Geçen hafta Çanakkale Ayvacık İlçesi Gülpınar köylüleri, yörelerindeki jeotermal enerji amaçlı sondajlara karşı çıktılar. Bilindiği üzere sıcak su ve buhar kaynaklarından ısı ya da elektrik enerjisi elde ediliyor. Sondaj sırasında ya da enerji tesisi çalışmaya başladığında, yeraltından zararlı gazlarla birlikte arsenik, civa gibi zehirli ağır metaller çıkıyor. Ayrıca sıcak suyun geçtiği kilometrelerce tesisatı sık sık kimyasallarla temizleme gerekliliği, ayrı bir kirlilik yaratıyor. İş burada kalmıyor, ısısı alınan su genellikle çevreye salındığı için toprağı ve yer altı sularını kirletiyor. Bu arada işin sürekli gürültü kirliliğine yolaçtığı da unutulmamalı. Tüm bu sorunlara önlem almak mümkünse de, maliyeti yükselttiği gerekçesiyle şirketler tarafından uygulanmıyor ya da uygulanır gibi yapılıyor.
İşte Gülpınar
köylüleri jeotermal çalışmalarının yakınlarındaki Tuzla Köyü’nde yarattığı bu
tür sorunlara tanık oldukları için, kendi köylerinde başlatılan çalışmalara
karşı çıkıyorlar. Yörede zeytincilik ve tarla domatesi yetiştiriciliği yaygın.
Köylüler tarım yapamayacaklarını, zeytinliklerinin
yok olacağını, inşaat ve üretim atıklarının su, toprak ve havayı kirleteceğini,
gürültü nedeniyle yörenin yaşanmaz hale geleceğini öne sürüyorlar. Bütün bunlar
önemli ve üstünde durulması gereken konular.
Son yıllarda
çevre sorunlarına muhalefet artıyor. Bu durum, yöneticiler ve şirket sahipleri tarafından
genellikle “bilgisiz halkın bazı kışkırtıcılarca kandırılıp yönlendirilmesi” olarak
yorumlanıyor. İnkâr edilemeyecek kimi zararlar ortaya çıktığında da, bunu ya “talihsizlik”
olarak nitelendiriyor ya da birkaç sorumsuz şirket yöneticisinin omuzlarına
yıkıyorlar. Böylece, bütün bu sorunları sürekli üreten düzeni aklamaya
çalışıyorlar. Nitekim bu olayda da ilgili şirket yazılı açıklamasında benzer
bir söylem kullanılıyor. Örneğin çalışma alanında “tapulu zeytin ağacı yok” derken,
sanki tapusuz zeytin ağacı kesilebilirmiş gibi konuşuyor. “Yapılan her şeyin
yasal” olduğunu vurgulayarak, yurttaşların yaşam alanlarını kökten değiştirecek
bir projeye karşı çıkma haklarının yasal olmadığı gibi bir izlenim yaratmaya
çalışıyor. 10 Temmuz tarihli gazetelerdeki şirket açıklamasında şunlar
söyleniyor:
“…bu sondaj
yaptığımız yerde hiçbir şekil ve şart altında santral yapmayacağımızı belirtmiş
olmamıza rağmen ve bununla ilgili tüm devlet kurumlarına resmi noterden taahhüt
vermiş olmamıza rağmen karşılaştığımız tepki asılsız bilgilere dayanan,
kesinlikle haksız bir eylemdir. Burada termal otel ve sera ile ilgili
çalışmalarımız devam etmesine rağmen bu bölgede yazlığı olan bazı kişilerin
yaptığı ve köylünün genel anlamı ile itibar etmediği bu sondaj yapmayın itirazı
hareketini anlamakta güçlük çekiyoruz. Her şeyi ile resmi bir işlem olan bu
sıcak su çıkarma işlemi inşallah başarıya ulaştığında bölgenin turizmi ve
ekonomisine büyük katkılar sağlayacaktır.”
Sanki yalnızca
santral yapılırsa sorun oluyormuş gibi…Ayrıca, dikkat edilirse şirket köylülerle
“yazlıkçı” dediği yerleşimciler arasında ayrım yapıyor ve “yazlıkçılara” itiraz
hakkı tanımıyor. Bu toplumun bir kesimini ötekine karşı kışkırtmaya çalışmak
değil de nedir? Öte yandan açıklamada geçen şu cümle de ayrı bir açıklamaya
muhtaç görünüyor: “sıcak su çıkarma işlemi inşallah başarıya ulaştığında
bölgenin turizmi ve ekonomisine büyük katkılar sağlayacaktır.” Bu tür ifadeler,
şirketlerin kullandığı yalanların başında gelir. Acaba nasıl bir “büyük katkı”
sağlayacak? Yöreden birkaç kişiyi tesislerinde asgari ücretle işe almak mı
“katkı”? Yoksa işletmesinin kazancını
Gülpınar Köyü’ne mi dağıtacak?
Tepesine şirket ya da saçma sapan iktidar uygulamaları
binmedikçe köylerimiz hâlâ yaşamın kolay sürdürülebildiği yerlerdir. Kapitalizm
buralarda henüz geleneksel ev içi üretimi tümüyle yok edememiştir. Bu yüzden
köyde temel gıdaya ve konuta çok para harcanmaz. Ama bu durum uçan kuştan kâr etmeyi amaçlayan
düzenin efendilerinin hiç hoşuna gitmez. Bakmayın siz ağızlarından “köyümüz,
köylümüz, geleneklerimiz” laflarının hiç düşmediğine, sürekli eski hayat
tarzını yok ederek, kırsal kesimi şirketlere açmak için çabalarlar.
Bugün bizim
yaşadığımız bu süreçler, kapitalimin ilk ortaya çıktığı Avrupa ve Kuzey Amerika
ülkelerinde yıllar önce tamamlanmıştır. Oralarda geleneksel kır yaşamı uzun
yıllar önce bitmiş, geriye yalnızca birkaç göstermelik örneği kalmış ve
şirketlerin yararlanabileceği doğa alanları çoktan özel mülkiyete geçirilmiş,
kullanılmış, yok edilmiştir.
Kapitalizm yoluna
erken giren ülkelerde toplumsal ilerlemenin bazı iyi tarafları kadar, doğanın
tahrip edilmesi sonucu ortaya çıkan olumsuz sonuçları da bizden önce yaşandı.
İşte bu yüzden günümüzün gelişmiş ülkeleri çeşitli sorunlar yaratan kirli
sektörleri, geri teknolojileri, zararlı üretim tekniklerini bizim gibi ülkelere
havale ederek yaşam alanlarını temiz tutmaya çalışıyor. Böylece kârlı ve kirli
işlerini hem kendi yurttaşlarının gözünden uzakta sürdürüyor, hem de çevreci
muhalefeti önlemiş oluyorlar.
Buna karşılık
bağımlı ülke yöneticileri ne yapıyor? “Kâr gelsin de nereden gelirse gelsin”
zihniyetiyle çevre sorunlarına yol açan yatırımlara alabildiğine kolaylık
sağlıyor. Çünkü geri kalmış ülkelerdeki her kuruş kârın bir bölümü borç
ödemeleri ya da yabancı şirket ortaklıklarının kâr ve faizi olarak gelişmiş
ülkelere gidiyor. Bu da bizim gibi ülkelerdeki kâr gereksinimini arttıran
nedenlerden birini oluşturuyor. Son
yıllarda ülkemizde “enerji, yol, köprü, fabrika” diyerek doğaya daha çok
saldırılmasının bir nedeni de bu. Ve doğal olarak yaşam alanlarına saldırılan
yurttaş da muhalefet ediyor. Gülpınar’da olduğu gibi.
Doğa insan
yaşamı dahil canlıları hayatta tutan kararlı denge durumuna milyarlarca yılda
ulaştı. İnsanı diğer canlılardan ayıran, ancak toplum oluşturarak
yaşayabilmesidir. Bilinen bütün bireysel özelliklerimizi toplumsal yaşam içinde
kazandık ve sürekli toplum içinde yaşamamıza borçluyuz. Sincap gibi ağaca
tırmanarak ya da yılan gibi bir deliğe saklanarak değil, eğitim, üretim,
kültür, akıl vb toplumsal yaşamın kazandırdığı özelliklerle hayatta kalıyoruz.
Toplum da, doğa sayesinde ayakta duruyor. Bir anlamda toplum, insan türünün
doğadaki yuvası gibidir. Bu yüzden doğanın insan türü ortaya çıkmadan çok önceleri
oluşan ve evrimleşmemize zemin sağlayan dengesini bir kez bozduğumuzda, adeta
kuşun yuva kurduğu ağaç dalını kesmesi gibi bir durum ortaya çıkar. Hangi
gerekçeyle olursa olsun doğaya yapılan müdahale yaşamımızı kökten değiştirir.
Ancak hayatımızı sürdürmek bakımından bu kaçınılmazdır. Çare, her tür
müdahalenin toplumun bilgisi dahilinde yapılması ve her aşamasının kamuoyu
denetimine açık olmasıdır. Yani demokratik bir düzen zorunludur. Toplumsal
yaşam kâr amacıyla ve baskıyla yönetilirken bu mümkün mü?
Örneğin “enerji
lazım” diye dağ taş deliniyor, dış borç yapılıyor, savaşılıyor, nükleer ya da
termik santrallerle hava zehirleniyor. Karşı çıktığımızda “ne yapalım, elektrik
yerine çırayla mı aydınlanalım” deniyor. Oysa şu hiç sorulmuyor: Neden daha çok
enerji lâzım? Gece aydınlanmak için mi, reklâm tabelalarını aydınlatmak için
mi, toplu taşım yerine herkesin kendi arabası için mi, ortak ısınma ve
serinleme yerine her eve bir klima koymak için mi? Milyonlarca insanın üst üste
yığıldığı küflü şehir hayatı için mi? Şehrin beton ormanında herkese gereksiz
ev eşyası satmak için mi? Kısacası şirketlerin kârı için mi, yoksa insanlar
daha rahat yaşasın diye mi? Ne için enerji lâzım ve yaşamamız neden şirketlerin
kâr etmesine bağlı oluyor? Hayatın
temelinde sömürü mü yoksa dayanışma mı var?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.