Blog Arşivi

13 Ağustos 2017 Pazar

“GÜZEL OYUN FUTBOL” HİKÂYELERİ…


Toplumlar güçle yönetilir. Bütün yönetim biçimleri gücünü iki biçimde kullanır. Birincisi zorla, ikincisi üzerinde güç uygulanacakların rıza göstermesiyle. Toplumda şiddet tekeli devlete aittir. Ordu, kolluk güçleri, istihbarat, hapishane, mahkeme devletlerin kullandığı belli başlı şiddet aygıtlardır.  Bunlara rakip yaratılmasına ve içlerinde iki başlılık oluşmasına izin verilmez.  Öte yandan eğitim, sanat, spor, sağlık, din, medya, sendika, siyasi parti vb. kurumlar ise toplumun yönetilmeye razı olmasını sağlamak için vardırlar.


Rıza yaratan bazı araçlar özele ait olsa bile, hepsi de devlet gözetimi altında çalışırlar. Bunların varoluş amacı, bireylerin günlük gereksinimlerini karşılamaktır. Bu yüzden yapıları, verdikleri hizmetle ilgili tartışma yürütülmesine ve içlerinde farklı fikirler barınmasına elverişlidir. Çünkü bireylerin toplumsal düzene gönüllü bağlılık hissedebilmesi için, alacakları hizmetler hakkında fikir yürütebilmeleri gerekir. Bu sırada yurttaşın eleştirisi dikkate alınmasa dahi, sözünü rahat söyleyebildiği ve sınırlı ölçüde direndiği bir alanı olur. Böylece “bu kez dinlemediler ama belki gelecek sefere” diyerek, sevmese bile yürürlükteki düzen içinde kalmaya rıza gösterir. Yazının devamında “güzel oyun” denilen futbolun yapısı ve işleyişiyle ilgili söyleyeceklerimizin anlaşılabilmesi için böyle uzun bir giriş yaptık…

***
Çocuk ya da yetişkin, hiç herhangi bir kişiye “oyun oynama cezası” verildiğini gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü oyun, bütün omurgalı canlılar gibi insan için de bir eğlencedir. Çocuk oynayarak büyür. Bedenini ve hayatı eğlenerek öğrenir. Yetişkin, gününü birlikte geçirdiği insanlarla beraberliğini sürdürmek ve hem de günün yorgunluğunu atmak için oyun oynar. Oyun hayatın bir parçasıdır. Zihin ve bedenimizi dinlenerek çalıştırmanın, eğitimin sıkıcılığından uzakta öğrenmenin, baskı hissetmeden öz disiplin kazanmanın ve bu sırada canımız yansa bile buna katlanarak direncimizi arttırmanın yoludur.

Ne var ki bu söylediklerimizin pek çoğu eski günlerde kaldı. Temel gereksinimlerimizden olan oyun ve eğlence yine hayatın bir parçası. Ama binlerce yıllık geleneklerin ya da doğal gereksinimlere uygun bir hayatın değil, kâr amaçlı bir hayatın…

Toplumdaki eğlenme arzusu bazıları için eskiden beri bir kazanç kaynağıydı. Kumar, içki, fuhuş bunun tipik örnekleridir. Ancak son 30-40 yıldır insanlara “hoş vakit geçirtme” işleri öylesine gelişti ki,  büyük kentlerinin sokaklarından sabahları el arabalarıyla yoksul ölüleri toplanan Hindistan’ın film sektörü, dünyada Hollywood’dan sonra ikinci sırada geliyor. Başta Brezilya olmak üzere Güney Amerika’da kitlelerin futbola bağlılığı hâlâ kiliseye bağlılığıyla yarışıyor. O Brezilya ki; zenginler sınıfının, Lula ve selefi eski bir gerilla lideri olan Dilma Rousseff gibi sosyal demokrat devlet başkanlarına bile tahammül edemeyerek başlarına çorap örüp görevden uzaklaşmalarını sağladığı bir ülke. Ve şimdi, aynı zenginlerin isteğine uygun yeni devlet başkanının yolsuzlukları ayyuka çıkmış durumda…

İnsanları eğlendirerek oyalamak ve böylece aleyhlerine dönen dolapları göremeyecek hale getirmek eski bir yönetme taktiğidir. Bugün bu taktik zulüm ve sömürünün kol gezdiği bütün ülkelerde uygulanıyor. Ancak son yıllarda daha da önem kazanmış durumda.  Bunun tek nedeni toplumları uyutmak değil, bir başka nedeni daha var: Ekonomik kriz!

Kriz, içinde yaşadığımız kapitalist düzenin göbek adıdır. Bilindiği üzere bu düzen zenginlerin belli alanlara sermaye yatırması ve ücretli emekçilerin ürettiği mal ya da hizmetin kârlı fiyattan satılması üzerine kuruludur. Zenginler yatırım alanı seçerken, elde edecekleri kârın yatıracakları sermayeyi koruyup korumadığına ve bunun ötesinde kişisel bir kazanç elde edip edemeyeceklerine bakarlar. Yani kârlarıyla yatırımları arasında bir oran gözetir ve bunu gerçekleştirmeye çalışırlar. Doğal olarak zenginlik arttıkça yatırım yapan sayısı ve toplam yatırımlar da artar. Buna karşılık elde edilen kâr toplamı aynı oranda artmaz. Bunun birçok nedeni vardır. Karşılığında, sermaye sahipleri de kârlarını korumak için yeni yollar geliştirir. Kapitalizm, sırtında kriz kamçısıyla yaşar. Sıradan insan için felâket olan savaş, sel, deprem, yangın; sermaye sahibi için yatırım olanağıdır. Çünkü yapılanlar yıkılmış, yenilerinin yapılıp satılması için yer açılmıştır!  Tabi krizi hafifletmenin tek yolu felâketler değildir. Kapitalizm alışılmış ürünleri satamaz ve kâr edemez hale geldiğinde, yeni gereksinimler yaratarak taze kâr olanakları geliştirir. Yıllardır üretilen ve bağımlılık yaratan her türlü yiyecek ve içecek bu niteliktedir. İşte genel olarak oyun ve eğlence sektörüyle birlikte futbol da böyledir.

Bilindiği üzere son yıllarda Arap petrol zenginleri Avrupa’nın tanınmış futbol kulüplerini satın alıyor. Bunlardan biri de Paris Saint Germain. Bu sezon, Barcelona’dan Neymar’ı şimdiye kadar ödenen en yüksek bedelle, tam  222 milyon Euro’ya satın aldı. Fransa’da transferin gerçekleştiği gün herkese bir tane verildiği halde, Neymar formaları 6 saat içinde tükendi.  10 bin forma, 100 Euro’dan satılmıştı. Diğer günler ve ülkeler de hesaba katıldığında, Neymar’a ödenen paranın fazlasıyla çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Ülke futbolu her ne kadar yukarıdaki örneğin karikatürüyse bile, genel işleyişin dışında sayılmaz. Bu yıl bütün futbol takımları görülmemiş transfer harcamaları yaptı. Nedeni, kulüp gelirlerinin artması. Çünkü 5 yıl boyunca maçları naklen gösterme hakkı 500 milyon dolara bir Katar şirketine satıldı. Paranın 20 milyon doları Türkiye Futbol Federasyonuna (TFF), kalanı kulüplere verilecek. Herkes eşit pay dışında performansa göre para alacak. Örneğin şampiyon takımın geliri 70 milyon doları buluyor.

Elbette kulüp gelirleri bununla sınırlı değil. Hükümetler ve belediyeler sürekli futbolun arkasındalar. Kulüpler için tesis ve maddi yardım yapılıyor, vergi kolaylıkları sağlanıyor Geçenlerde TFF Başkanı Yıldırım Demirören “Türkiye’de herkesin konuştuğu iki konu var, biri futbol diğeri siyaset” dedi. Durum böyle olunca, bedava tanıtım olanağı sağladığı için siyasetçiler ve kimi zenginler kulüp yönetimlerinden eksik olmuyor. Dolayısıyla bu kişilerin harcadıkları parayı da futbola yapılan yatırımlar arasında saymak gerekiyor.  Kulüpler bu olanakları borçlarını kapatmak için kullanacağına, har vurup harman savuruyor. Oysa UEFA 2011’den bu yana borç içinde yüzdükleri için 9 kulübe çeşitli cezalar verdi.


Soruyorum, “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” diye mi her yere futbol sahası yapılıyor? Temel sporlar atletizm, yüzme, jimnastiktir. Üstelik bunların tesisleri futbol sahası kadar pahalı değil. Üç yanı denizlerle çevrili ama her yıl pek çok insanın boğularak öldüğü ülkemizin her neresinde yaşıyorsanız, yüzme havuzunuz var mı? Ya da bunu lüks sayanlar için vites küçültelim: Atletizm pisti var mı? Jimnastik salonundan ne haber? Ayrıca bütün bunlar olsa bile, çocuğunuzu gönül rahatlığıyla emanet edebileceğiniz kaç tane bilgili ve ahlâklı eğitmen bulabilirsiniz? Çıplak göbeğini gösteren “iyi sanatçı”, bir çalım atabilen “iyi futbolcu” sayılıyor. Yüreğin ve aklın yoksa ve iyi insan değilsen, iyi sporcu da olamazsın. Bakın, Maradona ABD’nin sürekli tehdit ettiği Venezuella için ne diyor: "Maduro emrettiğinde, özgür Venezuela için asker üniformasını giyerim. En büyük kutsalımız olan bayrağımızı indirmek isteyenlere ve emperyalizme karşı savaşırım."  Ve sözlerini "yaşasın devrim" diye bitiriyor. Hatırlatalım, Maradona Venezuelalı değil, Arjantinlidir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi