Fethiye’de doğdum. Okul ve iş için bir süre uzak kalışımın ardından, 30 yılı aşkındır buradayım. Yaklaşık 20 yıldır yerel gazetelerde yazıyorum. Konuları herkes biliyor ama çok azı konuşuyor. Önerilerim, zihni ticarî ve dar siyasî çıkarlarla kirlenmemiş herkesin aklına gelecek türden şeyler. Son yıllarda “bir yerin sorunu her yerin sorunudur” diyerek ülke ve dünya gündemine ağırlık vermeye başladım. Bu hafta, her nasılsa büyük medyanın konu edindiği “Fethiye Körfezi doluyor” başlıklı haber üzerinde duracağım. Defalarca ele aldığımız ve benzerlerini kâr hırsıyla tarumar edilen ülkemin her köşesinde görebileceğimiz bir konu… Bu çerçevede, her yer İstanbul değil mi? Her yer kâr uğruna lağım çukuruna, sel yatağına, bataklığa ya da beton ve asfalt çölüne çevrilmiyor mu zaten?
Doğduğunuz,
ortayaşa dek sayısız anı biriktirdiğiniz memleketiniz kaybolurken ne
hissedersiniz? Sıralarına ilk oturduğumuzda ayaklarımızın yere değmediği
okullar, berrak sularında balıkların yüzüşünü izlediğimiz deniz ve dere kıyıları,
gölgesinde oynadığımız asırlık ağaçlar… Sokak çeşmelerinin yerini çoktan,
tanesi 1 liraya plastik şişe suları aldı. Karşılaştığımızda mutlaka ortak anılardan
sözettiğimiz arkadaşlarımıza gelince: Yaşıyorlarsa bile şehrin artan nüfus
kalabalığı içinde randevulaşmadan görüşmemiz çok zor artık...
Yaşı ilerleyen
herkes eskiden beri bildiği taşa-ağaca bakar ve o günlerini özler. Bu biraz da
gidenin dönmeyeceği düşüncesiyle hissedilen bencilce bir özlemdir. Bizimkisi
biraz farklı. Özlemden çok, toplumun para kazanmak uğruna akılsızca yaşamaya
mahkûm ve ikna edilişine öfke duyuyoruz. Doğa, yok olanın yerini başkasının
almasıyla sürer. Toplumumuz öyle mi? Beynini aldırmış gibi savrulup giden hayat
tarzımız, yok ettiğinin yerine yeni yok edilecek şeyler arayarak sürüyor. Yaklaşmakta
olan, eskinin harabelerini bile aratacak kadar değersiz. Bu akılsız çağın bir gün aklını başına
toplamasını dileyebiliyoruz yalnızca…
Buraya Antik Dönemde
Telmessos, Roma’da Makri, Osmanlı’da Meğri ve 1914’den beri Fethiye deniyor.
Anadolu’dan Akdeniz’e giriş çıkış limanı. “Fethiye Körfezi”, güney batı yönünde
Akdeniz’e bakan büyük “C” harfine benziyor. Fethiye Limanı ise bu harfin içinde
kuzeye bakan küçük “c” harfi gibi ve oldukça korunaklı bir yer. Gazetelere konu
olan ve dolduğu söylenen yer körfez değil, liman. Belediye ve merkezî yönetim
çalışmadığı için değil, aşırı çalıştığı için doluyor! Bunda elbette durumu
gördüğü halde sessiz kalan ve her geçen gün sayısı artan çamur tepeciklerini
seyreden Fethiyelilerin de payı var!
Yerleşim için tarih
boyu Liman’ın kuzeye bakan yamaçları seçilmiş. Nüfus, deprem tehlikesi yüzünden
Kaya Köyünde yoğunlaşmış. Bundan sonrasına tanığım: 1957 depreminin ardından
ilçe yeniden kuruldu. 1960 başlarında merkez nüfusu 2 bin, 1970’lere
gelindiğinde 10 bin, 1990’da 25 bin, 2000’de 50 bin ve nihayet bugün 150 binin
üstüne çıktı.
Hızlı nüfus
artışının görünür gerekçeleri her ne kadar tarım ve turizm ise de, asıl neden
plansızlıktı. 1960 sonlarından başlayarak Fethiye Ovasına sulama kanalları
yapılması, yakın köylerden ilçe merkezine göçü arttırdı. Devamında, verimli
tarım alanlarında hızlı bir yapılaşma görüldü. Kısa sürede su kanalları açılan
tarım alanları şehirleşerek kullanılamaz hale geldi. (Bugün ilçe merkezi
yakınında kalan dar bir alan benzer bir baskı altında.)
Bu hızlı nüfus
artışı dönemin kaymakamının aklına “parlak” bir fikir getirdi ve 1973’de
kıyıdaki geniş bir sulak alanın doldurulması çalışmasını başlatmasına neden
oldu. “Zaten sivrisinek yapıyor”
diyerek, ilçe sakinleri de bu girişime yaygın destek verdiler. Dolgu alanı,
binlerce yıldır Toroslardan sürüklenip gelen alüvyonların oluşturduğu bir çamur
tabakasıyla kaplıydı. Üstüne yığılan kaya, taş ve toprağın ağırlığı çamuru
limanın derin bölgelerine doğru itti. 1980’lerden sonra ilçe turizm merkezi
haline gelmeye başladıkça nüfus artış hızı katlandı. Beraberinde ticaret arttı.
Kıyılar hızla istila edilerek, yağmur sularını süzen sulak alanlar yok edildi.
Bu arada ilçenin artan enerji gereksinimini karşılamak üzere, ilçe merkezi
yakınından çıkan ve limana akan “Karamuğar” (modernleştirilen adıyla
“Karapınar”) deresi üzerine “yap işlet devret” modeline göre bir HES yapılması
planlandı. İnşaata 1997’de başlanıldı. Projeye göre derenin saniyede 2 metreküp
su çıkan kaynağı kurutulacak, buraya 70 km uzaktaki Eşen Çayından saniyede 13
metreküp su taşınarak tesis işletilecekti.
Su kaynağının
kurutulmasında sorunlar yaşandı. Yaklaşık bir yıl boyunca, inşaat artıkları ve
çamur limana aktı. Liman en çok bu süreçte doldu. Nihayet 1998’de yoğun
şikâyetler üzerine kaymakam harekete geçti ve inşaatı 60 gün süreyle durdurdu.
Bu arada dere yatağı beton bloklarla kaplandı, çamurlu su çökeltildi vs. Ama
olan olmuş, liman yarı yarıya dolmuştu. Dönemin belediye başkanı denizden ve
karadan bir temizleme çalışması başlattı. Sonraki (yani bugünkü) başkan bu
çalışmayı sürdürmedi. Sözkonusu HES 1999’da işletmeye açıldı. Suyu tarım
alanlarıyla dönüşümlü olarak kullanıyordu. HES çalıştırmak üzere her su
verildiğinde, limana bir süre çamur aktığına tanık oldum. Yani bütün önlemlere
rağmen, su limana hala alüvyon getiriyor… Dere yatağındaki kamış, ot ve doğal
engelleri kaldırıp yerine beton koymak sorunu çözmüyor. Ama işin başka bir
ilginç yanı daha var:
Sayıştay, 2004
yılı Raporunda, limanı kirleten HES’in yapımında gözetilmesi gereken “kamu
yararı” ilkesinin gerçekleşmediğini saptadı. Üretilen elektrik pahalı fiyatla
devlete satılıyor ve devlet daha ucuza satarak zarar ediyordu. Ama elbette
ilgili şirket kâr etmeyi sürdürüyordu. Tabi Sayıştay’ı bizden başka dikkate
alan olmadı. Fethiyeli bir avuç çevreci, adı geçen HES’in ve yapılmak istenen
başkalarının zararlarını anlatarak halkı bunlara karşı mücadeleye çağırıyordu.
Karşı hamle gelmekte gecikmedi. Yörede TEMA temsilcisi olarak bilinen kişi
çıkıp limanı dolduran bu tesisin önünde fotoğraf çektirerek, “örnek HES” olduğunu söyledi. Şirketler ve
yöneten siyaset anlayışı, kendi çevrecilerini de yaratıyordu…
2 Eylül 2010’da,
dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu Fethiye’yi ziyareti sırasında,
limanın temizleneceği sözünü verdi. İktidar yanlısı medya haberi “Haliç’i
temizleyen bakan şimdi Fethiye Körfezini temizleyecek” diye duyurdu. Yerel siyasetçiler
mutluydu. Ama Fethiye Belediye Başkanı Saatcı ziyaretten 6 ay sonraki
açıklamasında hâlâ limanın temizliği için bakanlıktan yardım istiyordu. (Bu
arada kendisi de kıyıyı doldurarak ve beton bloklarla rıhtım yaparak çamurun
limana doğru ilerleyişini hızlandırdı.) İlçeye değişik yöneticiler gelip giderek
pek çok vaatte bulundular. Aradan 7 yıl geçti, Bakan Eroğlu referandum
propagandası için 23 Şubat 2017 günü tekrar Fethiye’deydi. Kendisine verdiği
sözler hatırlatıldı. Ama Bakan Eroğlu limanı neden temizleyemediklerini açıklamadı.
Konu edindiğim
haberde, sanki bir doğal afet sonucu olmuş gibi “Fethiye Körfezi doluyor, şu
kadar ömrü kaldı” deniyor. Turizm, tarım, inşaat şirketlerinin ve siyasî
çıkarlarının ötesini düşünmeyen basiretsiz yöneticilerden hiç söz edilmiyor.
Zaten yıllardır yaşanan bir sorunun şimdi gündeme getirilme nedeni de “turizmin
zarar görmesi”, yani, başka bir ticarî çıkar… Yıllardır aynı konuları
hatırlatıp durmak insanı yoruyor. Çöplük martıları gibi memleketimden arta
kalanlar üstünde uçuşup duran yağmacıları gördükçe, midem bulanıyor. Çamur
yalnızca binlerce yıllık tarihi bir limanı değil, kaderimizi ele geçiriyor.
Temizlenmesi için güçlü, çok güçlü, kasırga gibi bir yağmur lâzım…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.