Blog Arşivi

6 Ağustos 2017 Pazar

FETHİYE KÖRFEZİ DOLUYOR: FARKLI YER, AYNI HİKÂYE…


Fethiye’de doğdum. Okul ve iş için bir süre uzak kalışımın ardından, 30 yılı aşkındır buradayım. Yaklaşık 20 yıldır yerel gazetelerde yazıyorum. Konuları herkes biliyor ama çok azı konuşuyor. Önerilerim, zihni ticarî ve dar siyasî çıkarlarla kirlenmemiş herkesin aklına gelecek türden şeyler. Son yıllarda “bir yerin sorunu her yerin sorunudur” diyerek ülke ve dünya gündemine ağırlık vermeye başladım. Bu hafta, her nasılsa büyük medyanın konu edindiği “Fethiye Körfezi doluyor” başlıklı haber üzerinde duracağım. Defalarca ele aldığımız ve benzerlerini kâr hırsıyla tarumar edilen ülkemin her köşesinde görebileceğimiz bir konu… Bu çerçevede, her yer İstanbul değil mi?  Her yer kâr uğruna lağım çukuruna, sel yatağına, bataklığa ya da beton ve asfalt çölüne çevrilmiyor mu zaten?


Doğduğunuz, ortayaşa dek sayısız anı biriktirdiğiniz memleketiniz kaybolurken ne hissedersiniz? Sıralarına ilk oturduğumuzda ayaklarımızın yere değmediği okullar, berrak sularında balıkların yüzüşünü izlediğimiz deniz ve dere kıyıları, gölgesinde oynadığımız asırlık ağaçlar… Sokak çeşmelerinin yerini çoktan, tanesi 1 liraya plastik şişe suları aldı. Karşılaştığımızda mutlaka ortak anılardan sözettiğimiz arkadaşlarımıza gelince: Yaşıyorlarsa bile şehrin artan nüfus kalabalığı içinde randevulaşmadan görüşmemiz çok zor artık...

Yaşı ilerleyen herkes eskiden beri bildiği taşa-ağaca bakar ve o günlerini özler. Bu biraz da gidenin dönmeyeceği düşüncesiyle hissedilen bencilce bir özlemdir. Bizimkisi biraz farklı. Özlemden çok, toplumun para kazanmak uğruna akılsızca yaşamaya mahkûm ve ikna edilişine öfke duyuyoruz. Doğa, yok olanın yerini başkasının almasıyla sürer. Toplumumuz öyle mi? Beynini aldırmış gibi savrulup giden hayat tarzımız, yok ettiğinin yerine yeni yok edilecek şeyler arayarak sürüyor. Yaklaşmakta olan, eskinin harabelerini bile aratacak kadar değersiz.  Bu akılsız çağın bir gün aklını başına toplamasını dileyebiliyoruz yalnızca…

Buraya Antik Dönemde Telmessos, Roma’da Makri, Osmanlı’da Meğri ve 1914’den beri Fethiye deniyor. Anadolu’dan Akdeniz’e giriş çıkış limanı. “Fethiye Körfezi”, güney batı yönünde Akdeniz’e bakan büyük “C” harfine benziyor. Fethiye Limanı ise bu harfin içinde kuzeye bakan küçük “c” harfi gibi ve oldukça korunaklı bir yer. Gazetelere konu olan ve dolduğu söylenen yer körfez değil, liman. Belediye ve merkezî yönetim çalışmadığı için değil, aşırı çalıştığı için doluyor! Bunda elbette durumu gördüğü halde sessiz kalan ve her geçen gün sayısı artan çamur tepeciklerini seyreden Fethiyelilerin de payı var!

Yerleşim için tarih boyu Liman’ın kuzeye bakan yamaçları seçilmiş. Nüfus, deprem tehlikesi yüzünden Kaya Köyünde yoğunlaşmış. Bundan sonrasına tanığım: 1957 depreminin ardından ilçe yeniden kuruldu. 1960 başlarında merkez nüfusu 2 bin, 1970’lere gelindiğinde 10 bin, 1990’da 25 bin, 2000’de 50 bin ve nihayet bugün 150 binin üstüne çıktı.

Hızlı nüfus artışının görünür gerekçeleri her ne kadar tarım ve turizm ise de, asıl neden plansızlıktı. 1960 sonlarından başlayarak Fethiye Ovasına sulama kanalları yapılması, yakın köylerden ilçe merkezine göçü arttırdı. Devamında, verimli tarım alanlarında hızlı bir yapılaşma görüldü. Kısa sürede su kanalları açılan tarım alanları şehirleşerek kullanılamaz hale geldi. (Bugün ilçe merkezi yakınında kalan dar bir alan benzer bir baskı altında.)

Bu hızlı nüfus artışı dönemin kaymakamının aklına “parlak” bir fikir getirdi ve 1973’de kıyıdaki geniş bir sulak alanın doldurulması çalışmasını başlatmasına neden oldu.  “Zaten sivrisinek yapıyor” diyerek, ilçe sakinleri de bu girişime yaygın destek verdiler. Dolgu alanı, binlerce yıldır Toroslardan sürüklenip gelen alüvyonların oluşturduğu bir çamur tabakasıyla kaplıydı. Üstüne yığılan kaya, taş ve toprağın ağırlığı çamuru limanın derin bölgelerine doğru itti. 1980’lerden sonra ilçe turizm merkezi haline gelmeye başladıkça nüfus artış hızı katlandı. Beraberinde ticaret arttı. Kıyılar hızla istila edilerek, yağmur sularını süzen sulak alanlar yok edildi. Bu arada ilçenin artan enerji gereksinimini karşılamak üzere, ilçe merkezi yakınından çıkan ve limana akan “Karamuğar” (modernleştirilen adıyla “Karapınar”) deresi üzerine “yap işlet devret” modeline göre bir HES yapılması planlandı. İnşaata 1997’de başlanıldı. Projeye göre derenin saniyede 2 metreküp su çıkan kaynağı kurutulacak, buraya 70 km uzaktaki Eşen Çayından saniyede 13 metreküp su taşınarak tesis işletilecekti.

Su kaynağının kurutulmasında sorunlar yaşandı. Yaklaşık bir yıl boyunca, inşaat artıkları ve çamur limana aktı. Liman en çok bu süreçte doldu. Nihayet 1998’de yoğun şikâyetler üzerine kaymakam harekete geçti ve inşaatı 60 gün süreyle durdurdu. Bu arada dere yatağı beton bloklarla kaplandı, çamurlu su çökeltildi vs. Ama olan olmuş, liman yarı yarıya dolmuştu. Dönemin belediye başkanı denizden ve karadan bir temizleme çalışması başlattı. Sonraki (yani bugünkü) başkan bu çalışmayı sürdürmedi. Sözkonusu HES 1999’da işletmeye açıldı. Suyu tarım alanlarıyla dönüşümlü olarak kullanıyordu. HES çalıştırmak üzere her su verildiğinde, limana bir süre çamur aktığına tanık oldum. Yani bütün önlemlere rağmen, su limana hala alüvyon getiriyor… Dere yatağındaki kamış, ot ve doğal engelleri kaldırıp yerine beton koymak sorunu çözmüyor. Ama işin başka bir ilginç yanı daha var:

Sayıştay, 2004 yılı Raporunda, limanı kirleten HES’in yapımında gözetilmesi gereken “kamu yararı” ilkesinin gerçekleşmediğini saptadı. Üretilen elektrik pahalı fiyatla devlete satılıyor ve devlet daha ucuza satarak zarar ediyordu. Ama elbette ilgili şirket kâr etmeyi sürdürüyordu. Tabi Sayıştay’ı bizden başka dikkate alan olmadı. Fethiyeli bir avuç çevreci, adı geçen HES’in ve yapılmak istenen başkalarının zararlarını anlatarak halkı bunlara karşı mücadeleye çağırıyordu. Karşı hamle gelmekte gecikmedi. Yörede TEMA temsilcisi olarak bilinen kişi çıkıp limanı dolduran bu tesisin önünde fotoğraf çektirerek,  “örnek HES” olduğunu söyledi. Şirketler ve yöneten siyaset anlayışı, kendi çevrecilerini de yaratıyordu…

2 Eylül 2010’da, dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu Fethiye’yi ziyareti sırasında, limanın temizleneceği sözünü verdi. İktidar yanlısı medya haberi “Haliç’i temizleyen bakan şimdi Fethiye Körfezini temizleyecek” diye duyurdu. Yerel siyasetçiler mutluydu. Ama Fethiye Belediye Başkanı Saatcı ziyaretten 6 ay sonraki açıklamasında hâlâ limanın temizliği için bakanlıktan yardım istiyordu. (Bu arada kendisi de kıyıyı doldurarak ve beton bloklarla rıhtım yaparak çamurun limana doğru ilerleyişini hızlandırdı.) İlçeye değişik yöneticiler gelip giderek pek çok vaatte bulundular. Aradan 7 yıl geçti, Bakan Eroğlu referandum propagandası için 23 Şubat 2017 günü tekrar Fethiye’deydi. Kendisine verdiği sözler hatırlatıldı. Ama Bakan Eroğlu limanı neden temizleyemediklerini açıklamadı.


Konu edindiğim haberde, sanki bir doğal afet sonucu olmuş gibi “Fethiye Körfezi doluyor, şu kadar ömrü kaldı” deniyor. Turizm, tarım, inşaat şirketlerinin ve siyasî çıkarlarının ötesini düşünmeyen basiretsiz yöneticilerden hiç söz edilmiyor. Zaten yıllardır yaşanan bir sorunun şimdi gündeme getirilme nedeni de “turizmin zarar görmesi”, yani, başka bir ticarî çıkar… Yıllardır aynı konuları hatırlatıp durmak insanı yoruyor. Çöplük martıları gibi memleketimden arta kalanlar üstünde uçuşup duran yağmacıları gördükçe, midem bulanıyor. Çamur yalnızca binlerce yıllık tarihi bir limanı değil, kaderimizi ele geçiriyor. Temizlenmesi için güçlü, çok güçlü, kasırga gibi bir yağmur lâzım…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi