“Ortaçağ” kavramını günlük dilde, “ortaçağ kafası” misali geri bir durumu anlatmak için kullanırız. İleri olan moderndir. Bizimki gibi ülkelerde Batıya ait olan, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan gelen her şey “modern” kabul edilir. Dünya tarihinin Batılı gözüyle ve Avrupa merkezli tarif edilmesi yüzünden... Buna göre Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Ortaçağa geçilmiş ve bu dönem Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’un fethedilip Rönesans’la birlikte modern zamanlara geçilene kadar sürmüştür.
Ortaçağ
Avrupa’sı mezhep, hanedan, soy, sop savaşlarıyla yanıp yıkılmış, dinsel
tutuculuğun egemen olduğu bir dönem yaşamıştır. Modern çağın sözcüleri olan
günümüzün Batılı gazete, sinema, müzik, akademi ve üst sınıfın hizmetindeki
aydınları; Avrupa’da Ortaçağ yaşanırken sanki o sırada dünyanın geri kalanı da
karanlık bir dönemden geçiyormuş gibi konuşurlar. Çünkü henüz bilim, sanat ve
felsefenin ışığı Avrupa’dan yükselmemiştir. Bu yüzden Asya, Avustralya,
Afrikalı yerli halklar “ilkel” yaşam tarzları içinde, bilimden habersiz ve
basit sanat zevkleriyle haşır neşir olarak ömür tüketmektedirler…
Elbette
bu bakış açısı gerçeği yansıtmaz, yalnızca Batı Avrupa’dan yükselen
kapitalist-emperyalist düzenin dünyayı sömürmek için ele geçirmesini haklı
göstermek üzere üretilmiş bir yalandır. Ve bugün dünyada “geri, kötü, zalim”
sıfatlarını hak eden her ne varsa eski zamanlardan miras kalmış geleneksel
yaşam tarzlarının değil, “modern” kabul edilen günümüz kapitalizminin eseridir.
Evet,
tıpkı Avrupa Ortaçağında olduğu gibi bugünün Arap Yarımadasında da hanedanlar,
mezhepler, milliyetler arasında toprağı ya da iktidarı ele geçirmek için,
mazlumların kurbanı olduğu korkunç savaşlar yapılıyor. Ama nedeni din, cehalet
ya da kötü yönetimler değil; günümüz emperyalist-kapitalist sistemidir. Kimin
sorumlu olduğunu anlamak için, silah satıp Arap halklarını birbirine kırdırmak
amacıyla ilk dış gezisini Suudi Arabistan’a yapan ABD Başkanı Trump’a bakmak
yeterlidir.
Alışverişe
ara verildiği bir anda Suudi hanedanlığının sayısız prensleriyle Trump ve
bakanları birlikte kılıç dansı yapmış, böylece başka bir çağın sömürü ve
zalimliği üstüne kurulmuş altın işlemeli feodal çadırların geleneğini, günümüz
yoksullarının eti ve kanının eseri olan modern saltanat saraylarına
taşımışlardır. Günümüz Arap Ortaçağı, emperyalizmin çocuğudur. Arap hanedanları
ve hanedanlıktan farkı olmayan gerici diktatörleri, varlıklarını kendi öz
halklarını finans kapitalin efendileriyle birlikte sömürmeye borçludurlar.
Halklarının
kanını emmek için kimse tarafından kandırılmamış ya da buna zorlanmamışlardır.
Henüz kaderlerini kendi ellerine alamamış Arap halklarının sayısız
aşiretlerinden birinin reisi olarak, tıpkı Saddam, Sisi, Esat gibi ordularının
omuzu kalabalık generali sıfatıyla ya da genellikle Londra’da bir kraliyet
akademisinde eğitim görmüş üst düzey bürokrat kimliğiyle; her zaman içinden
çıktıkları halkların üstünde yeralmış, yönetici konumunda bulunmuşlardır. Pek
çok Arap yoksulunun kaderi tıpkı ırmakların çöllerde buharlaşıp gitmesi misali
sonuçsuz kalan Arap isyanlarında kararıp giderken, ağzında gümüş kaşıkla doğan
seçkinler bu kara kaderli yığınları yönetmek için dünyaya gelmiş gibidirler.
Osmanlı,
Portekiz, İngiliz sömürgecileri ya da günümüzün emperyalistleri işbirlikçi
bulmakta sıkıntı çekmemiş, onları sürekli haksız iktidarlarını tahkim etme
gereksinimi içinde ve kendilerine yaltaklanırken bulmuşlardır. Bu sırada
örneğin İngiliz emperyalizmi Şerif Hüseyin’e “Büyük Arabistan Krallığı” vaat
etmiş ama Hüseyin beklentileri karşılayamayınca hemen başka bir işbirlikçi olan
Suudilerle ilişkiye geçmiştir. Şerif Hüseyin’in oğulları da Ürdün ve Irak
krallıkları üzerinden geleneksel işbirlikçiliklerini sürdürmüşlerdir.
