Geçen hafta yine İstanbul, Adapazarı ve Ankara'da Suriyelileri linç girişimleri oldu. Şimdi bunların "Türklük, gül gibi memleketimizi ne hale getirdiler, namusumuza yan baktılar" adı altında yapılan ırkçı saldırılar olduğunu söylemek yeterince açıklayıcı olmayabilir. En iyisi hayatın sesine kulak vererek, olayların kendi kendini açıklayışını izleyelim. Çünkü bazen öyle bir şey yaşanır ki, cellat kurbanın boynuna dayadığı bıçağın soğukluğunu kendi boynundaymış gibi hisseder.
Sabah gazetesinin haberine göre, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde
bazı Türklerin Suriyelileri linç etmeye çalıştığı saatlerde
Bulgaristan'da da bazı Bulgarlar bir kısım Türk'ü linç etmeye
çalışıyorlar. Olayların başlangıcı, Türklerin yoğun olduğu
Asenovgrad şehri yakınlarındaki bir piknik alanında 26 Haziran
günü yaşananlara dayanıyor. İki Bulgar kürekçi kız, her
nasılsa suya düşüyorlar. Yakınlarda piknik yapan Türkler
kızlarla temasa geçiyor. Bundan sonrası her zamanki gibi karışık.
Bulgar kızları polise giderek, Türkler tarafından taciz
edildiklerini söylüyor. Olaya karışan Türkler ise, kızların
sudan çıkmasına yardım ettiklerini belirtiyor. Türkleri temsil
eden DOST Partisi Asenovgrad İlçe Başkanı Taner Alimolla, aslında
kızların şikayet ettiği kişilerin Türk değil, Roman olduğunu
ileri sürüyor. Yani "döveceksiniz Romanları dövün"
demeye getiriyor. Ama Romanların partisi DROM'un lideri İliya
İliyev ise, Asenovgrad'da Roman yaşamadığını belirtiyor ve
dolaylı olarak Türkleri suçluyor. Bu sırada Türkleri protesto
etmek için uzak yerlerden gelenlerle birlikte küçük ilçede 7-8
bin Bulgar toplanıyor, saldırılar yapıyorlar. Yaralanan Türklere
hastanelerde bakılmadığı öne sürülüyor. Olaylarla ilgili 9
kişi tutuklanıyor. Alimolla'ya göre Bulgarlar olayın
sorumlularının Romanlar olduğunu bildiği halde Türklere
saldırıyorlar. Saldırıların ardında kimi ırkçı Bulgar
partilerinin olabileceği sanılıyor. Nasıl, sarkıntılık,
milliyetçi suçlamalar ve çoğunluğun azınlığı linç etmeye
kalkışması birşeyler hatırlatıyor mu?
Linç olayları, ortak yarar ve kardeşçe bir yaşam yerine kişisel
ve günlük çıkarlar peşinde koşmaya şartlandırılan bütün
toplumların tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Gün gelir, çıkar
çatışması keskinleşir ve çoğunlukta olduğu halde bir biçimde
mağdur edildiğini düşünen taraf, sürü içgüdüleriyle diğer
tarafa saldırır. Arada her zaman din, dil, ırk, siyasi görüş,
milliyet, bölge, kültür gibi farklılıklar vardır. Saldırgan
taraf medya aracılığıyla uzun süre gaza getirilir. Genellikle
kurbanın gücü ve sesi cellatlarından daha zayıf olduğundan,
hakkında uydurulan yalanlarla başetmesi kolay değildir. Bu da,
karşılığı verilemeyen yalanların doğru sanılarak toplumda
daha çabuk yayılmasına yol açar. Saldırılara yerel politikanın
küçük generallerinin öncülük etmesi sık rastlanan bir
durumdur. Sanki olayları yatıştırır gibi yaparak, saldırganların
gururunu okşarlar. Amaç, yerel bir meydan muharebesinde önemli
roller üstlenerek büyüklerin gözüne girmektir. Aslında bu
sırada yeni bir şey yapmıyor, yalnızca büyüklerinin ayak
izlerinden ilerliyorlardır. Ya da bilemeyiz, karanlık ilişkileri
çerçevesinde büyüklerinin verdiği bir görevi yerine
getiriyorlardır.
Son yıllarda Suriyelilere yapılan saldıraların önemli bir
bölümün gerekçesi "kızlarımıza laf attılar, sarkıntılık
yaptılar" iddialarıdır. "Küçük çocuğa tecavüz"
ise, en gözde gerekçedir. Saldırgan sürüsü bir anda çoğalır,
hiç kimse "bu ülkede polis, mahkeme neden var, bu söylentiler
doğru mu yanlış mı" diye düşünmez ve adaleti yerine
getirmeye kalkışır. Elbette bir evin, dükkanın yüzlerce kişi
tarafından kuşatılarak yerle bir edilmesi ya da yalnızca başka
bir milletten olduğu için bir kişinin sokak sokak kovalanarak linç
edilmesi adalet değil, vahşettir. Peki neden?
Nedeni, Suriyelilerin kulağı çekilerek kolayca terbiye
edilebilecek kadar önemsiz görülmeleridir. Uzağa gitmeyelim,
Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak'ın ve Başbakan Binali
Yıldırım'ın saldırılar sonrası kullandığı dil buna örnek
gösterilebilir. Başbakan Yardımcısı Kaynak "Suriyeliler
olmasa düz işçilik yapan yok, fabrikalarımız durur" diye
konuşuyor. Başbakan Yıldırım ise sanki yeni bir durum gibi "suç
işleyen kendini sınır dışında bulur" diyerek gözdağı
veriyor. Öte yandan saldırıların dayanaksız olduğunu göstermek
için, İçişleri Bakanlığından Suriyelilerin suç işleme
oranlarının toplum ortalamasından düşük olduğu istatistiklerle
açıklanıyor.
