Blog Arşivi

2 Nisan 2017 Pazar

İKTİDAR OYUNLARI


Cumhurbaşkanı 10 Ağustos 2014’de halkoyuyla seçildiğinde zaten “cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen duruma fiili olarak geçilmişti. Bilindiği üzere cumhurbaşkanları mecliste seçiliyordu ve o zamana dek bunun tek istisnası Kenan Evren’di. Evren’in, 12 Eylül darbesinin “devlet başkanı” sıfatını geride bırakarak cumhurbaşkanı koltuğuna oturuşu, darbe anayasasıyla birlikte referanduma sunulmuştu. Karşısında rakibi yoktu. Anayasası hiç tartışılmamıştı. Muhalif propaganda bir yana, bunu çağrıştırır gibi davrananlar bile hemen gözaltına alınıyordu. Bu koşullarda yüzde 91.37 “evet” oyu çıktı. Sonunda ölüm döşeğinde ve göstermelik de olsa mahkemeyle tanıştı. Bina ve caddelere 12 Eylül yalakaları tarafından verilen adlar, iktidarını yine bu darbeye borçlu olanlarca silindi. Ve siyasi tarihte asla iyi sözlerle anılmayacak yerini aldı. Gelelim bugüne:


İktidar tüm yakın ve uzak komşularıyla, yetmedi dünyanın belli başlı uluslararası kurumlarıyla kavgalı. Dış politikası iflâs etmiş. Demokratikleştirme vaatleriyle yönetimi devraldığını unutup, yıllarca tersini yapmış. Ülkede can güvenliğine gelince: Cumhurbaşkanının Kâbe’yi tavafı sırasında bile çevresi yüzlerce korumayla sarılıyken, varın alelade yurttaşın durumunu siz düşünün… Ekonomi, mızrak çuvala sığmaz hale getirilmiş. Öyle ki, istatistiklerle oynayıp işsizlik ve enflasyonu düşük göstermeye çalışmak artık işe yaramıyor. Bunu kendileri de biliyor ve daha ileri gidip milli gelir hesaplarıyla oynayarak,  borç içindeki ekonomiyi güllük gülistanlık göstermeye çalışıyorlar. 2003’den 15 Ocak 2015’e dek ihale yasası 32 kez değiştirilmiş. En çok hangi konularda yasa çıkarılmış diye baktığımızda madencilik, mera, orman, su, şehircilik alanlarını görüyoruz. Yani dağ, taş, arsa, akarsu, kıyı gibi kolayca paraya çevrilebilir yerlerle ilgili sürekli yasa değişikliğine gidilmiş. Ödediğimiz vergilerin eseri kamu kurumlarının “özelleştirme” adı altında çarçur edilmesi yetmez gibi, eskiden kamu hizmeti olan işler kâr garantisiyle özel şirketlere devredilmiş. Eğer gösterişli törenlerle açılan köprülerin işleticileri zarar ederse, özel şehir hastaneleri yataklarını yüzde 70’e kadar dolduramayıp yeterince kazanamazsa, özel elektrik şirketleri kâr edemezse, üstünü devlet tamamlıyor. Hem hizmeti alırken, hem de hiçbir hizmet almadığımız zaman bile para ödüyoruz. Ve bu sömürü anaforu, “kayıt, sınır, kural, düzen” demek olan devletin resmî belgelerinde önemsiz bir ayrıntı ya da açık olmayan ifadelerle geçiştiriliyor. Zaten yıllardır Sayıştay devreden çıkarılmış durumda. Dünyanın neresinde var böyle bir düzen?

Bu durumda ülkenin en önemli sorunu ve burada yalnızca çok küçük bir bölümünü sayabildiğimiz sorunlar listesinin bir türlü kısaltılamayışının nedeni, “cumhurbaşkanlığı sistemi” diye ifade edilen yönetim biçimine geçilemeyişi mi?

***

Ülkenin kaymağını yiyen kimi yerli ve yabancılar hep söyler ama kendi emeğiyle geçinen biz sıradan yurttaşlar yaşama mücadelesi içindeyken pek farkına varmayız: Ülkemiz zengindir. Üç tarafı deniz, kıtaların buluştuğu, farklı kültürleri barındıran, genç bir nüfusa sahiptir. İklimi yaşamaya çok elverişlidir. Ancak “güzellik başa bela” misali, böyle bir zenginlik de tarih boyu bu topraklarda yaşamış halkların başına bela olmuştur. Ya ardı ardına istilaya uğramış, ya da eline geçirenin kimseye kaptırmamak için zorbaca yönettiği bir yere dönüştürülmek istenmiştir. Tabi zulüm ve baskının karşılığı tarih boyu isyanlarla verilmiştir…

15 yılı aşkın bir süredir aynı parti tarafından yönetiliyoruz. İktidar, başka hiçbir partiye nasip olmayacak biçimde adeta altın tepsiyle kendisine sunuldu. Bir ülke iktidarını en çok yıpratacak olan ekonomi politika değişikliğiyle ilgili kararlar, 2003 yılından önce alınmıştı. IMF’nin bütün acı reçeteleri topluma bu tarih öncesinde yutturulmuş ve dönemin hükümeti için koalisyon kuran partiler son seçimde yurttaşlar tarafından cezalandırılarak, baraj altında bırakılmışlardı.  İktidar partisi, küresel sermayenin Türkiye noteri gibi çalışan Kemal Derviş’in kurduğu düzeni devraldı. Ülkenin kapıları ardına kadar emperyalizme açılmıştı ve kredi notu da bugünkü ile karşılaştırılamayacak kadar yüksek tutuluyordu. Zaten durgunluğun eşiğindeki dünya ekonomisini canlandırmak amacıyla uluslararası kredi kuruluşları bol bol para dağıtıyor, Türkiye, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan gibi yerlere yatırım yapıyordu. Dolayısıyla iktidarın elinde bir yandan özelleştirmelerden, diğer yandan dış kredilerden gelen çok para vardı. Halkın kendinden önce sıkılmış kemerlerini hiç gevşetmeden ama sanki gevşetiyormuş gibi yaparak, oylarını her seçimde arttırdı.

Ama dediğimiz gibi, ülkemiz çok zengin ve bu başa bela… Hiçbir güç odağının bu güzelliği tek başına tüketmesine göz yumulmaz. Sonuçta ülkemiz, hesabı sorulmamış üç başarılı darbenin ve sayısız başarısız darbe girişiminin yaşandığı bir yerdi. Önce darbe söylentileri ve ardından 27 Nisan 2007 muhtırası geldi. 12 Eylül darbe anayasası cumhurbaşkanı ve başbakana eşit yetkiler dağıtan iki başlı bir yönetim oluşturmuştu. 27 Nisan muhtırasıyla meclisteki cumhurbaşkanı seçimine müdahale edildi ve bugün kimsenin adını bile hatırlamadığı Erkan Mumcu sahneye çıkarıldı. Onun önerisiyle cumhurbaşkanını halkın seçmesi için anayasa değişikliğine gidildi ve bir referandumla bu gerçekleşti.  İşte halkın seçtiği bir parlamento, parlamentodan çıkan bir hükümet, başbakanla aynı yetkilere sahip ama yine halkın seçtiği cumhurbaşkanından oluşan siyasi garabete bu koşullarda gelindi.

O günün kargaşası içinde böyle bir değişikliğin gerektirdiği düzenlemeler yapılmadı. Yönetim katlarında gücü ele geçirme rekabeti, bizim gibi ülkelerin olağan siyasi özelliğidir. Bu yüzden önemli siyasi kararlar hep yangından mal kaçırır gibi, büyük bir aceleyle, sonu düşünülmeden alınır.  Son 10 yılda yönetim içinde bu tür gerilimler giderek arttı. Bunun olası sonuçlarından biri olarak 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Süreç boyunca yönetime karşı herhangi bir kitlesel isyan yaşanmadı. (Gezi olaylarının “isyan” olduğunu sananlar, isyanın ne olduğunu görmek için Mısır, Tunus, Suriye, Yemen’e bakmalıdır. Türkiye’de Gezi olayları boyutlarına göre gayet barışçı yaşanmış ve kendiliğinden sönüp gitmiştir.) Bu süreçte eğer yönetimde bir istikrarsızlık görüldüyse, bu muhalefetten çok iktidarın kendinden kaynaklıydı.


 “Cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen başkancı bir düzene geçme girişiminin nedeni, yönetenlerin kendi aralarındaki sorunları düzene sokma gereksinimidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunun fiili adımı cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle atılmış, 15 Temmuz sonrası olağanüstü hal koşullarında çıkarılan kararnamelerle hayli yol alınmıştır. Ancak bu yeterli değildir. Devlette düzenlemelerin kalıcı olabilmesi, anayasal hale getirilmesini gerektirir.  Kişiler, partiler, yönetimler değişir ama devlet kurumları yerinde durur. Devlet işleyişindeki bir farklılaşma anayasada yer almıyorsa, kurumlar arası ilişkiler sürgit kararnamelerle düzenlenemez ve fiili yönetim er geç yeni istikrarsızlıklara yolaçar. Ülkemizde bu tür sorunlar ya darbeyle, ya da sandıkla sonuca bağlanmaya çalışılır. Darbe denenmiş ve işe yaramamıştır. Şimdi sıra sandıktadır.  Eğer sonuç “evet” çıkarsa hükümet bir taşla iki kuş vuracak, öncelikle iç ve dıştaki güçlü çevrelere kendinin yeterli olduğunu gösterecektir. İkincisi, mecliste gerçekleştiremediği anayasa değişikliğini sonuca ulaştıracaktır. “Hayır” çıkarsa da fark etmez, nasıl olsa 2019’a kadar iktidardadır. Ama sonuç ne olursa olsun arada fazla fark olmayacak gibi görünüyor. Dolayısıyla referandumun kazanana moral vermek dışında bir etkisi var mı diye düşünülmelidir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi