Yönetenlerimiz “Müslüman katliamı oluyor ve dünya buna seyirci kalıyor” diyor. İnanç, egemenlik basamaklarına tırmanmak için kullanılıyorken bu sözlere inanabilir miyiz? Buna karşılık muhalefet, egemenlik aracı yapılmasından hareketle bütün dinî inançları aynı kefeye koyuyor ve rafa kaldırıyor. Bu yüzden dinle ilgili bir konu olduğunda görmezden geliyor. Nitekim iktidar “Arakan” dediğinde, susuyor. Yani iktidardan fazlasını söyleyemiyor.
Arakan, dünyanın
en kalabalık iki ülkesi olan Hindistan ve Çin arasına sıkışıp kalmış Myanmar’ın
bir bölgesinin adı. Ülkeye bu ad 1989 askeri darbesinden sonra verilmiş. Önceki
adı Burma, İngiliz sömürgeciliğinden kalma daha eski adı ise Birmanya. Nüfusu
60 milyona yakın. 135 farklı etnik ve dinsel grup barındırıyor. Nüfusunun yüzde
90’ı Budist, kalanı değişik inançlardan oluşuyor. Müslümanların oranı resmî
verilere göre yüzde 4 kadar. Myanmar; Tayland ve Laos’la birlikte “Altın Üçgen”
adıyla anılan bir coğrafyanın parçası. Burası, afyon yetiştiriciliğinin ve
dünya eroin kaçakçılığının merkezi sayılıyor. Ülke aynı zamanda, “Hint Alt
Kıtası” denilen, Pakistan’dan başlayarak Hindistan ve Bangladeş’ten devam eden
bir coğrafyanın uzantısı. Yörenin yakın tarihi, 18. Yüzyıldan itibaren
İngiltere tarafından sömürgeleştirilmesi ve buna karşı verilen mücadelelerce
belirlenmiştir.
İngiltere
isyanları kan ve ateşle bastırarak, kukla yönetimler oluşturarak, etnik ve dinsel
ayrımcılıkları körükleyip mazlumları birbirine düşürerek, bu coğrafyayı 150
yılı aşkın süre sömürüyor. Ancak yaşanan Rus ve Çin devrimlerinin etkisiyle,
İkinci Dünya Savaşının ardından taktik değiştirerek sömürgelerinden çekiliyor.
Böylece büyük askerî masraflardan kurtulmanın yanı sıra, geride bıraktığı işbirlikçileri
aracılığıyla ve sermaye ilişkileri üzerinden, eski sömürgelerini yağmalamayı
sürdürüyor. Bu, bütün emperyalistlerin NATO, BM, AB, IMF vb. uluslararası
kuruluşları kullanarak ortaklaşa hareket ettiği bir sömürü biçimidir. Böylece mazlum
eti için birbirinin gırtlağına saldırmıyorlar. Ama buna karşılık sürekli
sömürülen ülke halklarının gırtlağına saldırdıkları için, bazen bu ülkelerin
sömürüden yeterince pay alamayan işbirlikçi yöneticilerinin efendi değiştirme
talepleriyle karşılaşıyorlar. Askeri darbeler ve seçim atraksiyonları bunun
için yapılıyor. Ya da bağımsızlık için mücadele eden ezilenlerin kimi
temsilcileri, bir emperyaliste karşı diğerine yanaşmayı deneyebiliyor.
İşte Arakan’da
(ve yeryüzünün başka köşelerinde) yaşanan çatışmalar böyle bir dünya ve tarih
dekoru önünde geçiyor. Elbette ateşin içinde olan ve can havliyle varlık-yokluk
mücadelesi verenin bütün bunları bilmesi gerekmiyor, o direnişini sürdürdükçe
kendi yolunu bulacaktır. Ancak ateşi “itfaiyeci” misali dışarıdan söndürmeye çalışır
gibi konuşuyorken, bunları bilmemiz gerekir. Kim ateşin üstüne kovayla su
dökmeye çalışıyor, kim benzin döküyor ve kim boş kovayı bir şeyler döküyormuş gibi
sallayıp duruyor; öğrenmeliyiz.
Arakan, Myanmar’ın
7 yönetim bölgesinden biri ve ülkenin batısında, Bangladeş sınırında yer
alıyor. Burası sayıları 1 milyonun biraz üstünde olan Müslüman Rohingya
halkının yaşadığı yer. (Ülke dışında da 2 milyon dolayında sürgün Arakanlı
var.) Ülkede başka Müslüman cemaatler de bulunuyor. Hint asıllılar başkent
Naypydaw çevresinde, Arap asıllılar adalar ve kıyılarda yaşıyor. Devletin
Arakan dışındakilerle sorunu yok. Arakanlılar Bengal, Burma, Urdu dili karışımı
bir dil kullanıyor ve ayrı bir etnik topluluk oluşturuyorlar. Tarih boyu kendi
kaderlerini belirlemeye çalıştıkları için, bir yandan merkezi yönetimle diğer
yandan aynı bölgede yaşayan ve farklı bir etnik topluluk oluşturan Budist
Rakhinelerle çatışıyorlar. Dolayısıyla Arakan sorunu yeni değil ve aynı zamanda
etnik bir boyut taşıyor.
Burma halkı
1824’te İngilizlerle savaşıyor ve yenilerek sömürge oluyor. Bu çatışmalarda
Rohingyalar kendilerini bugün Bangladeş olarak anılan yöredeki halkın bir
parçası saydıkları için savaşta yer almıyorlar. Bu tutumlarını, Pakistan’ın
kuruluşu sırasında da sürdürüyorlar. Bilindiği üzere Pakistan, Hintli
Müslümanların İkinci Dünya Savaşı sonrası Hindistan’dan ayrılmasıyla 1947’de
kuruluyor ve bugünkü Bangladeş, o zamanlar “Doğu Pakistan” olarak anılıyor.
Rohingyalar önceleri Doğu Pakistan’a bağlanmak istiyor ve bu amaçla Pakistan’ın
kurucusu Ali Cinnah’a bir heyet gönderiyorlar ama kabul görmüyorlar.
Burma’nın
bağımsızlığını kazanması sürecinde sınırlı bir demokratik ortam oluşuyor ve Rohingyaların
etnik özelliklerinin tanınması talepleri kabul ediliyor. Ne var ki karar
anayasaya geçirilemeden, ülkenin bağımsızlığının yolunu açan kahraman olarak
anılan Aung San’ın da içinde yeraldığı yönetici elit, 19 Temmuz 1947’de bir
suikastla yok ediliyor. Ve Roghinyalar
tekrar asla ayın konuma gelemiyorlar. 1800’lü yıllardan beri yaşadıkları
katliamlar bugüne dek defalarca tekrarlanıyor. Ellerindeki kırık dökük haklar,
1982’de resmi olarak vatandaşlıktan çıkartılmaları sonucu tümden alınıyor. Bu
saldırılarda, “969” denilen ırkçı bir Budist grup da rol oynuyor. Hükümet,
ırkçılık suçlamasıyla hapis cezasına çarptırdığı grubun lideri Ashin Wirathu’yu
2011’de bir genel afla serbest bırakıyor ve saldırıları yönlendirmesine göz
yumuyor. Diğer Budist topluluklar bu tür saldırılara karşı çıkıyor. Yani havuz
medyasının ileri sürdüğü gibi olayda “Budistler Müslümanları katlediyor” değil.
Halk sürekli
katliam tehdidi altında yaşadığından silahlı direnişin yabancısı sayılmaz.
2012’den beri İslamî nitelikte, “Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu” var ve askerî
hedeflere karşı eylem yapıyor. Bunların sonuncusu 25 Ağustos 2017’de Bangladeş
sınırındaki karakollara karşı gerçekleştirildi. Saldırılar üzerine Myanmar
ordusu harekete geçti ve halen Arakan’daki köyleri yakıp yıkarak boşaltıyor.
Halk Bangladeş’e kaçmaya çalışıyor. Ancak Bangladeş yönetimi göçmenlerle
birlikte radikal İslamcı grupların ülkeye sızmasından endişe ettiği için göçü
engelliyor ve gelenleri Myanmar’a iade ediyor.
Myanmar Batılılarla
işbirliği yapsa da, asıl olarak Çin’in nüfuz alanında sayılır. Çin’in bu ülkede
Arakan’dan başlayan doğal gaz ve petrol boru hatları gibi önemli enerji yatırımları
var. Ayrıca bölgede büyük gemilerin yanaşmasına elverişli limanlar Çin
tarafından kullanılıyor. Böylece Çin deniz aşırı ticaret için ABD yanlısı Tayvan
ve Malezya’nın kontrolündeki Malakka Boğazına bağlı kalmıyor. Çin bu çıkarlar karşılığında, BM Güvenlik
Konseyindeki veto yetkisini kullanarak, Myanmar’a karşı karar alınmasını
engelliyor.
Dünya Arakan’a
ilgisiz değil. Son yıllarda Bengal Körfezinde büyük doğal gaz ve petrol
yatakları keşfedildi. Bu, büyük güçlerin ağzını sulandırıyor. Eğer sorun
çözülmezse, kaos ortamı oluşacağından korkuluyor. Ayrıca ABD uzun vadede Çin’i
kuşatmak için Hint Alt Kıtası ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak istiyor. Ama
Pakistan’ın konumu ve Myanmar’daki gelişmeler, bu planı bozuyor. Çin; Pakistan
ve Myanmar’la yakın, Hindistan’la dengeli bir ilişki sürdürüyor. Türkiye, Çin’i
gücendirmemek için Arakan sorununda orta yol izliyor. Bu yüzden sorunun
Myanmar’da çözülmesi yerine Bangladeş’e göçün önünün açılmasına ağırlık
veriyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “göçmenleri kabul edin, masrafını
verelim” diyor? Ne için? Maddi çıkarlar mı, yoksa Müslüman hayatı için mi? Eğer
önemli olan hayatsa, Suriye’deki iç savaşa neden taraf olundu? Ya da
Müslümanlık değerliyse, Müslümanların yüzkarası olduğu bilinen ve bugün Savaş
Suçları Mahkemesinin hakkında tutuklama kararı vermesi yüzünden ülkesinden
çıkamayan Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir neden ülkemize resmî olarak davet
edildi? Evet, Arakan’da büyüklerin ve küçüklerin çıkarları ayrı mecralarda
çatışıyor… Dileğimiz, her şeyin küçüklerin dilediği gibi olmasıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.