Yöneticilerimizin bu söylemleri sorunludur. Çünkü Suriyelileri
eşit değil, toplumun aşağısında görür niteliktedir. Örneğin
ülkede bunca işsiz yurttaş var ama düz işçiliğe razı olacak
kadar muhtaç değiller ve en kötü durumda bile Suriyelilerden daha
iyiler...Öte yandan her göçmen gibi Suriyelilerin de suç
işlediğinde sınır dışı edilmesi bir hukuk kuralıdır. Ama
bunun Suriyeliler saldırıya uğradığında hatırlatılması,
saldırganları hoşgörücü değil midir? Ve yine benzer biçimde
Suriyelilerin toplum ortalaması altında suç işlediğinin
söylenmesi, onları korumaya çalışırken ortalamanın üstünde
suç işlenirse ya da böyleleri varsa, saldırmanın haklı olacağı
anlamı taşımaz mı? Doğrusu, "kim ne suç işlerse işlesin
takibini devlet yapar" demek değil mi?
İktidar böyle de muhalefet çok mu farklı? Hatırlarsak, Avrupa
bir zamanlar Suriyelilerin Türkiye'de kalması için 6 milyar Euro
vermeye hazırlanıyordu. Anamuhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu
sonradan düzeltmeye çalıştıysa da, "6 milyarı biz verelim,
Suriyelileri Avrupa alsın" deyiverdi. Hep aynı zihniyet, sanki
Suriyeliler insan değil, alınıp satılacak bir mal.
Bu zihniyete medya ve yerel siyasetçiler de fazlasıyla sahipler.
İşte 3 Temmuz 2017 tarihli ve İHA kaynaklı Milliyet gazetesinin
haberinin başlığı: "Suriyeliler Büyükçekmece sahillerinde
büyük tahribat oluşturuyor." Linç olaylarının yaşandığı
günlerde doğru olsa bile yazılmaması gereken bir haber, sanki
"elinize sağlık, devam edin" der gibi duyuruluyor.
Haberin içeriğinde Suriyelilerin kıyıları kirlettikleri, gürültü
yaptıkları, plaja uymayan kıyafetler giydikleri, belediyeye ait
eşyaları tahrip ettikleri uzun uzadıya anlatıldıktan sonra,
Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün'ün açıklamalarına
yer veriliyor: “Büyükçekmece
sahilinde özellikle haftasonları yaşanan etik olmayan
davranışların bir an önce bitirilmesi ve misafirlerimizin ev
sahibine saygı duyarak hayatlarını idame ettirmelerini
bekliyoruz.” Ne yapacak acaba Sayın Başkan, misafir saygıda
kusur etti diye zabıtayı üstüne salıp ceza mı yazacak?
Bunlar,
sorunun görünen yüzü. Bir de sosyal medyada dolaşan, Suriyeliler
hakkındaki yalanlar, ağıza alınmayacak küfürler, Genel Kurmay
Başkanlığına çağrı yaparak 18-45 yaş arası Suriyelilerin
askere alınıp vatanlarını savunmak üzere eğitilip buna
zorlanmaları için açılan imza kampanyaları var. Türkiye'de
resmi verilere göre 3 milyon 500 bin Suriyeli bulunuyor. Bunun
dışında 2 milyon kadar da kayıtsız göçmen olduğu söyleniyor.
Sorun, bu kadar büyük bir kitlenin "misafir" adı altında
herhangi bir hukuki tanımdan yoksun biçimde buyur edilmesinde
yatıyor. Hiç olmazsa Suriye sınırı içinde bir tampon bölgede
tutulabilirlerdi. Ama Esat'ın bir kaç ayda devrileceğinin
sanılması, yönetenlerimizi bu basireti göstermekten alıkoydu.
Göçmenlerin hiç bir güvenceleri yok. Çünkü Türkiye
göçmenlerle ilgili uluslararası düzenleme getiren Cenevre
anlaşmasını 1967'de koşullu olarak imzaladı. Avrupa Konseyi
üyesi ülkelerden gelenleri "mülteci" olarak kabul
ederken, doğusundan gelenleri "sığınmacı, göçmen,
misafir" vs adıyla alıyor. Mülteci olmak hukuksal güvence
sağlıyor. Diğer ifadelerin içeriği, günün mana ve önemine
göre değişiyor. Güvencesiz, kayıtsız, yabancı bir ülkedeki
milyonlarca insan köle gibi çalıştırılıyor. Fuhuş
pazarlarında satılıyor. Organ mafyasının kurbanı oluyor. Suç
örgütlerinin oyuncağı haline geliyor. Çocukları eğitilemiyor.
Hastaları tedavi görmüyor. Devletin "misafir" dediği bu
insanlara doğal olarak toplum da aynı gözle bakıyor ve "misafir
umduğunu değil, bulduğunu yer" diyerek linç etmeye
kalkışıyor. Peki, bunlar Suriyelilerin durduk yerde ülkemize
gelmediğini bilmiyor mu? Biliyorlar elbette. Ama buna kim aldırıyor
ki onlar aldırsın. Bin bir gerekçeyle saldırıyorlar. Yalnız,
şunu unutuyorlar: Kurbanların ve cellatların durmadan yer
değiştiridiği bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu dünyanın en
karışık bir köşesindeyiz. Sonumuz hayır olsun...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.