Halklar
her zaman masumdur, çünkü gerçek çıkarlarının nerede yattığını öğrenmeleri
zaman alır. Bu süreçte, sahte peygamberler misali, kendilerini sömürücülerine
satacak işbirlikçilerin peşinden giderler. Ve yanlış yaptıklarını yüzlerine
söyleyerek, gerçek kurtuluş yolunu göstermeye çalışan öz çocuklarına sahip
çıkmazlar. Emperyalizm, halkların ilk ortaya atılan öncülerini, taze filizler
gibi kırıp atmak gerektiğini bilecek kadar deneyimlidir. Halkların gerçekleri
öğrenmesi bu yüzden uzun sürer. Ama mutlaka öğrenirler.
Trump,
mor elbiseli eşinin gözetiminde yaşlı Suudi prensleriyle kılıç dansı yaparak,
silah satış anlaşmasını kutluyordu. Yaşlı prensler, şimdilik ellerinde
tuttukları petrol kuyularından akan dolarları, belki bir inek ömrü kadar daha
yaşayacakları bu dünyada güven içinde olmak için harcıyorlardı. Alan ve satan
memnun görünüyordu. Fehim Taştekin, Trump’ın kızı İvenka’ya Suriye’de Esat
tarafından katledildiği ileri sürülen çocuklar kadar, ABD uçakları tarafından
Yemen’de katledilen çocuklar için de ağlaması gerektiğini hatırlatıyordu. Bütün
bu dolaşık silah ve petrol anlaşmalarının yürütücüsü, Trump’ın damadıydı. Trump
ve Suud hanedanları...
Suudiler
dünyanın en çok silah satın alan ülkelerinden biri, yıllık ortalama silah
harcamaları 80-90 milyar dolar arasında. Toplam nüfusu 15 bin tahmin edilen
Suudi ailesinin yaklaşık yarısının prens olduğu söyleniyor. 1943’den bu yana
ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki. (İsrail bile devletler sahnesine resmi
olarak bu tarihten sonra çıktığı için, bölgedeki en eski ABD işbirlikçisi
Suudilerdir, diyebiliriz…)
Bilindiği
üzere Suudi hanedanlığı, kendisi gibi Vahhabi olan Katar Sânî hanedanlığıyla
eskiden beri rekabet içinde. Her iki hanedanlık da Osmanlı’dan İngiliz
emperyalizmine devredilmiş eski işbirlikçiler. Birbirlerinin
girdisini-çıktısını biliyorlar. Ve mutlak iktidarı elinde tutan Katar emirleri
ile Suudi kralları, genellikle aile içi darbe, suikast ya da feragat yoluyla el
değiştiriyorlar. Dolayısıyla aralarındaki rekabet tam anlamıyla bir “aile içi”
çekişme. Zaten bölgede başka Vahhabi hanedanı yok. Her ikisi de birbirlerine
neler yapabileceklerini biliyor. Öyle ki, rekabetleri tıpkı bir satranç maçına
benziyor.
Libya’da
Suudiler ayrı, Katar ve Türkiye ayrı bir gücü destekliyor. Lübnan’da
Suudiler Sünni ve batı yanlısı Hariri ailesini desteklerken, Katar
Hizbullah’tan yana görünüyor. Katar Hamas ve Müslüman Kardeşler yanlısıyken,
Suudiler bunların düşmanı ve Mısır’da Sisi’nin Mursi’ye darbesine destek
verdi. En önemlisi Katar İran’a karşı sert önlemler alınmasını istemezken,
Suudiler İran’ı baş düşman olarak görüyor ve Hatta bu konuda İsrail’le bile
açık işbirliği yapıyor.
Ama
Suudi Arabistan’ı en çok zorlayan, iki yılı aşkın süredir Yemen’de Ensarullah’a
karşı yürüttüğü savaşı kaybetmek üzere oluşu. Husî milisleri ve eski devlet
başkanı Ali Abdullah Salih’in oluşturduğu birlik, İran tarafından
destekleniyor. Buna karşılık ülkenin güneyine çekilen ve Suudiler tarafından
desteklenen Abdurabbi Mansur Hadi, zor durumda. Eğer bu savaşı kaybederse,
Suudi hanedanı çöker. Bunun ardından, Suudi Arabistan hızla bölünür. Bölgede
bir ölçüde tamamlanmış olan mezhep ve etnisite temelindeki yeni siyasi
yapılanma, hanedanları saf dışı edecek biçimde hız kazanır. İşte Türkiye dahil
pek çok dış güç, bu kıyametten pay kapmak için Arap Yarımadasına üşüşüyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.