Geçen hafta, bir dünya kenti olan ve her türlü talana rağmen güzelliğini hâlâ koruyan İstanbul’u sel bastı. “Üsküdar’a gider iken” değil, yeni havaalanı, köprü, yol, yerleşim yerleriyle birlikte daha büyük ve kalabalık bir kent olmaya doğru ilerlerken…
İstanbul
Kırım’dan Yemen’e, Balkanlardan Mağrip ülkelerine, Kafkaslardan Basra Körfezine
ve Asya’nın ortalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyanın merkezidir. Osmanlı
yıkılsa ve siyaset Ankara’ya taşınsa da, İstanbul’un önemi onlarca yıldır yerinde
duruyor. Eskiden olduğu gibi bugün de yakın coğrafyanın en iyi ürünleri
İstanbul’a geliyor. Bir zamanlar imparatorlara hizmet eden yetenekli eller ve
kafalar, bugün siyasetin ve holdinglerin efendilerine hizmet veriyor. İstanbul,
içinde Türkiye’nin de yeraldığı geniş bir alanın kalbidir. İstanbul’u görmeyen,
“şehir gördüm” diyemez. İşte geçen hafta, böyle bir yeri sel bastı. Sular
yalnızca yağmuru değil, bu devasa şehrin yıllardır hiçbir yatırım yapılmayan
kanalizasyonlarındaki birikintileri de taşıyordu…
Sel getirecek
kadar ağır bir yağışın yaklaştığı önceden biliniyordu. Ama beton, demir, asfalt,
cam yığınına dönüştürülen İstanbul, kurşuna dizilmek için direğe bağlanmış bir
mahkûm gibi bekledi felâketini. Metroyu su bastı. Araçlar sürüklendi.
Yurttaşlar Kadıköy’den Beşiktaş’a değil, bir kaldırımdan diğerine yüzerek
geçtiler. Kısacası hayat durdu...
Bir zaman sonra
Belediye Başkanı Kadir Topbaş, kameraların önüne Vali Vasip Şahin’le birlikte çıkarak
açıklama yaptı. Yeni bir şey anlatmıyor, 2009 selinden sonra söylediklerini
tekrarlıyordu. Hatırlatalım: o zaman 31 yurttaşımız boğularak ölmüştü.
İşte
anlatılanların özeti: Çok yağmur yağmıştı… O kadar çoktu ki, yüzyılın
yağışıydı… Zaten böyle bir olay filanca tarihte Londra’da da yaşanmış ve metroyu
sel basmıştı… Felâketin sevindirici yanı can kaybı olmayışıydı… Eğer İstanbul
üstünde gezen kara bulutlar kuzeye doğru uzaklaşırsa sorun bitecek, şehre doğru
dönerse işler kötüye gidecekti… Zorunlu olmadıkça kimse evden çıkmamalıydı… Bu
arada Yalova taraflarında yaşayanlar da selle karşılaşabilecekleri için
dikkatli olmalıydılar.
İnsan
yığıntısına dönüştürülmüş kentlerde halk dikkatli olup ne yapacaktı acaba? Evde
makarna mı stoklayacak, alt kattakiler üsttekilerin kapısını çalıp “komşu evde
kalıp okey oynayalım” mı diyecek, yoksa can yeleksiz sokağa çıkmayacaklar
mıydı?
15 milyon kişi
yaşıyor İstanbul’da. Eskiden sanayinin merkeziydi. Fabrikalar Trakya ve Gebze’ye
kaydıkça, İstanbul inşaat, turizm, eğlence, finans merkezine dönüştü. Artık
Kadıköy’de bir karış arsanın fiyatı, Konya’da bir tarladan fazla. Yoksullar
parasızlıktan hastane kapılarında sürünedursun,
servetin sanayi ve tarıma yatırılamayan bölümü lüks tüketime akıyor.
Eskiden fabrika, okul, resmî bina, park, bahçe gördüğümüz yerlerde bugün
gökdelenler yükseliyor. Özel güvenlikli ve manzaralı binaların, dünyanın dört
bir yanından alıcıları var. İşsizler simitle başladıkları gün boyu iş aramaya
devam etsin, düzenin çarkları dönüyor. Az üreterek de olsa emlâk, inşaat, ev,
araba, eşya satışlarıyla ekonomi büyüyor…
İstanbul ve onu
taklit eden kentler beton ormanına, yollar ise orman içine yayılan labirentlere
benziyor. Yağmur damlası bu zırhı delip de nasıl toprağa ulaşacak? Kapitalizmin
kalbi New York’da bile kişi başına yeşil alan miktarı 23 metrekareymiş.
Belediyenin 2010 yılı verilerine göre İstanbul’da bu miktar 6 metrekare
dolayında. Mimarlar Odası, “bizim tespitlerimize göre 1 metrekare bile değil”
diyor. Yeşil alan denilince çoğu belediye döner kavşaklara lale dikmeyi anlıyor.
