Blog Arşivi

12 Mart 2017 Pazar

EVDE KAYBETTİĞİNİ SOKAKTA ARAMAK


Nasreddin Hoca bir gün evde yüzüğünü kaybetmiş, her yanı aramış bulamamış. Dışarı çıkıp sokakta aramaya başlamış. Bunu gören biri ne aradığını sormuş. Hoca da “yüzüğümü” demiş. Meraklı kişi yüzüğün nasıl kaybolduğunu anlamak istemiş. Bunun üzerine Hoca “yüzük evde kayboldu” demiş. Karşısındaki doğal olarak sokakta niye aradığını sormuş. Hocanın yanıtı:“ev karanlık, bulamıyorum; sokak aydınlık diye burada arıyorum.”

Bir haftadır devlet zevali işi gücü bıraktı Avrupa’ya demokrasi dersi veriyor. Vermekle de kalmayıp, ağır sözlerle kınıyor. Sayısız linç girişiminin yaşandığı ve yalnızca fikrini açıkladığı için insanların işinden atılıp hatta hapse konulduğu ülke biz değilmişiz gibi, Almanya’nın Nazi olup olmadığıyla uğraşıyoruz. Sanki her 8 Mart’ta sesini duyurmak için sokağa çıkan kadınların gözüne biber gazı burada sıkılmıyor gibi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayan Hollanda’da uğradığı davranışı “üstelik 8 Mart’tan üç gün sonra” diye bir kadın olarak protesto ettiğini belirtiyor. Başbakan Yıldırım, “bu ne biçim müttefiklik” diyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Hollanda başbakanına “sen ne lalesisin” diye soruyor. İnsan, bunun Türkçe argodaki anlamının Hollanda diline çevrildiğinde Bakan Çavuşoğlu’nun zor durumda kalacağını düşünüp düşünmediğini merak ediyor.

Ülkemizde oluşturamadığımız demokrasiyi Avrupa’da arıyoruz. Herkes bize karşı şefkatli, hoşgörülü, eşitlikçi olsun ama biz istediğimiz gibi olalım… Başta Avrupalılar olmak üzere bütün dünya bu tür davranışlara gülüyor. Tabi “aman olumsuz görüntü vermeyeyim de referandumda hayır oyları düşmesin” hesapları yapan Kılıçdaroğlu muhalefeti de, odun yarıcının hıh deyicisi gibi iktidarın Avrupa’ya karşı tutumunu destekliyor.

Avrupalılar Türkiye’deki yönetime uzunca süredir muhalefet ediyorlar. Gerekçeleri, yeterince demokratik olmaması. Buna karşılık bizimkiler asıl gerekçenin başka olduğunu, Türkiye’nin gücünden çekindikleri ve gelişmesini istemedikleri için böyle yaptıklarını ileri sürüyor. Güya Müslümanız diye böyle yapıyorlar… Oysa paranı dini imanı mı var…Her iki gerekçe de yanlış tabi. Kendi çıkarını korumak için karşıyı suçlamak eski bir taktik. Bu, Avrupa ve Türkiye’nin muktedirleri, yani güçlü çevreleri arasında yaşanan bir ip çekme yarışı gibi. Kim kimi pes ettirebileceğine bakıyor. Bizim gibi sıradan yurttaşların bu çekişmeden elde edeceği bir kazanç yok. Çünkü ne denizlerde yüzen gemilerimiz, ne havalarda gezen uçaklarımız var. Ülke ister Almanya ile ister Rusya ile ticaret yapsın, emeğiyle geçinenler için bir şey fark etmiyor. Ama Almanya’da yatırımı olan Türk ya da Türkiye’de yatırımı olan Hollanda, Avusturya, İsveç, Fransız şirketleri için çok şey fark ediyor. İşte Türkiye ile Avrupa arasındaki sürtüşmenin kökünde de, sınırları dışında yatırım yapanların rekabeti yatıyor.

Türkiye’nin ticaretinin yüzde 60’ından fazlası Avrupa ülkeleriyle. Almanya, Avrupa Birliğinin lokomotifi. Eğer Almanya bir şeye “hayır” derse, geri kalanlar da aynısını tekrarlar. Almanya, Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkıyor. Ve diğerleri de bu kararı izliyor. Nedeni, Türkiye’nin Avrupa ölçülerini kabul etmeyişi. Yani Türkiye Avrupa’nın eşit bir parçası olmak istiyor ama devlet ve toplum düzenini değiştirmeye karşı direniyor. Türkiye’nin Avrupa’dan başlıca farkı, siyasi partiler ve devlet kurumlarının seçkin bir grup tarafından yönetiliyor oluşu. Bizim yönetim anlayışımız, “vatan ve millet için” fedakârca çalıştığı düşünülen kimselerin soruşturulmasına ve yaptıklarının doğruluğunun-yanlışlığının tartışılmasına izin vermiyor. Topluma o kadar çok şey “kutsal” olarak dayatılıyor ki, onların etrafından dolanarak halka yararlı bir davranışta bulunmak neredeyse olanaksız hale geliyor. Bu elbette halk açısından böyle, bir de bu dolambaçlı siyasi yaşamın başkaları için taşıdığı anlam var. Kim bu başkaları?

Halk olmayanlar, yani Avrupa’nın ve ülkemizin yatırımcıları, zenginleri, bankacıları, şirket sahipleri… Eğer bir ülkede bürokrasi güçlüyse, kararları tepedeki bir avuç yönetici veriyor demektir. Kararların bu yolla alındığı yerde istikrar olmaz. Çünkü kararlar, gücü elinde tutan az sayıda kişinin günlük çıkarlarına göre durmadan değişir. Oysa kamyonlar dolusu parayla yatırım yapmaya kalkışanlar, uzun vadede önlerini görmek ister. Dolayısıyla sık sık karar değiştirilmesinden rahatsız olurlar. Servetlerini yatıracakları fabrikaların bir kanun çıkarılarak ellerinden alınmayacağından emin olmak isterler. Döviz kurlarıyla, vergi yasalarıyla oynanmasından rahatsız olurlar. Bu yüzden yöneticilerin kolay denetlenebileceği, yasaların açık ve şeffaf olduğu düzenleri desteklerler. Yani peşinde oldukları demokrasi bizim için değil, kendileri içindir. İşte AB’nin sürekli Türkiye’ye “demokratik değilsin” demesinin nedeni budur. Avrupa sermayesinin amacı, ABD ve Rusya’nın cirit attığı Arap coğrafyasında kendisinin de rahatça dolaşabilmektir. Bu da ancak Türkiye üzerinden gerçekleşebilir. Ama Türkiye ile eşit ve güvenilir ilişki kurabilmek için, ülkemiz bürokrasisinin kapalı kutu olmaktan çıkması, siyasetinin şeffaflaşması gerekir. Çekişmenin Türkiye tarafına gelince:

Türkiye de AB’nin Arap ülkelerine geçiş biletini elinde tuttuğunun farkındadır. Örneğin ABD’ye tahsis ettiği İncirlik Üssünden Avrupalıların da yararlanmasını hemen kabul etmez. Suriyeli göçmenleri Avrupa’ya göndermekle tehdit eder. Sırf Avrupa’ya karşı güçlü olmak için Katar ve Suudi yönetimleriyle arasını sıcak tutarak, Suriye politikalarını onlarla belirler. Bu arada, Putin’le yakınlaşarak sanki Batı’dan kopacakmış gibi davranır ve Avrupa’yı tedirgin eder. Ama nafile, Türkiye’yi yönetenlerin Avrupa’ya gereksinimi, Avrupalıların Türkiye’ye duyduklarından daha fazladır.

Hatırlanacağı üzere Obama döneminde ABD ve AB arasında bir ticaret anlaşması yapmanın temelleri atılıyordu. Eğer gerçekleşseydi, Batı’nın iki önemli gücü gümrüksüz ticaret yapabilecek ve Türkiye bunun dışında kalacağı için ekonomik bakımdan çok zor duruma düşecekti. Ama Trump yönetimi bu anlaşmayı feshetti. Ayrıca İngiltere de şimdilik AB’den uzaklaşma kararı aldı. Bu son gelişmeler, Türkiye’nin lehineydi. Türkiye, giderek darboğaza giren ekonomisini rahatlatmak için Avrupa ülkeleriyle ticaretini arttırmaya hazırlanıyordu. Ancak ekonomik kriz Avrupa şirketlerini de etkiliyordu. Bu yeni gelişmelerin Türkiye’ye sağlayacağı kazançtan neden onlar da payını almasın?


Özetle; uluslararası ilişkilerde dostluk ya da düşmanlık değil, çıkarlar sözkonusudur. AB uzunca süredir 16 Nisan referandumuyla ilan edilecek rejimin işine gelmediğini belirtiyor. Anayasa konusunda uzman olan Avrupa Konseyine bağlı çalışan Venedik Komisyonu, geçen hafta kararını açıkladı. Türkiye’de “tek adam” rejimine gidildiğini, parlamentonun etkisizleştirildiğini, muhalefetin baskı altına alındığını belirtti. Komisyonun raporları, AB’nin bütün işlemlerinde dikkate alınıyor. Dolayısıyla hükümetin OHAL altında referanduma gitmesi, Avrupa ile bundan sonraki ilişkileri olumsuz etkileyecektir. Biz, Avrupa’nın bu tür demokrasi söylemlerinin sahteliğinin farkındayız. Avrupa’daki zenginliklerin, dünya mazlumlarının kanı, canı pahasına oluştuğunu biliyoruz. Ancak bu tür bir ikiyüzlülüğe ve emperyalist zihniyete de lafla değil, kendi ülkende demokratik bir düzen için çalışarak karşılık verilebilir. Kendi toprağında demokrat olamayanlar, başkalarına demokrasi dersi veremez. Vermeye kalkışanlar gülünç duruma düşer ve kimse tarafından dikkate alınmaz. Avrupa’nın ne dediği ve yönetenlerimizin buna ne yanıt verdiği önemli değildir, önemli olan, son sözü söyleyecek olan halkın düşündükleri ve yaptıklarıdır…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi