Blog Arşivi

20 Ağustos 2017 Pazar

TÜRKİYE-ALMANYA ARASINDAKİ EŞİTSİZ İLİŞKİ


Karşımızdaki elbette kazı bağırtarak yolan Hitler’in Nazi Almanyası değil, “insan hakları” savunucusu Merkel Almanyası. Ama bundan bize ne? Emperyalist talan sofrasına konulan mazlum etinin sahibi olarak, kafa yormamız gereken konu  “kırk katırla mı, yoksa kırk satırla mı kurban edilelim” misali bir seçim yapmak mı?


Öte yandan emperyalizm damgalı toplumsal düzen, askeri üsler, zayıfa baskıdan oluşan iç ve dış politikalar ve küresel sermaye akışının başlıca kanalları olan özelleştirmeler, piyasalar varken; Almanya’ya efelenmenin “emperyalizm karşıtlığı” ile bir ilgisi olabilir mi?

İyilik, iyi yoldan ve ancak iyiler eliyle yapılabilir. Kötünün mimarlarından iyilik beklenemez. Ünlü bir söz, “devletler arasında dostluk değil, karşılıklı çıkar ilişkisi vardır” der. Bu tersinden de doğrudur: Devletler arasında düşmanlık değil çıkar çatışması olur. Ve bu ilişkiler tek biçimli, yani saf bir “dostluk” ya da “düşmanlık” olarak sürdürülmezler. İkisi hep iç içedir. Taraflar kazanırken, bir yandan da karşıdakinin altını nasıl oyacaklarını hesaplarlar.

Bütün bu ikiyüzlü ve karmaşık ilişkiler sırasında duruma göre bazen yakınlıklar öne çıkar ve haber manşetlerini karşılıklı güzel sözlerin süslediğini görürüz. Düşmanlık zamanlarında söylenecekler ise çoktan hazırdır: Batılılar Türkiye gibi ülkeleri “diktatör özentilerinin yönettiği, çağdışı, baskıcı” olarak nitelendirir. Bizimkilere benzer yöneticiler ise,  Batılıları sürekli “emperyalist ve yabancı düşmanı” olmakla suçlar. Eğer konu ABD ise, mutlaka Kızılderili katliamlarından bahsedilir. Almanya ise, her fırsatta Nazi geçmişi hatırlatılır. Son yılların değişmez suçlama sloganı “Müslüman düşmanlığı”. Bu tür çıkar çatışmalarında herkes kendi gerçeğini tam tersi, karşıya ait olanı eksiksiz dile getirir. Oysa gerçek her iki yanın eksiksiz anlatımıdır. Bakalım:

Almanya ve Türkiye arasında eşitsiz bir ilişki var. Her şeyden önce Almanya Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve 272 milyar dolarlık ticaret fazlasıyla, dünyanın ihracat şampiyonu Çin’in de önünde yer alıyor. ( Hayri Kozanoğlu, Birgün) Buna karşılık Türkiye’nin geçen yılki dış ticaret açığı 56 milyar dolar. Anadolu Ajansı’nın 2016 verilerine göre iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 36,8 milyar Euro tutarında. Türkiye 14,4 milyar Euro değerinde ihracat, 22,4 milyar Euro ithalat yapıyor. Türkiye gelirlerini tüketim malları satışı ve turizmden elde ederken, Almanya genellikle teknoloji ağırlıklı mallardan sağlıyor. Ayrıca yine Almanya ağırlıklı olmak üzere, karşılıklı sermaye yatırımları var.

Öte yandan siyasi düzeyde Türkiye-Almanya ilişkilerinde son yıllara dek önemli bir sorun görülmüyor. İki ülke de NATO üyesi ve bölge ya da dünya sorunlarıyla ilgili olarak, ters düşecek konumlarda yer almıyorlar. Ancak durumun son yıllarda değiştiğini gözlüyoruz. Gelinen aşamada Almanya, Türkiye’de hak ihlalleri yapıldığı ve özgürlüğün olmadığını belirtiyor. Ayrıca, haksız yere tutuklandıklarını öne sürdüğü yurttaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyor. Buna karşılık hükümet de Almanya’ya 4 bin 500 kişiyi kapsayan ve içlerinde darbecilerin de olduğu bir suçlu iade listesi verdiğini ama bugüne dek dikkate alınmadığını belirtiyor. Taraflar iadelerin gerçekleşmemesini, “yargının bağımsız işleyişine” bağlıyorlar. Türkiye, Almanya’yı “terörü ve teröristleri himaye etmekle” suçluyor. Almanya da Türkiye’de bir “baskı rejimi” olduğu suçlaması getiriyor. Karşılıklı suçlamaların önde gelen başlıklarını şöyle sıralamak mümkün:

Bilindiği üzere geçen yıl Haziran başında Almanya Parlamentosunda “Ermeni Soykırımı” tasarısı onaylandı. Şunu akıldı tutmak gerekiyor, konu kendi tarihsel gerçeğinden bağımsız olarak, bugünün uluslararası çekişmelerinde Türkiye hükümetleri üstünde siyasi baskı kurmak amacıyla kullanılıyor. Nitekim bu karar tasarısının yıllardır Almanya’da bekletilmesine karşılık ilişkilerin gerildiği bir anda parlamentodan geçirilmesi de bu tezi doğrular nitelikte. Türkiye bu karara Almanya’nın İncirlik Üssü’nü boşaltması istemiyle karşılık verdi. IŞİD karşıtı koalisyonda görevli olan Alman askerleri Ürdün’e taşındılar.

Türkiye tavrını daha ileri götürmek istedi ve geçen ay Almanya’ya baskı amacıyla bir “teröre destek veren Alman firmaları” listesi açıklandı. Ancak daha sonra bu davranışın ekonomiyi altüst edeceği anlaşıldığından, hemen geri adım atıldı. Gerçekte bu bir siyasi skandaldı ama üstünde pek durulmadı. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi 29 Temmuz tarihli açıklamasında “Almanya’yla yaşadığımız bir olumsuz süreç oldu. Bu da maalesef sorumluluk makamında bir boşluktan kaynaklanan bir soruşturmayla ilgili” diyerek, durumu düzeltmeye çalıştı. Ardından bazı kabine üyelerinin benzer açıklamaları ve Başbakan Binali Yıldırım’ın çeşitli girişimleri geldi. Bütün bunlar iki ülke ilişkilerindeki eşitsizliği sergileyen örneklerdi.

Türkiye’den bakarak belirtmek gerekirse, iki ülke arasında AB üyeliği, Avrupa’ya vizesiz giriş, Kıbrıs sorunu, petrol ve doğal gaz ticaret hatları, 16 Nisan referandumu için Almanya’da propaganda çalışmalarına izin verilmeyişi ve çifte vatandaşlığın iptal edilmesi misali irili ufaklı pek çok sorun var. Buna karşılık Almanya’nın başlıca kaygısı, Türkiye’nin istikrarsız biçimde yönetiliyor oluşu. Bu yüzden Alman hükümeti Türkiye’ye yapılacak yatırımlara garanti sağlayamayacağını belirtmiş durumda. Ve iki ülkenin benzer bir yanı da var: Almanya, 2005’den bu yana Merkel’in başında olduğu Hıristiyan Demokrat Birliği tarafından yönetiliyor. Merkel, 24 Eylül’deki genel seçimi de büyük bir olasılıkla kazanacak gibi görünüyor. Malum, Türkiye 2003’den bu yana aynı partinin yönetiminde ve 2019’da başkanlık seçimi bıçak sırtında görünüyor. Tarafların konumu bu açıdan da düşünülmeli…


Almanya= Avrupa demek o kadar da yanlış olmaz. Almanya elindeki ekonomik ve siyasi güç yardımıyla Türkiye’nin 2019 seçimlerini etkilemeye çalışıyor. Bu amaçla ekonomik ambargolara gidiyor ve uluslararası düzeyde siyasi baskı olanakları arıyor. Çünkü Türkiye’nin içine sokulduğu ekonomik koşullar, sürekli sıcak para bulmasını gerektiriyor. Almanya bu konuda yardım etmediği için, hükümet öfkeli. İki de bir “mültecilere yardım” konusunu gündeme getirme nedeni de bu. Öte yandan Türkiye’nin yakın zamanda AB’ye alınmayacağını herkes biliyor. Ama en azından “ahde vefa” gereği, başka aday ülkelere yapıldığı gibi Türkiye’ye de ekonomik destek verilmesi isteniyor. Buna karşılık Merkel başından beri Türkiye’ye “imtiyazlı ortaklık” öneriyor. Türkiye’nin buna karşı kullanabileceği bir kozu yok. Arap Yarımadasındaki bütün politikaları çökmüş durumda. Birkaç yıl öncesindeki gibi “mültecileri Avrupa’ya salarım” tehdidinin de geçerli yanı kalmadı. Çünkü AB hem Ege Denizi’nde hem de Yunanistan’da gerekli önlemleri aldı. Bu yüzden yönetenlerimizin 24 Eylül Almanya seçimlerinde “Türk düşmanı partilere oy vermeyin” demekten başka dile getirebilecekleri bir şey yok. Bunun yanıtı da Avusturya’dan geliyor: Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz “"Eğer Erdoğan veya bakanlarının Avusturya'da önümüzdeki seçimlerde benzeri bir şeyi yapmaya niyetleri varsa, şimdiden söyleyeyim, biz asla içişlerimize karışılmasını kabul etmeyiz" diyor. Özetle, Almanya ile ilişkiler iyiyken de kötüyken de eşitsiz. Ne Almanya demokrasi havarisi, ne Türkiye’de emperyalizm karşıtı bir yönetim var. Yaşanan, sıradan bir çıkar çatışması. Herkes elindeki güç oranında, karşı tarafı sıkıştırmaya çalışıyor. Kim kime ne derse desin ve kim seçilirse seçilsin, günün sonunda güçlü olan kazanacaktır. Haklı hakkını alabilmek için, aynı zamanda güçlü olmalıdır…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi