Doğa uçsuz bucaksız evrenin adı. Bir canlı türü olarak insan bu sonsuzlukta nokta kadar yer kaplamıyor. Başka canlılarla karşılaştırıldığında oldukça zayıf kalan bedenini yaşatmasını öncelikle beyin denilen düşünme organına sahip oluşuna ve ikincisi, toplumsal bir hayat kurabilmesine borçlu. Her ikisi de milyonlarca yıllık doğal evrimin ürünü. Hiç düşünmeyerek belki sınırlı bir yaşam sürdürebiliriz ama toplumla bağımız olmadığında yaşayamayız. Bebeklik, hastalık, yaşlılık gibi beynimizi sınırlı olarak kullanabildiğimiz ya da kullanamadığımız durumlarda doğanın insafına teslim olmak istemiyorsak, toplum tarafından sarılıp sarmalanmamız gerekir. Toplum anneyi, uzun çocukluk dönemini, yaşlıların deneyimini neslin sürmesi bakımından korumak için gerekli ve vazgeçilmez niteliktedir. Bu çerçevede beynin gelişimiyle toplum olmak ve oluşturmak arasında sıkı bir bağ vardır.
Beyin düşünme
organımızdır ama kendi kendine çalışmaz; toplumdan edindiğimiz dil, bilgi,
inanç, duygu, psikoloji vb.lerine ait kavramları hammadde gibi kullanarak
işler. Bu sırada, az çok diğer canlılarda da olan beş duyu kesintisiz çalışır
ve toplanan veriler beyin hücrelerimizde depolanır. İşte bu verileri ve
öğrenerek biriktirdiğimiz kavramları düşünme yoluyla kullanabilmek için bilgi
biriktirme, iyiyi kötüden ayırt etme, hatırlama, öğrenme ve öğretme gibi
yetenekler ortaya koyarız. Buna kısaca “akıl” deniyor.
Kimileri aklını
daha çok ve çabuk kullanır. Bazı toplumlar ve çağlarda insanların daha becerikli
düşündüklerini gözleriz. Akıl konusunda daha yavaş ve geriden gelenlere “aptal”
deriz. Bu tür adlandırmalar, sanki aklın kendine ait bir değeri varmış gibi
görülmesine yol açar. Oysa tıpkı boş bir kaba benzeyen aklın kendi başına bir
değeri yoktur. Kap ancak toplumun olanakları sayesinde, evrenin sonsuzluğundan
doldurulan bilgi kadarını taşır. Ne
kadar akıllı olursak olalım, yaşadığımız toplum tarafından sınırlandırıldığımız
ve evrenin sonsuz işleyiş düzeniyle karşı karşıya olduğumuz için çok az şey
bilebiliriz. Başka canlılarda yok diye
kendimizle övünmemize yol açan akıl sahibi olmanın değeri, okyanustan alınan
bir bardak suyun okyanusa göre değeri kadardır. Kaldı ki her canlının kendine ait
bir aklı vardır.
Mantığın temel
kurallarından biri, bütünün parçadan büyük olduğunu söyler. Doğa bütünü
oluştururken, toplum onun küçük bir parçasıdır. Toplumun doğa üzerindeki hiçbir
işlemi doğayı değiştirmeye, kavramaya, hele hele bütünlüğünü bozmaya yetmez. Düşünme kapasitemizi ne kadar zorlasak da
doğanın sonsuzluğunu kavrayamayız. Kişisel ya da toplumsal yaşamımızı ne kadar
bilgi ve beceri üstüne kurmaya çalışırsak çalışalım, hayatta karşımıza çıkan
şeylerin yüzde 99,9’unu bilmez ya da bilemeyiz. Örneğin geleceği bilemeyiz.
Yanı sıra, geçmişe ait kayıtlı bilgiler dahi sürekli değişir. Çünkü ulaştığımız
her yeni bilgi, geçmişte yaşananların yeniden yorumlanmasını sağlar. Bu yüzden
geçmişe ait bilgimiz bile sürekli ayıklanıp yorumlanarak değişir. Dört buçuk
milyar yaşındaki dünya hakkında bütün bildiğimiz, göz açıp kapama süresi kadar
kısa olan birkaç bin yıllık insanlık tarihiyle sınırlıdır.
Toplumsal varlık
olarak insan doğanın parçasıdır. Doğa üzerinde hiçbir hükmü yoktur. Doğada
yarattığı bütün etkilerin toplamıyla ancak kendine ait bir yaşam alanı
oluşturabilir. Buna kısaca “çevre” diyoruz. Merkezinde toplumun olduğu, sonsuz
doğa içindeki küçük bir bahçe gibi. Bunun, içinde balıkların yaşadığı bir akvaryumdan
farkı yoktur. Her canlı misali insan da çevresini değiştirerek yaşar. Ve yine
her canlı gibi çevremizde yarattığımız değişiklikler bir gün yaşamımızı
olanaksızlaştıracak boyutlara varırsa, yok oluruz. Tıpkı aynı akvaryumda
sürekli büyüyen bir balığın nihayet oksijen yetmezliğinden ölüp gitmesi gibi… Bu mümkün mü?
