Blog Arşivi

8 Temmuz 2017 Cumartesi

SURİYELİ "MİSAFİRLERİMİZ"


Geçen hafta yine İstanbul, Adapazarı ve Ankara'da Suriyelileri linç girişimleri oldu. Şimdi bunların "Türklük, gül gibi memleketimizi ne hale getirdiler, namusumuza yan baktılar" adı altında yapılan ırkçı saldırılar olduğunu söylemek yeterince açıklayıcı olmayabilir. En iyisi hayatın sesine kulak vererek, olayların kendi kendini açıklayışını izleyelim. Çünkü bazen öyle bir şey yaşanır ki, cellat kurbanın boynuna dayadığı bıçağın soğukluğunu kendi boynundaymış gibi hisseder.

Sabah gazetesinin haberine göre, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde bazı Türklerin Suriyelileri linç etmeye çalıştığı saatlerde Bulgaristan'da da bazı Bulgarlar bir kısım Türk'ü linç etmeye çalışıyorlar. Olayların başlangıcı, Türklerin yoğun olduğu Asenovgrad şehri yakınlarındaki bir piknik alanında 26 Haziran günü yaşananlara dayanıyor. İki Bulgar kürekçi kız, her nasılsa suya düşüyorlar. Yakınlarda piknik yapan Türkler kızlarla temasa geçiyor. Bundan sonrası her zamanki gibi karışık. Bulgar kızları polise giderek, Türkler tarafından taciz edildiklerini söylüyor. Olaya karışan Türkler ise, kızların sudan çıkmasına yardım ettiklerini belirtiyor. Türkleri temsil eden DOST Partisi Asenovgrad İlçe Başkanı Taner Alimolla, aslında kızların şikayet ettiği kişilerin Türk değil, Roman olduğunu ileri sürüyor. Yani "döveceksiniz Romanları dövün" demeye getiriyor. Ama Romanların partisi DROM'un lideri İliya İliyev ise, Asenovgrad'da Roman yaşamadığını belirtiyor ve dolaylı olarak Türkleri suçluyor. Bu sırada Türkleri protesto etmek için uzak yerlerden gelenlerle birlikte küçük ilçede 7-8 bin Bulgar toplanıyor, saldırılar yapıyorlar. Yaralanan Türklere hastanelerde bakılmadığı öne sürülüyor. Olaylarla ilgili 9 kişi tutuklanıyor. Alimolla'ya göre Bulgarlar olayın sorumlularının Romanlar olduğunu bildiği halde Türklere saldırıyorlar. Saldırıların ardında kimi ırkçı Bulgar partilerinin olabileceği sanılıyor. Nasıl, sarkıntılık, milliyetçi suçlamalar ve çoğunluğun azınlığı linç etmeye kalkışması birşeyler hatırlatıyor mu?

Linç olayları, ortak yarar ve kardeşçe bir yaşam yerine kişisel ve günlük çıkarlar peşinde koşmaya şartlandırılan bütün toplumların tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Gün gelir, çıkar çatışması keskinleşir ve çoğunlukta olduğu halde bir biçimde mağdur edildiğini düşünen taraf, sürü içgüdüleriyle diğer tarafa saldırır. Arada her zaman din, dil, ırk, siyasi görüş, milliyet, bölge, kültür gibi farklılıklar vardır. Saldırgan taraf medya aracılığıyla uzun süre gaza getirilir. Genellikle kurbanın gücü ve sesi cellatlarından daha zayıf olduğundan, hakkında uydurulan yalanlarla başetmesi kolay değildir. Bu da, karşılığı verilemeyen yalanların doğru sanılarak toplumda daha çabuk yayılmasına yol açar. Saldırılara yerel politikanın küçük generallerinin öncülük etmesi sık rastlanan bir durumdur. Sanki olayları yatıştırır gibi yaparak, saldırganların gururunu okşarlar. Amaç, yerel bir meydan muharebesinde önemli roller üstlenerek büyüklerin gözüne girmektir. Aslında bu sırada yeni bir şey yapmıyor, yalnızca büyüklerinin ayak izlerinden ilerliyorlardır. Ya da bilemeyiz, karanlık ilişkileri çerçevesinde büyüklerinin verdiği bir görevi yerine getiriyorlardır.

Son yıllarda Suriyelilere yapılan saldıraların önemli bir bölümün gerekçesi "kızlarımıza laf attılar, sarkıntılık yaptılar" iddialarıdır. "Küçük çocuğa tecavüz" ise, en gözde gerekçedir. Saldırgan sürüsü bir anda çoğalır, hiç kimse "bu ülkede polis, mahkeme neden var, bu söylentiler doğru mu yanlış mı" diye düşünmez ve adaleti yerine getirmeye kalkışır. Elbette bir evin, dükkanın yüzlerce kişi tarafından kuşatılarak yerle bir edilmesi ya da yalnızca başka bir milletten olduğu için bir kişinin sokak sokak kovalanarak linç edilmesi adalet değil, vahşettir. Peki neden?

Nedeni, Suriyelilerin kulağı çekilerek kolayca terbiye edilebilecek kadar önemsiz görülmeleridir. Uzağa gitmeyelim, Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak'ın ve Başbakan Binali Yıldırım'ın saldırılar sonrası kullandığı dil buna örnek gösterilebilir. Başbakan Yardımcısı Kaynak "Suriyeliler olmasa düz işçilik yapan yok, fabrikalarımız durur" diye konuşuyor. Başbakan Yıldırım ise sanki yeni bir durum gibi "suç işleyen kendini sınır dışında bulur" diyerek gözdağı veriyor. Öte yandan saldırıların dayanaksız olduğunu göstermek için, İçişleri Bakanlığından Suriyelilerin suç işleme oranlarının toplum ortalamasından düşük olduğu istatistiklerle açıklanıyor.

Yöneticilerimizin bu söylemleri sorunludur. Çünkü Suriyelileri eşit değil, toplumun aşağısında görür niteliktedir. Örneğin ülkede bunca işsiz yurttaş var ama düz işçiliğe razı olacak kadar muhtaç değiller ve en kötü durumda bile Suriyelilerden daha iyiler...Öte yandan her göçmen gibi Suriyelilerin de suç işlediğinde sınır dışı edilmesi bir hukuk kuralıdır. Ama bunun Suriyeliler saldırıya uğradığında hatırlatılması, saldırganları hoşgörücü değil midir? Ve yine benzer biçimde Suriyelilerin toplum ortalaması altında suç işlediğinin söylenmesi, onları korumaya çalışırken ortalamanın üstünde suç işlenirse ya da böyleleri varsa, saldırmanın haklı olacağı anlamı taşımaz mı? Doğrusu, "kim ne suç işlerse işlesin takibini devlet yapar" demek değil mi?

İktidar böyle de muhalefet çok mu farklı? Hatırlarsak, Avrupa bir zamanlar Suriyelilerin Türkiye'de kalması için 6 milyar Euro vermeye hazırlanıyordu. Anamuhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu sonradan düzeltmeye çalıştıysa da, "6 milyarı biz verelim, Suriyelileri Avrupa alsın" deyiverdi. Hep aynı zihniyet, sanki Suriyeliler insan değil, alınıp satılacak bir mal.

Bu zihniyete medya ve yerel siyasetçiler de fazlasıyla sahipler. İşte 3 Temmuz 2017 tarihli ve İHA kaynaklı Milliyet gazetesinin haberinin başlığı: "Suriyeliler Büyükçekmece sahillerinde büyük tahribat oluşturuyor." Linç olaylarının yaşandığı günlerde doğru olsa bile yazılmaması gereken bir haber, sanki "elinize sağlık, devam edin" der gibi duyuruluyor.

Haberin içeriğinde Suriyelilerin kıyıları kirlettikleri, gürültü yaptıkları, plaja uymayan kıyafetler giydikleri, belediyeye ait eşyaları tahrip ettikleri uzun uzadıya anlatıldıktan sonra, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün'ün açıklamalarına yer veriliyor: “Büyükçekmece sahilinde özellikle haftasonları yaşanan etik olmayan davranışların bir an önce bitirilmesi ve misafirlerimizin ev sahibine saygı duyarak hayatlarını idame ettirmelerini bekliyoruz.” Ne yapacak acaba Sayın Başkan, misafir saygıda kusur etti diye zabıtayı üstüne salıp ceza mı yazacak?


Bunlar, sorunun görünen yüzü. Bir de sosyal medyada dolaşan, Suriyeliler hakkındaki yalanlar, ağıza alınmayacak küfürler, Genel Kurmay Başkanlığına çağrı yaparak 18-45 yaş arası Suriyelilerin askere alınıp vatanlarını savunmak üzere eğitilip buna zorlanmaları için açılan imza kampanyaları var. Türkiye'de resmi verilere göre 3 milyon 500 bin Suriyeli bulunuyor. Bunun dışında 2 milyon kadar da kayıtsız göçmen olduğu söyleniyor. Sorun, bu kadar büyük bir kitlenin "misafir" adı altında herhangi bir hukuki tanımdan yoksun biçimde buyur edilmesinde yatıyor. Hiç olmazsa Suriye sınırı içinde bir tampon bölgede tutulabilirlerdi. Ama Esat'ın bir kaç ayda devrileceğinin sanılması, yönetenlerimizi bu basireti göstermekten alıkoydu. Göçmenlerin hiç bir güvenceleri yok. Çünkü Türkiye göçmenlerle ilgili uluslararası düzenleme getiren Cenevre anlaşmasını 1967'de koşullu olarak imzaladı. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden gelenleri "mülteci" olarak kabul ederken, doğusundan gelenleri "sığınmacı, göçmen, misafir" vs adıyla alıyor. Mülteci olmak hukuksal güvence sağlıyor. Diğer ifadelerin içeriği, günün mana ve önemine göre değişiyor. Güvencesiz, kayıtsız, yabancı bir ülkedeki milyonlarca insan köle gibi çalıştırılıyor. Fuhuş pazarlarında satılıyor. Organ mafyasının kurbanı oluyor. Suç örgütlerinin oyuncağı haline geliyor. Çocukları eğitilemiyor. Hastaları tedavi görmüyor. Devletin "misafir" dediği bu insanlara doğal olarak toplum da aynı gözle bakıyor ve "misafir umduğunu değil, bulduğunu yer" diyerek linç etmeye kalkışıyor. Peki, bunlar Suriyelilerin durduk yerde ülkemize gelmediğini bilmiyor mu? Biliyorlar elbette. Ama buna kim aldırıyor ki onlar aldırsın. Bin bir gerekçeyle saldırıyorlar. Yalnız, şunu unutuyorlar: Kurbanların ve cellatların durmadan yer değiştiridiği bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu dünyanın en karışık bir köşesindeyiz. Sonumuz hayır olsun...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi