Karşımızdaki elbette kazı bağırtarak yolan Hitler’in Nazi Almanyası değil, “insan hakları” savunucusu Merkel Almanyası. Ama bundan bize ne? Emperyalist talan sofrasına konulan mazlum etinin sahibi olarak, kafa yormamız gereken konu “kırk katırla mı, yoksa kırk satırla mı kurban edilelim” misali bir seçim yapmak mı?
Öte yandan
emperyalizm damgalı toplumsal düzen, askeri üsler, zayıfa baskıdan oluşan iç ve
dış politikalar ve küresel sermaye akışının başlıca kanalları olan
özelleştirmeler, piyasalar varken; Almanya’ya efelenmenin “emperyalizm
karşıtlığı” ile bir ilgisi olabilir mi?
İyilik, iyi
yoldan ve ancak iyiler eliyle yapılabilir. Kötünün mimarlarından iyilik beklenemez.
Ünlü bir söz, “devletler arasında dostluk değil, karşılıklı çıkar ilişkisi
vardır” der. Bu tersinden de doğrudur: Devletler arasında düşmanlık değil çıkar
çatışması olur. Ve bu ilişkiler tek biçimli, yani saf bir “dostluk” ya da
“düşmanlık” olarak sürdürülmezler. İkisi hep iç içedir. Taraflar kazanırken,
bir yandan da karşıdakinin altını nasıl oyacaklarını hesaplarlar.
Bütün bu ikiyüzlü
ve karmaşık ilişkiler sırasında duruma göre bazen yakınlıklar öne çıkar ve
haber manşetlerini karşılıklı güzel sözlerin süslediğini görürüz. Düşmanlık
zamanlarında söylenecekler ise çoktan hazırdır: Batılılar Türkiye gibi ülkeleri
“diktatör özentilerinin yönettiği, çağdışı, baskıcı” olarak nitelendirir.
Bizimkilere benzer yöneticiler ise,
Batılıları sürekli “emperyalist ve yabancı düşmanı” olmakla suçlar. Eğer
konu ABD ise, mutlaka Kızılderili katliamlarından bahsedilir. Almanya ise, her
fırsatta Nazi geçmişi hatırlatılır. Son yılların değişmez suçlama sloganı
“Müslüman düşmanlığı”. Bu tür çıkar çatışmalarında herkes kendi gerçeğini tam
tersi, karşıya ait olanı eksiksiz dile getirir. Oysa gerçek her iki yanın
eksiksiz anlatımıdır. Bakalım:
Almanya ve
Türkiye arasında eşitsiz bir ilişki var. Her şeyden önce Almanya Avrupa’nın en
büyük ekonomisi ve 272 milyar dolarlık ticaret fazlasıyla, dünyanın ihracat
şampiyonu Çin’in de önünde yer alıyor. ( Hayri Kozanoğlu, Birgün) Buna karşılık
Türkiye’nin geçen yılki dış ticaret açığı 56 milyar dolar. Anadolu Ajansı’nın 2016
verilerine göre iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 36,8 milyar Euro
tutarında. Türkiye 14,4 milyar Euro değerinde ihracat, 22,4 milyar Euro ithalat
yapıyor. Türkiye gelirlerini tüketim malları satışı ve turizmden elde ederken,
Almanya genellikle teknoloji ağırlıklı mallardan sağlıyor. Ayrıca yine Almanya
ağırlıklı olmak üzere, karşılıklı sermaye yatırımları var.
Öte yandan
siyasi düzeyde Türkiye-Almanya ilişkilerinde son yıllara dek önemli bir sorun
görülmüyor. İki ülke de NATO üyesi ve bölge ya da dünya sorunlarıyla ilgili
olarak, ters düşecek konumlarda yer almıyorlar. Ancak durumun son yıllarda değiştiğini
gözlüyoruz. Gelinen aşamada Almanya, Türkiye’de hak ihlalleri yapıldığı ve
özgürlüğün olmadığını belirtiyor. Ayrıca, haksız yere tutuklandıklarını öne
sürdüğü yurttaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyor. Buna karşılık
hükümet de Almanya’ya 4 bin 500 kişiyi kapsayan ve içlerinde darbecilerin de
olduğu bir suçlu iade listesi verdiğini ama bugüne dek dikkate alınmadığını
belirtiyor. Taraflar iadelerin gerçekleşmemesini, “yargının bağımsız işleyişine”
bağlıyorlar. Türkiye, Almanya’yı “terörü ve teröristleri himaye etmekle”
suçluyor. Almanya da Türkiye’de bir “baskı rejimi” olduğu suçlaması getiriyor.
Karşılıklı suçlamaların önde gelen başlıklarını şöyle sıralamak mümkün:
Bilindiği üzere
geçen yıl Haziran başında Almanya Parlamentosunda “Ermeni Soykırımı” tasarısı
onaylandı. Şunu akıldı tutmak gerekiyor, konu kendi tarihsel gerçeğinden bağımsız
olarak, bugünün uluslararası çekişmelerinde Türkiye hükümetleri üstünde siyasi
baskı kurmak amacıyla kullanılıyor. Nitekim bu karar tasarısının yıllardır
Almanya’da bekletilmesine karşılık ilişkilerin gerildiği bir anda parlamentodan
geçirilmesi de bu tezi doğrular nitelikte. Türkiye bu karara Almanya’nın
İncirlik Üssü’nü boşaltması istemiyle karşılık verdi. IŞİD karşıtı koalisyonda
görevli olan Alman askerleri Ürdün’e taşındılar.
Türkiye tavrını
daha ileri götürmek istedi ve geçen ay Almanya’ya baskı amacıyla bir “teröre
destek veren Alman firmaları” listesi açıklandı. Ancak daha sonra bu davranışın
ekonomiyi altüst edeceği anlaşıldığından, hemen geri adım atıldı. Gerçekte bu
bir siyasi skandaldı ama üstünde pek durulmadı. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi
29 Temmuz tarihli açıklamasında “Almanya’yla yaşadığımız bir olumsuz süreç
oldu. Bu da maalesef sorumluluk makamında bir boşluktan kaynaklanan bir
soruşturmayla ilgili” diyerek, durumu düzeltmeye çalıştı. Ardından bazı kabine
üyelerinin benzer açıklamaları ve Başbakan Binali Yıldırım’ın çeşitli
girişimleri geldi. Bütün bunlar iki ülke ilişkilerindeki eşitsizliği sergileyen
örneklerdi.
Türkiye’den
bakarak belirtmek gerekirse, iki ülke arasında AB üyeliği, Avrupa’ya vizesiz
giriş, Kıbrıs sorunu, petrol ve doğal gaz ticaret hatları, 16 Nisan referandumu
için Almanya’da propaganda çalışmalarına izin verilmeyişi ve çifte vatandaşlığın
iptal edilmesi misali irili ufaklı pek çok sorun var. Buna karşılık Almanya’nın
başlıca kaygısı, Türkiye’nin istikrarsız biçimde yönetiliyor oluşu. Bu yüzden
Alman hükümeti Türkiye’ye yapılacak yatırımlara garanti sağlayamayacağını
belirtmiş durumda. Ve iki ülkenin benzer bir yanı da var: Almanya, 2005’den bu
yana Merkel’in başında olduğu Hıristiyan Demokrat Birliği tarafından
yönetiliyor. Merkel, 24 Eylül’deki genel seçimi de büyük bir olasılıkla
kazanacak gibi görünüyor. Malum, Türkiye 2003’den bu yana aynı partinin
yönetiminde ve 2019’da başkanlık seçimi bıçak sırtında görünüyor. Tarafların
konumu bu açıdan da düşünülmeli…
Almanya= Avrupa
demek o kadar da yanlış olmaz. Almanya elindeki ekonomik ve siyasi güç
yardımıyla Türkiye’nin 2019 seçimlerini etkilemeye çalışıyor. Bu amaçla
ekonomik ambargolara gidiyor ve uluslararası düzeyde siyasi baskı olanakları
arıyor. Çünkü Türkiye’nin içine sokulduğu ekonomik koşullar, sürekli sıcak para
bulmasını gerektiriyor. Almanya bu konuda yardım etmediği için, hükümet öfkeli.
İki de bir “mültecilere yardım” konusunu gündeme getirme nedeni de bu. Öte
yandan Türkiye’nin yakın zamanda AB’ye alınmayacağını herkes biliyor. Ama en
azından “ahde vefa” gereği, başka aday ülkelere yapıldığı gibi Türkiye’ye de
ekonomik destek verilmesi isteniyor. Buna karşılık Merkel başından beri
Türkiye’ye “imtiyazlı ortaklık” öneriyor. Türkiye’nin buna karşı
kullanabileceği bir kozu yok. Arap Yarımadasındaki bütün politikaları çökmüş
durumda. Birkaç yıl öncesindeki gibi “mültecileri Avrupa’ya salarım” tehdidinin
de geçerli yanı kalmadı. Çünkü AB hem Ege Denizi’nde hem de Yunanistan’da
gerekli önlemleri aldı. Bu yüzden yönetenlerimizin 24 Eylül Almanya
seçimlerinde “Türk düşmanı partilere oy vermeyin” demekten başka dile
getirebilecekleri bir şey yok. Bunun yanıtı da Avusturya’dan geliyor: Dışişleri
Bakanı Sebastian Kurz “"Eğer Erdoğan veya bakanlarının Avusturya'da
önümüzdeki seçimlerde benzeri bir şeyi yapmaya niyetleri varsa, şimdiden söyleyeyim,
biz asla içişlerimize karışılmasını kabul etmeyiz" diyor. Özetle, Almanya
ile ilişkiler iyiyken de kötüyken de eşitsiz. Ne Almanya demokrasi havarisi, ne
Türkiye’de emperyalizm karşıtı bir yönetim var. Yaşanan, sıradan bir çıkar
çatışması. Herkes elindeki güç oranında, karşı tarafı sıkıştırmaya çalışıyor.
Kim kime ne derse desin ve kim seçilirse seçilsin, günün sonunda güçlü olan
kazanacaktır. Haklı hakkını alabilmek için, aynı zamanda güçlü olmalıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.