Blog Arşivi

19 Mart 2017 Pazar

SORUNU YARATAN KİM?


Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanıyken yazdığı "Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası" başlıklı makalesi tam 4 yıl önce, 21 Mart 2013'de yayınlandı. Davutoğlu'nun hayali, hükümetin bir önceki dönemdeki gibi uluslararası sorunlara arabuluculuk eder hale gelmesiydi. Çünkü o günlerde Suriye krizi dallanıp budaklanarak yayılma eğilimi gösteriyor ve hükümetin elini zayıflatıyordu. Ancak “sıfır sorun” atılımı, beklenen sonucu vermedi. O zamandan beri uzayıp giden diplomatik krizler zincirine, geçen hafta bir yenisi daha eklenerek Hollanda ile de sorunlu hale gelindi. Olayın genel gidişat içindeki yerine bakmaya çalışalım.

Davutoğlu uzun yıllar iktidarın mutfağında çalışmış ve dış politikalarının hazırlayıcılarından biri olmuştu. Bilindiği üzere partisinin söylemi, kimi kadroları gibi "Milli Görüş"ten devşirmeydi. Ancak Müslümanlık ve Osmanlı ağırlıklı bu söylemin ayrıntılarına inildikçe işin içyüzü ortaya çıkıyordu. İktidar partisi Milli Görüş söyleminden, Batı işbirlikçisi gibi görünmeksizin ABD ve Avrupa ile yakınlaşmak amacıyla yararlanıyordu.

İktidar partisi ilk döneminde kendini geleneksel düşüncelerin modern kapitalist değerlerle uyumlu bir türü gibi tanıttı. Avrupa’nın liberalleri kadar liberal, demokratları kadar demokrattı. Sürekli, vesayet rejimini değiştirip demokrasiyi getirmekten bahsediyordu. AB ve ABD, hükümete ekonomik ve siyasi bakımdan büyük destek verdiler. Bunda, ekonomik durgunluk yüzünden kendi ülkelerinde yapamadıkları yatırımları Türkiye gibi hırslı yöneticilerin elinde hızla büyüyen ülkelere yapmayı planlamalarının da payı vardı.

Dış krediler ve özelleştirme gelirleri sayesinde oluşan dev kaynaklar, ihaleler yoluyla uygun görüldüğü gibi dağıtıldı. Bunun için ihale yasasında pek çok değişiklik yapıldı. (CHP Milletvekili Faruk Öztrak’ın soru önergesine 15 Ocak 2015 tarihinde verilen yanıta göre, Kamu İhale Yasası’nın 135 maddesi tam 32 kez değiştirildi.) Alınan borçların nasıl ödeneceğini düşünmeden yapılan harcamalar ve türban sorunu, vesayet karşıtlığı gibi propaganda amacıyla çarpıtılarak üretilen söylemler yardımıyla ardı ardına seçimler kazanıldı. İlk dönem böylece geride kaldı. İlerleyişin ikinci döneminde iktidar kendini, Osmanlı'nın hakkını geri almak için tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş gibi gösteriyordu. Oysa dünya ve ülke konjonktürü çerçevesinde politika yapan önceki hükümetlerden bir farkı yoktu.

Herkese hükmedecek güce erişerek rakipsiz kalmak, er geç kendi kendine rakip olmayı getirir. Kapitalist dünyada “kardeşlik hukuku” yoktur, çıkarlar vardır. Böylece dıştan bölünemeyen, içten bölünür. Bu ahlaksızlık ya da sıklıkla söylendiği gibi “düşmanların kurduğu komplo”  değil, herkesin çıkarını gözetmesi üzerine kurulu bir düzenin olağan işleyişidir. Ne zaman ki toplumsal çıkarlar belirleyici olur ve toplum tarafından şeffaf biçimde denetlenir hale gelirse, o zaman belki adil bir hayattan bahsedilebilir…

Nitekim yıllar içinde partinin pek çok kurucusuyla yolların ayrılmasının ardından sıra “ne istediler de vermedik” denilen Cemaat çevresine geldi. Sonrası malum, 17-25 Aralık 2013 girişimleriyle başlayan olaylar zinciri 15 Temmuz darbe girişimine kadar dayandı. İktidar partisi içte ve dışta yaşanan bir dizi kırılmayla ikinci dönemini kapatarak bugün içinde bulunduğumuz sürece girdi. Artık başlıca politikası, kaybettiği iç ve dış desteklerin yerine yenilerini bulmaya çalışmaktı. Batının güç odaklarıyla birlikte Osmanlıyı canlandırma söylemlerinin yerini, “yerli ve milli” söylemi aldı. Bu da çok uluslu imparatorluk hayallerinin suya düştüğünün bir başka göstergesiydi. KHK ile işine son verilen Prof. Dr. İlhan Uzel’in belirttiği gibi,  bu sürecin dönüm noktası 2013 yılı oldu. Hatırlayalım:

İktidar partisi, 2010’da başlayan “Arap Baharı”ndan Tunus, Mısır ve Suriye’de Müslüman Kardeşler iktidarlarının çıkmasını umuyor ve kendini buna hazırlıyordu. Ancak bu beklenti 2013’de tükendi. Tunus’da Nahda Partisi seçimlerle, Mısır’da Mursi darbe ile iktidarı kaybettiler. Suriye’de ise Esat yönetimi Rusya ve İran’ın desteğini alarak ayakta kaldı. Bu gelişme nedeniyle ABD Türkiye üzerinden çözüm arayışından uzaklaşarak, Suriye sorununu Rusya ile görüşmeye başladı. Ve Mısır’da  darbecileri destekledi. “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” diye bir deyim var, nitekim Batılılar Müslüman coğrafyasına yönelik politikalarda koçbaşı gibi kullandıkları iktidar partisinden yararlanamaz hale gelince, desteklerini çekmeye başladılar. Buna karşılık Türkiye’den de bir manevra geldi ve Rusya ile yakınlaşma sürecine girildi. Ancak bu kısa sürdü ve hala net olarak açıklanamayan biçimde Rus uçağının düşürülmesiyle, iktidar dar bir alana sıkışmış oldu.

Elbette hükümet ne kadar sıkışsa da, Türkiye’de güçlü bir devlet geleneği ve bunun bölge çapında yarattığı önemli bir etki var.  Ancak hükümet-cemaat çekişmesi ve ardından 15 Temmuz sırasında bu güç ve etkinin büyük ölçüde zayıfladığı da bir gerçek. Bugün bundan çıkma çabalarının sancıları yaşanıyor. Zayıflama hali hangi noktaya kadar sürer?

İç sorunların bir ülkeyi, çevresini ve dünyayı nasıl etkilediğini anlamak için Filistin, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen’e bakılmalıdır. Eğer Türkiye’de de benzer sorunlar yaşanırsa bundan Avrupa’nın yanı sıra Kafkas, İran, Asya’nın ortaları, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’nın doğrudan etkileneceği rahatlıkla söylenebilir. Küçük bir dünya savaşı çıkartmak isteyen varsa, Türkiye’yi karıştırır. Peki, bunu kim ister?

En büyüğünden başlayalım: Önümüzdeki yıllarda Çin’le kapışmaya hazırlanan ABD istemeyecektir. Boğazların kapanması endişesi başta olmak üzere pek çok nedenden Rusya da istemez. Şu an Şii toplulukları üzerinden coğrafyanın en avantajlı ülkesi olarak görünen ama etnik fay hatları üzerinde duran İran da Türkiye’nin sağlam durmasından yanadır. Araplar dışında Müslüman ve müttefik olduğu bir ülkenin dağılması İsrail’in de işine gelmez. Kapısına en az 15-20 milyon göçmen yığacak olan böyle bir karışıklık, Suriye ve Afrika’dan gelenlerle bile başa çıkamayan Avrupa için kâbustur. Rusya ile müttefik olan ve Avrupa’yı yanına çekmeye çalışan Çin de böyle bir karışıklıktan yana olmaz. Bu durumda Türkiye’de istikrarsız bir ortam doğmasını kim göze alabilir?


Soru, 16 Nisan’a hangi koşullarda gidildiğini düşünmemizi de sağlıyor. Türkiye’de toplum düzeninin toparlanması gerekiyor. Bu iki biçimde olabilir; birincisi “cumhurbaşkanlığı sistemi” adı altında dile getirilen sıkıdüzen yoluyla, ikincisi farklı toplum kesimlerinin katılımına olanak tanıyan demokratik yoldan. Oysa böylesine önemli bir adım olağanüstü koşullar altında atılıyor. Bugün konuşulamayanlar, doğal olarak olağan koşullara dönüldüğünde gündeme gelecektir. Ya da böyle bir durum yaşanmaması için, belki çok uzun bir süre olağanüstü koşullarda kalınacaktır. Bir de şu var: Eğer bugün bir ülke ekonomik ve askeri bakımdan kendi göbeğini kendisi kesecek kadar güçlü değilse, kendisiyle ilgili konularda bile kolayca karar alamaz. Türkiye önemli savaş araçlarının hiç birini kendisi yapmıyor. Ekonomi politikaları, sayısız uluslararası anlaşma ve yıllardır işleyen bağlantılarla küresel sermaye ile içli dışlı. Siyaseti, NATO, ABD ve Avrupa ile ortak kararlaştırılıyor. Ve en önemlisi, sonuçlardan en çok biz aşağıdakiler etkilenecek olduğumuz halde yukarıları etkileyecek gücümüz yok. Dolayısıyla ülkede kim ne istiyorsa istiyor ama bizim için değil, kendisi için istiyor. Bu her kimse; sorunu yaratan da, çözmekten sorumlu olan da o…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi