Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu geçen hafta yaptığı açıklamada “bu soruyu soranların anlayamadıkları türden şeyler bunlar” dedi. Arakan’a yardımı eleştirenlere Osmanlı arşivlerini işaret ederek, buradaki Müslümanların Balkan Savaşları sırasında ve Hicaz demiryolunun yapımı için gönderdikleri yardımları hatırlattı. Anlaşılacağı üzere Türkiye bugün borcunu ödüyordu. Çavuşoğlu açıklamasının devamında "nerede bir mazlum, nerede bir mağdur varsa dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin orada Türkiye'nin varlığı hissedilir" dedi ve Haiti, Açe, Gazze’ye yapılan yardımları örnek verdi. Çavuşoğlu bir yandan bu açıklamaları yapadursun, aynı gün gazetelerde bir araştırmacı yazarın arayıp bulduğu, 1913’e ait, “Burmalı Müslümanlardan” geldiğini saptadığı bir yardım çekinin fotoğrafları yayınlandı. Balkan savaşlarının dul ve yetimleri için bugünkü adıyla Myanmar’daki Müslümanlar, 220 İngiliz sterlini değerinde bir yardım çeki göndermişlerdi. Yöre o zamanlar İngiltere’nin sömürgesi olan Hindistan sınırları içindeydi. (Dolayısıyla yörenin o zamanki adı “araştırmacı” arkadaşın söylediği gibi “Burma” değil, “Birmanya” idi.) Ardından siyasiler sırayla ekrana çıkarak, kim olduğunu belirtmedikleri, şu Arakan’a yardımı eleştirenlere verip veriştirdiler. Bu “kendini bilmezleri” tarih bilmemekle, vicdansızlıkla ve daha pek çok şeyle suçladılar.
Bu sırada “İslam
İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı” sıfatıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam
ülkelerine çağrı yapıyor, Arakan’a yardım için çeşitli devlet başkanlarıyla
görüşüyor, aralarında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, TİKA Başkanı ve Emine
Erdoğan’ın da yeraldığı bir heyet bin tonluk yardımla bölgeye doğru
ilerliyordu. Yiyecek ve ilaçtan oluşan yardım malzemesi, Arakan’ın sınırları
içinde olduğu Rakhine eyaleti hükümetiyle işbirliği yaparak ve helikopterlerle
100 bin aileye ulaştırılacaktı.
Her şey
Hollywood filmlerindeki gibiydi. Mazlumlar çaresiz bakışlarla uçurumun kıyısına
kadar sürüklenmiş halde yardım beklerken, kahraman kurtarıcılar yetişerek
şefkatli ve güçlü elleriyle onları kurtarıyordu…
Ama şüphe
içimizi kemiriyor. Günümüz gerçekleri hayatın doğal akışı sırasında görüp
duyduklarımızdan oluşmuyor, siyasetin ve ticaretin arkaodası haline gelmiş
medya laboratuarlarında oluşturuluyor. Önce hangi koşulların eseri olduğunu
bilmediğimiz bir belge, tanık, ses kaydı, fotoğraf ortaya atılıyor. Ardından
bunun üstüne yapılan yorumlar ve destekleyici konuşmalar geliyor. Konu zihinlerde
henüz tam netleşmemişken, kimi tanınmış siyasetçi, sanatçı, bürokrat, bilim
insanlarının bu konuşmalara sanki her şey ayan beyan ortaya çıkmış gibi
katıldığını görüyoruz. Sonuçta, “ artık bunlar da böyle dediğine göre, demek ki
gerçektir” diye düşünmemiz sağlanıyor. İşte televizyon, internet, gazete
sayfalarında yer alan ve bizim gerçekten olup bittiğini sandığımız haberlerin
büyük çoğunluğu bu biçimde üretiliyor. Gezi olayları gibi milyonlarca insanın
sokakları doldurduğu durumlarda ise gerçek hemen penceremizin önünde yaşandığından,
artık yalan haber üretmek olanaksız hale geliyor ve televizyonlar gerçeği
göstermemek için, penguen belgeseli gösteriyor.
Önce yapılan
açıklamalardaki bazı yanlışları düzeltelim. Bir mazluma uzatılan eli eleştirmek
vicdansızlıktır. Eğer Arakan’a yardımı eleştiren varsa, vicdansızdır. Ancak şu
da unutulmasın: Müslümanlık kültüründe “bir elin verdiğini diğeri bilmeyecek”
diyerek yardım edilir. Davul çalarak, dünyaya duyurarak, yardım etmeyenleri
“bak ben yapıyorum, sen neden yapmıyorsun” diye suçlayarak değil. Yardımın
arttırılması için çağrı yapılabilir. Harcamaların yerine ulaştığını göstermek
amacıyla kısa bir dökümü verilmelidir. Ne de olsa bu tür yardımlar götürenin
cebinden çıkmıyor, halkın emek ve alınterinden veriliyor. Özellikle bu yüzden, yönetenler
her yardımdan sonra kendi kesesinden para veriyor gibi konuşmamalıdır.
Yanlışları
düzeltmeyi sürdürelim: Arakanlıların Osmanlı döneminde yaptığı söylenen yardım
“Türklere ve Türkiye’ye” değil, halifeye yapılmıştır. Bilindiği üzere
padişahlar aynı zamanda dünya Müslümanlarının lideri halife sıfatını taşıyordu.
Bu nitelikteki yardımlar Kurtuluş Savaşı sırasında da sürmüştür. Ankara
Hükümeti bu yardımların kesilmemesi için padişahlığı 1922’de kaldırırken,
halifeliği 1924’e kadar korumuştur. Ve İngiltere sömürgesi Hindistan’daki
Müslümanların tamamı değil, İngiliz sömürgeciliğine karşı olan “Deobandîler”
(Deoband okulu taraftarı Müslümanlar) yardım etmişlerdir. Buna karşılık
“Aligarh Okulu” yanlısı ve İngiliz sömürgecileriyle birlikte hoşgörü içinde yaşamak
isteyen Müslümanlar, Osmanlı topraklarındaki İngiliz muhalifi gelişmelere karşı
çıkmışlardır. Hindistan’daki bu iki Müslümanlık akımı 1857’de İngiltere’ye
karşı yapılan ayaklanmanın yenilgiye uğraması sonrasında ortaya çıkmış, her
ikisi de Batı kültürü ve düşüncesini örnek almak gerektiğini kabul etmiş ama
biri içten içe emperyalizme karşı durmayı sürdürürken, diğeri tümüyle
emperyalizme teslim olmuştur. Bugün Hint Alt Kıtasından başlayarak Filipinlere
kadar uzanan çeşitli cihatçı Müslüman grupların fikirlerinin kökeni,
Deobandîlere dek uzanır. Elbette bu gruplar 1980’lerdeki Sovyet işgaline karşı
Afganistan’da başlayan Sünni İslamî savaşçılıkla da ilişkilidir. Bugün Türkiye
ve Malezya başta olmak üzere kimi “ılımlı İslam” ülkelerinin Arakan Müslümanlarına
yardımlarının bir nedeni de, IŞİD ve El Kaide ile aynı kaynaklardan beslenen
cihatçılığın Myanmar’da gelişmesini önlemektir.
Mal, mülk,
iktidar ve bilgi kaynaklarını ellerinde tutanlarla bunlardan yoksun
olduklarından dolayı sefalet içinde yaşayanların bir arada olduğu bir dünyada;
hiçbir şey soyut ve tarafsız olamaz. Dolayısıyla hiçbir toplumsal eylem, ortalama
bir “hak, hukuk, din, iman, insanlık, özgürlük, demokrasi” vb. adına değildir.
Bir eylemde bulunan, bunu ya ezenler, ya da ezilenler adına yapıyordur. Bugün
Müslümanlık ve Türklere yardım ettikleri gibi gerekçelerle Arakanlılara yardım
gönderiliyor. Ama örneğin, daha ağır bir zulme karşı savaşan Yemenli Husilere
yardım edilmiyor. Karadan asker yürütüp Yemen’e girecek yüreği ve gücü olmayan
Suudiler, yıllardır bu ülkeyi havadan bombalıyor. Suudiler Yemen’de hiçbir
zaman zafer kazanamayacaklarının gayet farkında olduklarından, bu bombalamaları
topluma zarar vermek için ve Yemenli Husiler kolay kolay bellerini
doğrultamasın diye yapıyorlar. Pazar yerlerini, tarımsal alanları, hastane,
idari bina, okul, üretim tesisi gibi yerleri bombalıyorlar. Yöneticilerimiz
neden bu konularda hiç ağzını açmıyor?
Oysa Husiler de
Birinci Paylaşım Savaşı sırasında Halifenin İstanbul’dan yaptığı cihat
çağırısına uymuş, Osmanlıya karşı sürdürdükleri bağımsızlık savaşını keserek
Yemen’in güneyini işgal eden İngilizlere karşı Osmanlı ordusuyla birlikte
savaşmışlardı. Osmanlı yıkıldıktan sonra Ankara Hükümetine bağlanmak istemişler
ve 1920’de kurulan Millet Meclisine temsilci göndermişlerdi. Ancak Lozan
Anlaşmasıyla Yemen’in güneyi İnglizlere bırakılırken, kuzeyin kendi kaderini
tayin etme hakkı tanınarak, başka bir ifadeyle siyasi bir bağlılık ilişkisine
girilmedi. Bugün Yemen’in güneyindekiler hala emperyalizme bağlanmak için
savaşıyor ve yönetenlerimiz kuzeydeki Husiler yerine, güneydekilere yakınlık
duyuyor. Yani “Müslümanlar” diye herkesin içinde yeraldığı ortak bir topluluk
yok, herkesin kendine, çıkarlarına, amaçlarına yakın saydığı Müslümanların yanı
sıra, uzak ve hatta düşman saydığı Müslümanlar var. Nasıl ki başta ABD, birçok
emperyalist devlet Irak, Suriye gibi ülkelere “insanlık, demokrasi, hak, hukuk”
adına değil kendi çıkarları için saldırıyorsa, bizim yönetenlerimiz de oraya
buraya “Müslümanlık, vefa borcu” için değil siyasî ve ticarî çıkarlar için
yardım ediyor. Oysa Myanmar ve Bangladeş halkının ezici çoğunluğunun, derme
çatma teknelerle Hint Okyanusunun ortasında sığınacak yer arayan Arakanlılardan
farkı yok…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.