Toplumlar güçle yönetilir. Bütün yönetim biçimleri gücünü iki biçimde kullanır. Birincisi zorla, ikincisi üzerinde güç uygulanacakların rıza göstermesiyle. Toplumda şiddet tekeli devlete aittir. Ordu, kolluk güçleri, istihbarat, hapishane, mahkeme devletlerin kullandığı belli başlı şiddet aygıtlardır. Bunlara rakip yaratılmasına ve içlerinde iki başlılık oluşmasına izin verilmez. Öte yandan eğitim, sanat, spor, sağlık, din, medya, sendika, siyasi parti vb. kurumlar ise toplumun yönetilmeye razı olmasını sağlamak için vardırlar.
Rıza yaratan
bazı araçlar özele ait olsa bile, hepsi de devlet gözetimi altında çalışırlar. Bunların
varoluş amacı, bireylerin günlük gereksinimlerini karşılamaktır. Bu yüzden
yapıları, verdikleri hizmetle ilgili tartışma yürütülmesine ve içlerinde farklı
fikirler barınmasına elverişlidir. Çünkü bireylerin toplumsal düzene gönüllü
bağlılık hissedebilmesi için, alacakları hizmetler hakkında fikir yürütebilmeleri
gerekir. Bu sırada yurttaşın eleştirisi dikkate alınmasa dahi, sözünü rahat
söyleyebildiği ve sınırlı ölçüde direndiği bir alanı olur. Böylece “bu kez
dinlemediler ama belki gelecek sefere” diyerek, sevmese bile yürürlükteki düzen
içinde kalmaya rıza gösterir. Yazının devamında “güzel oyun” denilen futbolun
yapısı ve işleyişiyle ilgili söyleyeceklerimizin anlaşılabilmesi için böyle
uzun bir giriş yaptık…
***
Çocuk ya da
yetişkin, hiç herhangi bir kişiye “oyun oynama cezası” verildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz. Çünkü oyun, bütün omurgalı canlılar gibi insan için de bir
eğlencedir. Çocuk oynayarak büyür. Bedenini ve hayatı eğlenerek öğrenir.
Yetişkin, gününü birlikte geçirdiği insanlarla beraberliğini sürdürmek ve hem
de günün yorgunluğunu atmak için oyun oynar. Oyun hayatın bir parçasıdır. Zihin
ve bedenimizi dinlenerek çalıştırmanın, eğitimin sıkıcılığından uzakta
öğrenmenin, baskı hissetmeden öz disiplin kazanmanın ve bu sırada canımız yansa
bile buna katlanarak direncimizi arttırmanın yoludur.
Ne var ki bu
söylediklerimizin pek çoğu eski günlerde kaldı. Temel gereksinimlerimizden olan
oyun ve eğlence yine hayatın bir parçası. Ama binlerce yıllık geleneklerin ya
da doğal gereksinimlere uygun bir hayatın değil, kâr amaçlı bir hayatın…
Toplumdaki
eğlenme arzusu bazıları için eskiden beri bir kazanç kaynağıydı. Kumar, içki, fuhuş
bunun tipik örnekleridir. Ancak son 30-40 yıldır insanlara “hoş vakit geçirtme”
işleri öylesine gelişti ki, büyük
kentlerinin sokaklarından sabahları el arabalarıyla yoksul ölüleri toplanan Hindistan’ın
film sektörü, dünyada Hollywood’dan sonra ikinci sırada geliyor. Başta Brezilya
olmak üzere Güney Amerika’da kitlelerin futbola bağlılığı hâlâ kiliseye
bağlılığıyla yarışıyor. O Brezilya ki; zenginler sınıfının, Lula ve selefi eski
bir gerilla lideri olan Dilma Rousseff gibi sosyal demokrat devlet başkanlarına
bile tahammül edemeyerek başlarına çorap örüp görevden uzaklaşmalarını
sağladığı bir ülke. Ve şimdi, aynı zenginlerin isteğine uygun yeni devlet
başkanının yolsuzlukları ayyuka çıkmış durumda…
İnsanları
eğlendirerek oyalamak ve böylece aleyhlerine dönen dolapları göremeyecek hale
getirmek eski bir yönetme taktiğidir. Bugün bu taktik zulüm ve sömürünün kol
gezdiği bütün ülkelerde uygulanıyor. Ancak son yıllarda daha da önem kazanmış
durumda. Bunun tek nedeni toplumları
uyutmak değil, bir başka nedeni daha var: Ekonomik kriz!
Kriz, içinde
yaşadığımız kapitalist düzenin göbek adıdır. Bilindiği üzere bu düzen
zenginlerin belli alanlara sermaye yatırması ve ücretli emekçilerin ürettiği
mal ya da hizmetin kârlı fiyattan satılması üzerine kuruludur. Zenginler
yatırım alanı seçerken, elde edecekleri kârın yatıracakları sermayeyi koruyup
korumadığına ve bunun ötesinde kişisel bir kazanç elde edip edemeyeceklerine
bakarlar. Yani kârlarıyla yatırımları arasında bir oran gözetir ve bunu
gerçekleştirmeye çalışırlar. Doğal olarak zenginlik arttıkça yatırım yapan
sayısı ve toplam yatırımlar da artar. Buna karşılık elde edilen kâr toplamı
aynı oranda artmaz. Bunun birçok nedeni vardır. Karşılığında, sermaye sahipleri
de kârlarını korumak için yeni yollar geliştirir. Kapitalizm, sırtında kriz
kamçısıyla yaşar. Sıradan insan için felâket olan savaş, sel, deprem, yangın;
sermaye sahibi için yatırım olanağıdır. Çünkü yapılanlar yıkılmış, yenilerinin
yapılıp satılması için yer açılmıştır!
Tabi krizi hafifletmenin tek yolu felâketler değildir. Kapitalizm
alışılmış ürünleri satamaz ve kâr edemez hale geldiğinde, yeni gereksinimler
yaratarak taze kâr olanakları geliştirir. Yıllardır üretilen ve bağımlılık
yaratan her türlü yiyecek ve içecek bu niteliktedir. İşte genel olarak oyun ve
eğlence sektörüyle birlikte futbol da böyledir.
Bilindiği üzere
son yıllarda Arap petrol zenginleri Avrupa’nın tanınmış futbol kulüplerini
satın alıyor. Bunlardan biri de Paris Saint Germain. Bu sezon, Barcelona’dan
Neymar’ı şimdiye kadar ödenen en yüksek bedelle, tam 222 milyon Euro’ya satın aldı. Fransa’da
transferin gerçekleştiği gün herkese bir tane verildiği halde, Neymar formaları
6 saat içinde tükendi. 10 bin forma, 100
Euro’dan satılmıştı. Diğer günler ve ülkeler de hesaba katıldığında, Neymar’a
ödenen paranın fazlasıyla çıkacağını tahmin etmek zor değil.
Ülke futbolu her
ne kadar yukarıdaki örneğin karikatürüyse bile, genel işleyişin dışında
sayılmaz. Bu yıl bütün futbol takımları görülmemiş transfer harcamaları yaptı.
Nedeni, kulüp gelirlerinin artması. Çünkü 5 yıl boyunca maçları naklen gösterme
hakkı 500 milyon dolara bir Katar şirketine satıldı. Paranın 20 milyon doları
Türkiye Futbol Federasyonuna (TFF), kalanı kulüplere verilecek. Herkes eşit pay
dışında performansa göre para alacak. Örneğin şampiyon takımın geliri 70 milyon
doları buluyor.
Elbette kulüp
gelirleri bununla sınırlı değil. Hükümetler ve belediyeler sürekli futbolun
arkasındalar. Kulüpler için tesis ve maddi yardım yapılıyor, vergi kolaylıkları
sağlanıyor Geçenlerde TFF Başkanı Yıldırım Demirören “Türkiye’de herkesin
konuştuğu iki konu var, biri futbol diğeri siyaset” dedi. Durum böyle olunca,
bedava tanıtım olanağı sağladığı için siyasetçiler ve kimi zenginler kulüp
yönetimlerinden eksik olmuyor. Dolayısıyla bu kişilerin harcadıkları parayı da
futbola yapılan yatırımlar arasında saymak gerekiyor. Kulüpler bu olanakları borçlarını kapatmak
için kullanacağına, har vurup harman savuruyor. Oysa UEFA 2011’den bu yana borç
içinde yüzdükleri için 9 kulübe çeşitli cezalar verdi.
Soruyorum, “sağlam
kafa sağlam vücutta bulunur” diye mi her yere futbol sahası yapılıyor? Temel
sporlar atletizm, yüzme, jimnastiktir. Üstelik bunların tesisleri futbol sahası
kadar pahalı değil. Üç yanı denizlerle çevrili ama her yıl pek çok insanın
boğularak öldüğü ülkemizin her neresinde yaşıyorsanız, yüzme havuzunuz var mı?
Ya da bunu lüks sayanlar için vites küçültelim: Atletizm pisti var mı?
Jimnastik salonundan ne haber? Ayrıca bütün bunlar olsa bile, çocuğunuzu gönül
rahatlığıyla emanet edebileceğiniz kaç tane bilgili ve ahlâklı eğitmen
bulabilirsiniz? Çıplak göbeğini gösteren “iyi sanatçı”, bir çalım atabilen “iyi
futbolcu” sayılıyor. Yüreğin ve aklın yoksa ve iyi insan değilsen, iyi sporcu
da olamazsın. Bakın, Maradona ABD’nin sürekli tehdit ettiği Venezuella için ne
diyor: "Maduro emrettiğinde, özgür Venezuela için asker üniformasını
giyerim. En büyük kutsalımız olan bayrağımızı indirmek isteyenlere ve
emperyalizme karşı savaşırım." Ve
sözlerini "yaşasın devrim" diye bitiriyor. Hatırlatalım, Maradona Venezuelalı
değil, Arjantinlidir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.