Dolayısıyla iktidarın elinde bir yandan
özelleştirmelerden, diğer yandan dış kredilerden gelen çok para vardı. Halkın
kendinden önce sıkılmış kemerlerini hiç gevşetmeden ama sanki gevşetiyormuş
gibi yaparak, oylarını her seçimde arttırdı.
Ama dediğimiz
gibi, ülkemiz çok zengin ve bu başa bela… Hiçbir güç odağının bu güzelliği tek
başına tüketmesine göz yumulmaz. Sonuçta ülkemiz, hesabı sorulmamış üç başarılı
darbenin ve sayısız başarısız darbe girişiminin yaşandığı bir yerdi. Önce darbe
söylentileri ve ardından 27 Nisan 2007 muhtırası geldi. 12 Eylül darbe
anayasası cumhurbaşkanı ve başbakana eşit yetkiler dağıtan iki başlı bir
yönetim oluşturmuştu. 27 Nisan muhtırasıyla meclisteki cumhurbaşkanı seçimine
müdahale edildi ve bugün kimsenin adını bile hatırlamadığı Erkan Mumcu sahneye
çıkarıldı. Onun önerisiyle cumhurbaşkanını halkın seçmesi için anayasa
değişikliğine gidildi ve bir referandumla bu gerçekleşti. İşte halkın seçtiği bir parlamento,
parlamentodan çıkan bir hükümet, başbakanla aynı yetkilere sahip ama yine
halkın seçtiği cumhurbaşkanından oluşan siyasi garabete bu koşullarda gelindi.
O günün
kargaşası içinde böyle bir değişikliğin gerektirdiği düzenlemeler yapılmadı.
Yönetim katlarında gücü ele geçirme rekabeti, bizim gibi ülkelerin olağan
siyasi özelliğidir. Bu yüzden önemli siyasi kararlar hep yangından mal kaçırır
gibi, büyük bir aceleyle, sonu düşünülmeden alınır. Son 10 yılda yönetim içinde bu tür gerilimler
giderek arttı. Bunun olası sonuçlarından biri olarak 15 Temmuz darbe girişimi
yaşandı. Süreç boyunca yönetime karşı herhangi bir kitlesel isyan yaşanmadı.
(Gezi olaylarının “isyan” olduğunu sananlar, isyanın ne olduğunu görmek için
Mısır, Tunus, Suriye, Yemen’e bakmalıdır. Türkiye’de Gezi olayları boyutlarına
göre gayet barışçı yaşanmış ve kendiliğinden sönüp gitmiştir.) Bu süreçte eğer
yönetimde bir istikrarsızlık görüldüyse, bu muhalefetten çok iktidarın
kendinden kaynaklıydı.
“Cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen başkancı
bir düzene geçme girişiminin nedeni, yönetenlerin kendi aralarındaki sorunları
düzene sokma gereksinimidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunun fiili adımı
cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle atılmış, 15 Temmuz sonrası olağanüstü hal
koşullarında çıkarılan kararnamelerle hayli yol alınmıştır. Ancak bu yeterli
değildir. Devlette düzenlemelerin kalıcı olabilmesi, anayasal hale
getirilmesini gerektirir. Kişiler,
partiler, yönetimler değişir ama devlet kurumları yerinde durur. Devlet
işleyişindeki bir farklılaşma anayasada yer almıyorsa, kurumlar arası ilişkiler
sürgit kararnamelerle düzenlenemez ve fiili yönetim er geç yeni
istikrarsızlıklara yolaçar. Ülkemizde bu tür sorunlar ya darbeyle, ya da
sandıkla sonuca bağlanmaya çalışılır. Darbe denenmiş ve işe yaramamıştır. Şimdi
sıra sandıktadır. Eğer sonuç “evet” çıkarsa
hükümet bir taşla iki kuş vuracak, öncelikle iç ve dıştaki güçlü çevrelere
kendinin yeterli olduğunu gösterecektir. İkincisi, mecliste gerçekleştiremediği
anayasa değişikliğini sonuca ulaştıracaktır. “Hayır” çıkarsa da fark etmez,
nasıl olsa 2019’a kadar iktidardadır. Ama sonuç ne olursa olsun arada fazla
fark olmayacak gibi görünüyor. Dolayısıyla referandumun kazanana moral vermek
dışında bir etkisi var mı diye düşünülmelidir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.