Oysa yeşil alan, doğayı işgal ederek kurulan kentlerde, doğa-toplum dengesini
en alt düzeyde de olsa korumak için gerekli. Bırak yüzyılda bir yağan yağmuru,
her yıl yağanı bile toprağa geçirecek kadar yeşil alan yok İstanbul’da!
Belediye Başkanı
Topbaş küçücük bir bahane bulabilse birilerini suçlayacak ama bulamıyor. Çünkü
İstanbul 23 yıldır, Türkiye 15 yıldır üyesi olduğu siyasi anlayış tarafından
yönetiliyor. Bu yüzden yağmurun fazla
oluşuna sığınıyor. Londra belediyesini eleştiriyor. Ve hemen meteoroloji
yardımına yetişip, “süper hücre” diye bir kavram ortaya atıyor. Kuzeyden gelen
soğuk havayla güneyden gelen sıcak hava birleşmiş ve böyle bir yağış oluşmuşmuş…
Bu arkadaşlar
ayda mı yaşıyor? Yıllardır bilim insanları “küresel ısınma” diye bir olaydan
bahsediyor. Kapitalizmin bütün dünyayı “sanayi mahallesi” haline getirmesinin
bedeli olarak atmosfer sürekli ısınıyor. Bu yüzden buzullar ve kutuplar eriyor.
Daha iki hafta önce Güney Kutbundan İstanbul büyüklüğünde bir buzul koptu ve
okyanusa sürüklenerek erimeye başladı. Bu tür olaylar atmosferde kalıcı ısı değişiklikleri
yarattığı için, dünyadaki rüzgâr ve akıntı düzeni bozuluyor. Son yıllarda yalnızca
Türkiye’de değil, birçok ülkede yaşanan olağanüstü hava olaylarının nedeni bu. Yöneticiler
sürekli uyarılıyor. Çok sayıda televizyon ekranının çalıştığı AFAD diye bir
merkez kurmak dışında ne yaptılar? Kentlerin büyümesini önlediler mi? Yeşil
alanları arttırdılar mı? Altyapıyı yenilediler mi? Atmosferi daha az mı
kirletiyorlar? Yoksa bu tür önlemler almayı fuzuli masraf mı sayıyorlar?
Eskiden
kentlerin nüfusu sanayileşme nedeniyle artarken, hükümetler fabrika yakınlarına
gecekondular kurulmasını teşvik eder, iki de bir “imar affı” çıkarırdı. Böylece
kente göç hızlanır, fabrikalar ucuz işgücü bulmakta zorluk çekmezdi. Hükümetler
de kaynakların büyük bölümünü ucuz kredi, vergi iadesi, teşvik olarak sanayicilere
verir, sosyal konut gibi projelerle ilgilenmezlerdi. 70’li yılların sonlarına
dek büyük kentler böyle gelişti.
Ama bugün
kentlerin nüfusu aynı nedenden değil, başka gerekçelerle artıyor. Kısaca
açıklayalım: Bilindiği üzere ülkemizin kaynak ve çalışanlarını sömürerek sağlanan
kâr, eskisi gibi ülkede beklemiyor.
Sermaye, daha iyi olanaklar bulduğu anda hemen dünyanın başka bir
köşesine akıyor. Oysa ülke ekonomisinin çarklarının dönmesi için yatırım
yapmak, para harcamak, borçları ödemek gerekiyor. Sanayi sermayesi böyle bir rol
için yeterince güvenilir değil. Tarımın durumu da sanayiden farklı sayılmaz.
Öte yandan halka ucuz mal ve hizmet sağlayan kamu kurumları özelleştirilerek
elden çıkarıldığı için, soruna devlet de el atamıyor. Geriye inşaat ve hizmet
sektörleri kalıyor. Büyük kentlerin durmadan büyümesi de zaten bu iki yönde
oluyor. Bir yandan gökdelenler, AVM’ler, lüks siteler inşa edilirken; diğer
yandan hizmet sektörünün başlıca dalları olan eğlence mekânları, spor alanları,
turizm işletmeleri, özel hastaneler, güzellik salonları vb. yapılıyor. Topu
ayağında üç kez sektiremeyen topçuya çuval dolusu paralar bu sayede ödeniyor.
Lüks hayat, toplumun en fazla yüzde 20’sine hitap ederken, yüzde 80
yoksulluktan yoksulluk beğenerek yaşıyor. Ve insanların isyan etmediği
böylesine eşitsiz bir hayata, doğa isyan ediyor.
Sonuç: Bilim ve
teknolojinin bu ölçüde geliştiği bir çağda sel ve deprem artık doğa olayı
sayılamaz, her tür felâkete önceden önlem almak mümkündür. Ama bu, toplum
yararı gözetilen yaşam düzenleri içinde yapılabilir, felâketten bile kâr
bekleyen düzenlerde değil. Örneği gözümüzün önünde: Irak ve Suriye. Savaşla
yıkıyor ve kazanıyorlar. İmar etmek için petrole el koyup bir kez daha
kazanıyorlar. Aslında en büyük felâket bu düzenin kendisi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.