Balığın kendi
kendine akvaryumdan çıkamayacağını ama insanın bunu yapabileceğini düşünerek,
kaderimizin balığınkine benzemeyeceğini söyleyebiliriz. Ama balığa benzeyen bir
yanımız var: O da balık hafızalı oluşumuz.
Kendi aklıyla
davranan insan hatalarından ders çıkarır ve tekrarlamaz. Ama çıkarları çatışan
farklı kesimlerden oluşan bir toplumda bu çok zordur. Güçlü olan, karşısındakine
benimsemediği bir fikri zorla kabul ettirir ve bunu toplumun ortak aklı gibi
sunabilir. İşte bizi balık hafızalı yapan budur. Egemen bir kesimin çıkarları
öne geçtikçe, toplumsal eşitsizlik artar. Geride kalanlar eşitliği sağlamak
için egemen kesime yetişmeye çalıştıkça, toplumun genelini hesaba katmayan bir
davranış biçimi yaygınlaşır. Bu, rekabetçi ve akıl dışı bir yaşam biçimidir.
Herkes yanlış olduğunu bildiği halde, “ben yapmasam öteki yapacak” anlayışıyla
işe koyulur ve toplam zararın artmasına yol açar. Yanlışın kökeninde, özel
çıkarların topluma zarar verecek biçimde egemen kılınması yatar. Basit bir
örnekle açıklayalım:
Ortalama düzeyde
düşünebilen biri herhangi bir kıyı kentinde sahili devasa binalarla kapatıp hem
arka sıradakilerin manzarasını engellemez ve hem de denizden gelen esintiyi
keserek kenti cehennem sıcağına mahkûm etmez. Ardından her biri güneş fırınına
dönen betonarme binaları klimayla serinletmeye çalışıp sonra da “enerji
yetmiyor” diye yırtınmaz. Dünyadaki belli başlı kaynaklar emperyalistler
tarafından parsellendiği için gerekli enerjiyi bulamayıp “önümüzü kesiyorlar,
gelişmemizi istemiyorlar” gibi şikâyetlerde bulunmaz. Bunların olmaması için
toplumsal hayatın ancak planlı yaşanabileceğini bilmek yeterlidir.
Ama gerçek böyle değil. Yukarıdaki örneğin
sayısız benzerini sürekli yaşıyoruz. Böyle bir hayat için insan olmaya gerek
yok, akvaryum balığının yetenekleri de buna yeter. Üstelik toplum çoğunluğu bu
tür bir yaşamın aptalca olduğunu gayet iyi biliyor ama yaşamaya devam ediyor.
Çünkü bu yaşam biçimi akılsızlığın değil, zaten akla uygun işlemeyen bir toplum
düzeninin ürünü. Nedeni belli: Toplu
yaşamayı kolaylaştırmak için olanaklardan en geniş ve verimli biçimde
yararlanılacağına, mülkiyeti ve karar verme iradesini elinde tutanların
çıkarları ön plana alınıyor. Öne alınanlar küçük bir azınlıktan ibaret. Dolayısıyla
toplum kendi aklı yerine bu küçük azınlığın aklıyla yönetiliyor. Haliyle,
alınan her karar topluma ters düşüyor. Sürekli topluma ters düşenin doğaya da
ters düşmesi kaçınılmaz. Çünkü aynı zamanda bu küçük azınlık, tıpkı topluma
hükmeder gibi doğaya da kolayca hükmedebileceğini sanıyor. Bunu yapmak zorunda oluşunun
nedeni, varlığını özel çıkarlarını korumaya dayandırması. Başka türlüsü için
örneğin zenginliklerinden vazgeçmesi, toplumun geri kalanıyla eşit yaşaması ya
da kararlarını toplumla birlikte alması gerekir. O zaman sorun kalmayacağı
gibi, ortada ezen ve sömüren bir sınıf da olmaz. Hangi egemen böyle bir kâbusun
gerçekleşmesinden yana olur ki? İşte bu duruma düşmemek için toplumla birlikte
doğayı da ezmeyi sürdürüyor. Böylece,
binlerce yıldır doğaya uyum göstererek hayatta kalan toplum, doğaya düşman hale
geliyor. Daha çok toprak, su, orman, dağ, deniz mülk edinilerek kâr amacıyla
hallaç pamuğu gibi atıldıkça, düşmanlık artıyor. Doğa bu noktada yalan
söylemiyor ve faturayı herkese keserek, çevre tahribatının karşılığını sel, deprem,
kasırga biçiminde topluma ödetiyor. Parası olan, daha güvenli yerlere taşınarak
şimdilik bu cezadan kaçıyor. Hatta egemenlerin en egemenleri bir yandan başka
gezegenlerde yerleşim yerleri yaratma hayalleri kuruyorlar. Bizimki gibi biraz
küçükleri ise, doğal afetlerin gelip geçici ya da rastlantısal olduğu yalanını
uyduruyor. Egemen, önceki kuşaklardan miras kalan aklı kendini ve bizi
kandırmak için kullanıyor. Yönetenler yalan söyledikçe, doğa daha büyük
felâketlerle tekzip göndermeyi sürdürüyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.