Nasreddin Hoca bir gün evde yüzüğünü kaybetmiş, her yanı aramış bulamamış. Dışarı çıkıp sokakta aramaya başlamış. Bunu gören biri ne aradığını sormuş. Hoca da “yüzüğümü” demiş. Meraklı kişi yüzüğün nasıl kaybolduğunu anlamak istemiş. Bunun üzerine Hoca “yüzük evde kayboldu” demiş. Karşısındaki doğal olarak sokakta niye aradığını sormuş. Hocanın yanıtı:“ev karanlık, bulamıyorum; sokak aydınlık diye burada arıyorum.”
Bir haftadır
devlet zevali işi gücü bıraktı Avrupa’ya demokrasi dersi veriyor. Vermekle de
kalmayıp, ağır sözlerle kınıyor. Sayısız linç girişiminin yaşandığı ve yalnızca
fikrini açıkladığı için insanların işinden atılıp hatta hapse konulduğu ülke
biz değilmişiz gibi, Almanya’nın Nazi olup olmadığıyla uğraşıyoruz. Sanki her 8
Mart’ta sesini duyurmak için sokağa çıkan kadınların gözüne biber gazı burada
sıkılmıyor gibi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayan Hollanda’da uğradığı
davranışı “üstelik 8 Mart’tan üç gün sonra” diye bir kadın olarak protesto
ettiğini belirtiyor. Başbakan Yıldırım, “bu ne biçim müttefiklik” diyor.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Hollanda başbakanına “sen ne lalesisin” diye
soruyor. İnsan, bunun Türkçe argodaki anlamının Hollanda diline çevrildiğinde
Bakan Çavuşoğlu’nun zor durumda kalacağını düşünüp düşünmediğini merak ediyor.
Ülkemizde
oluşturamadığımız demokrasiyi Avrupa’da arıyoruz. Herkes bize karşı şefkatli,
hoşgörülü, eşitlikçi olsun ama biz istediğimiz gibi olalım… Başta Avrupalılar
olmak üzere bütün dünya bu tür davranışlara gülüyor. Tabi “aman olumsuz görüntü
vermeyeyim de referandumda hayır oyları düşmesin” hesapları yapan Kılıçdaroğlu
muhalefeti de, odun yarıcının hıh deyicisi gibi iktidarın Avrupa’ya karşı
tutumunu destekliyor.
Avrupalılar Türkiye’deki
yönetime uzunca süredir muhalefet ediyorlar. Gerekçeleri, yeterince demokratik
olmaması. Buna karşılık bizimkiler asıl gerekçenin başka olduğunu, Türkiye’nin
gücünden çekindikleri ve gelişmesini istemedikleri için böyle yaptıklarını
ileri sürüyor. Güya Müslümanız diye böyle yapıyorlar… Oysa paranı dini imanı mı
var…Her iki gerekçe de yanlış tabi. Kendi çıkarını korumak için karşıyı
suçlamak eski bir taktik. Bu, Avrupa ve Türkiye’nin muktedirleri, yani güçlü
çevreleri arasında yaşanan bir ip çekme yarışı gibi. Kim kimi pes
ettirebileceğine bakıyor. Bizim gibi sıradan yurttaşların bu çekişmeden elde
edeceği bir kazanç yok. Çünkü ne denizlerde yüzen gemilerimiz, ne havalarda
gezen uçaklarımız var. Ülke ister Almanya ile ister Rusya ile ticaret yapsın,
emeğiyle geçinenler için bir şey fark etmiyor. Ama Almanya’da yatırımı olan
Türk ya da Türkiye’de yatırımı olan Hollanda, Avusturya, İsveç, Fransız
şirketleri için çok şey fark ediyor. İşte Türkiye ile Avrupa arasındaki
sürtüşmenin kökünde de, sınırları dışında yatırım yapanların rekabeti yatıyor.
Türkiye’nin
ticaretinin yüzde 60’ından fazlası Avrupa ülkeleriyle. Almanya, Avrupa Birliğinin
lokomotifi. Eğer Almanya bir şeye “hayır” derse, geri kalanlar da aynısını
tekrarlar. Almanya, Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkıyor. Ve diğerleri de
bu kararı izliyor. Nedeni, Türkiye’nin Avrupa ölçülerini kabul etmeyişi. Yani
Türkiye Avrupa’nın eşit bir parçası olmak istiyor ama devlet ve toplum düzenini
değiştirmeye karşı direniyor. Türkiye’nin Avrupa’dan başlıca farkı, siyasi
partiler ve devlet kurumlarının seçkin bir grup tarafından yönetiliyor oluşu. Bizim
yönetim anlayışımız, “vatan ve millet için” fedakârca çalıştığı düşünülen
kimselerin soruşturulmasına ve yaptıklarının doğruluğunun-yanlışlığının
tartışılmasına izin vermiyor. Topluma o kadar çok şey “kutsal” olarak
dayatılıyor ki, onların etrafından dolanarak halka yararlı bir davranışta bulunmak
neredeyse olanaksız hale geliyor. Bu elbette halk açısından böyle, bir de bu
dolambaçlı siyasi yaşamın başkaları için taşıdığı anlam var. Kim bu başkaları?
Halk olmayanlar,
yani Avrupa’nın ve ülkemizin yatırımcıları, zenginleri, bankacıları, şirket
sahipleri… Eğer bir ülkede bürokrasi güçlüyse, kararları tepedeki bir avuç
yönetici veriyor demektir. Kararların bu yolla alındığı yerde istikrar olmaz.
Çünkü kararlar, gücü elinde tutan az sayıda kişinin günlük çıkarlarına göre
durmadan değişir. Oysa kamyonlar dolusu parayla yatırım yapmaya kalkışanlar,
uzun vadede önlerini görmek ister. Dolayısıyla sık sık karar değiştirilmesinden
rahatsız olurlar. Servetlerini yatıracakları fabrikaların bir kanun çıkarılarak
ellerinden alınmayacağından emin olmak isterler. Döviz kurlarıyla, vergi
yasalarıyla oynanmasından rahatsız olurlar. Bu yüzden yöneticilerin kolay
denetlenebileceği, yasaların açık ve şeffaf olduğu düzenleri desteklerler. Yani
peşinde oldukları demokrasi bizim için değil, kendileri içindir. İşte AB’nin
sürekli Türkiye’ye “demokratik değilsin” demesinin nedeni budur. Avrupa
sermayesinin amacı, ABD ve Rusya’nın cirit attığı Arap coğrafyasında kendisinin
de rahatça dolaşabilmektir. Bu da ancak Türkiye üzerinden gerçekleşebilir. Ama
Türkiye ile eşit ve güvenilir ilişki kurabilmek için, ülkemiz bürokrasisinin
kapalı kutu olmaktan çıkması, siyasetinin şeffaflaşması gerekir. Çekişmenin
Türkiye tarafına gelince:
Türkiye de
AB’nin Arap ülkelerine geçiş biletini elinde tuttuğunun farkındadır. Örneğin
ABD’ye tahsis ettiği İncirlik Üssünden Avrupalıların da yararlanmasını hemen
kabul etmez. Suriyeli göçmenleri Avrupa’ya göndermekle tehdit eder. Sırf
Avrupa’ya karşı güçlü olmak için Katar ve Suudi yönetimleriyle arasını sıcak
tutarak, Suriye politikalarını onlarla belirler. Bu arada, Putin’le
yakınlaşarak sanki Batı’dan kopacakmış gibi davranır ve Avrupa’yı tedirgin
eder. Ama nafile, Türkiye’yi yönetenlerin Avrupa’ya gereksinimi, Avrupalıların
Türkiye’ye duyduklarından daha fazladır.
Hatırlanacağı
üzere Obama döneminde ABD ve AB arasında bir ticaret anlaşması yapmanın
temelleri atılıyordu. Eğer gerçekleşseydi, Batı’nın iki önemli gücü gümrüksüz
ticaret yapabilecek ve Türkiye bunun dışında kalacağı için ekonomik bakımdan
çok zor duruma düşecekti. Ama Trump yönetimi bu anlaşmayı feshetti. Ayrıca
İngiltere de şimdilik AB’den uzaklaşma kararı aldı. Bu son gelişmeler,
Türkiye’nin lehineydi. Türkiye, giderek darboğaza giren ekonomisini rahatlatmak
için Avrupa ülkeleriyle ticaretini arttırmaya hazırlanıyordu. Ancak ekonomik
kriz Avrupa şirketlerini de etkiliyordu. Bu yeni gelişmelerin Türkiye’ye
sağlayacağı kazançtan neden onlar da payını almasın?
Özetle;
uluslararası ilişkilerde dostluk ya da düşmanlık değil, çıkarlar sözkonusudur.
AB uzunca süredir 16 Nisan referandumuyla ilan edilecek rejimin işine
gelmediğini belirtiyor. Anayasa konusunda uzman olan Avrupa Konseyine bağlı
çalışan Venedik Komisyonu, geçen hafta kararını açıkladı. Türkiye’de “tek adam”
rejimine gidildiğini, parlamentonun etkisizleştirildiğini, muhalefetin baskı
altına alındığını belirtti. Komisyonun raporları, AB’nin bütün işlemlerinde
dikkate alınıyor. Dolayısıyla hükümetin OHAL altında referanduma gitmesi,
Avrupa ile bundan sonraki ilişkileri olumsuz etkileyecektir. Biz, Avrupa’nın bu
tür demokrasi söylemlerinin sahteliğinin farkındayız. Avrupa’daki zenginliklerin,
dünya mazlumlarının kanı, canı pahasına oluştuğunu biliyoruz. Ancak bu tür bir
ikiyüzlülüğe ve emperyalist zihniyete de lafla değil, kendi ülkende demokratik
bir düzen için çalışarak karşılık verilebilir. Kendi toprağında demokrat
olamayanlar, başkalarına demokrasi dersi veremez. Vermeye kalkışanlar gülünç
duruma düşer ve kimse tarafından dikkate alınmaz. Avrupa’nın ne dediği ve
yönetenlerimizin buna ne yanıt verdiği önemli değildir, önemli olan, son sözü
söyleyecek olan halkın düşündükleri ve yaptıklarıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.