Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanıyken yazdığı "Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası" başlıklı makalesi tam 4 yıl önce, 21 Mart 2013'de yayınlandı. Davutoğlu'nun hayali, hükümetin bir önceki dönemdeki gibi uluslararası sorunlara arabuluculuk eder hale gelmesiydi. Çünkü o günlerde Suriye krizi dallanıp budaklanarak yayılma eğilimi gösteriyor ve hükümetin elini zayıflatıyordu. Ancak “sıfır sorun” atılımı, beklenen sonucu vermedi. O zamandan beri uzayıp giden diplomatik krizler zincirine, geçen hafta bir yenisi daha eklenerek Hollanda ile de sorunlu hale gelindi. Olayın genel gidişat içindeki yerine bakmaya çalışalım.
Davutoğlu uzun
yıllar iktidarın mutfağında çalışmış ve dış politikalarının hazırlayıcılarından
biri olmuştu. Bilindiği üzere partisinin söylemi, kimi kadroları gibi
"Milli Görüş"ten devşirmeydi. Ancak Müslümanlık ve Osmanlı ağırlıklı
bu söylemin ayrıntılarına inildikçe işin içyüzü ortaya çıkıyordu. İktidar
partisi Milli Görüş söyleminden, Batı işbirlikçisi gibi görünmeksizin ABD ve
Avrupa ile yakınlaşmak amacıyla yararlanıyordu.
İktidar partisi
ilk döneminde kendini geleneksel düşüncelerin modern kapitalist değerlerle
uyumlu bir türü gibi tanıttı. Avrupa’nın liberalleri kadar liberal, demokratları
kadar demokrattı. Sürekli, vesayet rejimini değiştirip demokrasiyi getirmekten
bahsediyordu. AB ve ABD, hükümete ekonomik ve siyasi bakımdan büyük destek
verdiler. Bunda, ekonomik durgunluk yüzünden kendi ülkelerinde yapamadıkları
yatırımları Türkiye gibi hırslı yöneticilerin elinde hızla büyüyen ülkelere
yapmayı planlamalarının da payı vardı.
Dış krediler ve
özelleştirme gelirleri sayesinde oluşan dev kaynaklar, ihaleler yoluyla uygun
görüldüğü gibi dağıtıldı. Bunun için ihale yasasında pek çok değişiklik
yapıldı. (CHP Milletvekili Faruk Öztrak’ın soru önergesine 15 Ocak 2015
tarihinde verilen yanıta göre, Kamu İhale Yasası’nın 135 maddesi tam 32 kez
değiştirildi.) Alınan borçların nasıl ödeneceğini düşünmeden yapılan harcamalar
ve türban sorunu, vesayet karşıtlığı gibi propaganda amacıyla çarpıtılarak
üretilen söylemler yardımıyla ardı ardına seçimler kazanıldı. İlk dönem böylece
geride kaldı. İlerleyişin ikinci döneminde iktidar kendini, Osmanlı'nın hakkını
geri almak için tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gibi gösteriyordu. Oysa
dünya ve ülke konjonktürü çerçevesinde politika yapan önceki hükümetlerden bir
farkı yoktu.
Herkese
hükmedecek güce erişerek rakipsiz kalmak, er geç kendi kendine rakip olmayı
getirir. Kapitalist dünyada “kardeşlik hukuku” yoktur, çıkarlar vardır. Böylece
dıştan bölünemeyen, içten bölünür. Bu ahlaksızlık ya da sıklıkla söylendiği
gibi “düşmanların kurduğu komplo” değil,
herkesin çıkarını gözetmesi üzerine kurulu bir düzenin olağan işleyişidir. Ne
zaman ki toplumsal çıkarlar belirleyici olur ve toplum tarafından şeffaf
biçimde denetlenir hale gelirse, o zaman belki adil bir hayattan
bahsedilebilir…
Nitekim yıllar
içinde partinin pek çok kurucusuyla yolların ayrılmasının ardından sıra “ne
istediler de vermedik” denilen Cemaat çevresine geldi. Sonrası malum, 17-25
Aralık 2013 girişimleriyle başlayan olaylar zinciri 15 Temmuz darbe girişimine
kadar dayandı. İktidar partisi içte ve dışta yaşanan bir dizi kırılmayla ikinci
dönemini kapatarak bugün içinde bulunduğumuz sürece girdi. Artık başlıca
politikası, kaybettiği iç ve dış desteklerin yerine yenilerini bulmaya
çalışmaktı. Batının güç odaklarıyla birlikte Osmanlıyı canlandırma
söylemlerinin yerini, “yerli ve milli” söylemi aldı. Bu da çok uluslu
imparatorluk hayallerinin suya düştüğünün bir başka göstergesiydi. KHK ile
işine son verilen Prof. Dr. İlhan Uzel’in belirttiği gibi, bu sürecin dönüm noktası 2013 yılı oldu. Hatırlayalım:
İktidar partisi,
2010’da başlayan “Arap Baharı”ndan Tunus, Mısır ve Suriye’de Müslüman Kardeşler
iktidarlarının çıkmasını umuyor ve kendini buna hazırlıyordu. Ancak bu beklenti
2013’de tükendi. Tunus’da Nahda Partisi seçimlerle, Mısır’da Mursi darbe ile
iktidarı kaybettiler. Suriye’de ise Esat yönetimi Rusya ve İran’ın desteğini
alarak ayakta kaldı. Bu gelişme nedeniyle ABD Türkiye üzerinden çözüm
arayışından uzaklaşarak, Suriye sorununu Rusya ile görüşmeye başladı. Ve Mısır’da darbecileri destekledi. “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı
keser” diye bir deyim var, nitekim Batılılar Müslüman coğrafyasına yönelik
politikalarda koçbaşı gibi kullandıkları iktidar partisinden yararlanamaz hale
gelince, desteklerini çekmeye başladılar. Buna karşılık Türkiye’den de bir
manevra geldi ve Rusya ile yakınlaşma sürecine girildi. Ancak bu kısa sürdü ve
hala net olarak açıklanamayan biçimde Rus uçağının düşürülmesiyle, iktidar dar
bir alana sıkışmış oldu.
Elbette hükümet
ne kadar sıkışsa da, Türkiye’de güçlü bir devlet geleneği ve bunun bölge
çapında yarattığı önemli bir etki var.
Ancak hükümet-cemaat çekişmesi ve ardından 15 Temmuz sırasında bu güç ve
etkinin büyük ölçüde zayıfladığı da bir gerçek. Bugün bundan çıkma çabalarının
sancıları yaşanıyor. Zayıflama hali hangi noktaya kadar sürer?
İç sorunların
bir ülkeyi, çevresini ve dünyayı nasıl etkilediğini anlamak için Filistin,
Afganistan, Irak, Suriye, Yemen’e bakılmalıdır. Eğer Türkiye’de de benzer sorunlar
yaşanırsa bundan Avrupa’nın yanı sıra Kafkas, İran, Asya’nın ortaları, Arap
Yarımadası ve Kuzey Afrika’nın doğrudan etkileneceği rahatlıkla söylenebilir.
Küçük bir dünya savaşı çıkartmak isteyen varsa, Türkiye’yi karıştırır. Peki,
bunu kim ister?
En büyüğünden
başlayalım: Önümüzdeki yıllarda Çin’le kapışmaya hazırlanan ABD istemeyecektir.
Boğazların kapanması endişesi başta olmak üzere pek çok nedenden Rusya da
istemez. Şu an Şii toplulukları üzerinden coğrafyanın en avantajlı ülkesi
olarak görünen ama etnik fay hatları üzerinde duran İran da Türkiye’nin sağlam
durmasından yanadır. Araplar dışında Müslüman ve müttefik olduğu bir ülkenin
dağılması İsrail’in de işine gelmez. Kapısına en az 15-20 milyon göçmen yığacak
olan böyle bir karışıklık, Suriye ve Afrika’dan gelenlerle bile başa çıkamayan
Avrupa için kâbustur. Rusya ile müttefik olan ve Avrupa’yı yanına çekmeye çalışan
Çin de böyle bir karışıklıktan yana olmaz. Bu durumda Türkiye’de istikrarsız
bir ortam doğmasını kim göze alabilir?
Soru, 16 Nisan’a
hangi koşullarda gidildiğini düşünmemizi de sağlıyor. Türkiye’de toplum düzeninin
toparlanması gerekiyor. Bu iki biçimde olabilir; birincisi “cumhurbaşkanlığı
sistemi” adı altında dile getirilen sıkıdüzen yoluyla, ikincisi farklı toplum
kesimlerinin katılımına olanak tanıyan demokratik yoldan. Oysa böylesine önemli
bir adım olağanüstü koşullar altında atılıyor. Bugün konuşulamayanlar, doğal
olarak olağan koşullara dönüldüğünde gündeme gelecektir. Ya da böyle bir durum
yaşanmaması için, belki çok uzun bir süre olağanüstü koşullarda kalınacaktır.
Bir de şu var: Eğer bugün bir ülke ekonomik ve askeri bakımdan kendi göbeğini kendisi
kesecek kadar güçlü değilse, kendisiyle ilgili konularda bile kolayca karar
alamaz. Türkiye önemli savaş araçlarının hiç birini kendisi yapmıyor. Ekonomi
politikaları, sayısız uluslararası anlaşma ve yıllardır işleyen bağlantılarla
küresel sermaye ile içli dışlı. Siyaseti, NATO, ABD ve Avrupa ile ortak
kararlaştırılıyor. Ve en önemlisi, sonuçlardan en çok biz aşağıdakiler
etkilenecek olduğumuz halde yukarıları etkileyecek gücümüz yok. Dolayısıyla
ülkede kim ne istiyorsa istiyor ama bizim için değil, kendisi için istiyor. Bu
her kimse; sorunu yaratan da, çözmekten sorumlu olan da o…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.