Trabzonspor’un 6 şampiyonluğunun 5’i 1975-81 arası, sonuncusu 1983-84 sezonundadır. Son şampiyonluk da öncekilere yakın olduğundan aynı değerlendirme içine alınabilir. Konuya yazının ilerleyen bölümünde tekrar değineceğiz.
***
Futbol ve genel
olarak spor, toplumun üstyapısı içinde yeralır. Hukuk, siyaset, kültür, sanat,
bilim, ahlak ve dini inançlarla komşudur. Bu alanlardaki değişimlerle sürekli
alışveriş içindedir. Örneğin toplumda “ben yaptım oldu” misali başkancı ya da
“paran kadar konuş” diyen kalın kafalı zihniyetler egemense, kulüpde de benzer
davranışlar görülecektir.
Elbette üstyapı
toplumun ekonomik gelişmişlik düzeyine dayanır ve onun tarafından belirlenir. Ancak
belirleme mekanik biçimde işlemez. Yani bize ne düşüneceğimizi banka hesabımızdaki
para söylemez, bunu kendimizin öğrenmesi gerekir. Örneğin bu parayı altyapı için de harcayabiliriz, pahalı transfer için
de… Birbirinin alternatifi gibi gösterilen bu iki yol da, aynı ekonomik
gelişmişlik düzeyine dayanır. Ve diyelim ki pahalı transfer gibi bir akılsızlık
yerine altyapıya önem vermek gibi bir akıllılık gösterdik; iş orada biter mi?
Elbette hayır.
Eğer gençler altyapıya genel olarak sporu ve özel olarak futbolu sevdikleri
için değil de ileride ünlü biri olmak amacıyla geliyorsa, yalnızca yeni
sorunlar üretilecek demektir.Tabi onlara böyle bir anlayışı veren aile, okul,
medya, politika…kısacası içinde yaşadıkları toplumdur. Dolayısıyla altyapının
eti-kemiği futbol bilgisi ve beden eğitimiyse, ruhu hayata yeni bir bakış açısı
kazandırmak olmalıdır. Peki, bunu kim
yapacak?
Önce eğiticiler
eğitilmeli ki, hayatının başlangıcındakilere doğruyu gösterip, her nasılsa
yanlışa düşmüşleri düzeltebilsinler. Spor, bireyin ve toplumun sağlıklı
gelişimi için, bedenlerimizi birbirimizle ve çevreyle, yok edici olmayan bir
rekabete sokmaktır. Her zaman birinci olmaktan daha önemlisi, ayaklarımız olmasa bile koşma isteği duymak
ve bunun gerçekleşmesi için birbirimizle yardımlaşmaktır. Bu yüzden, sporcunun
gücü bedenini ayakta tutmakla sınırlı kalamaz, yarışta geriye düşene destek olmaya
da yetmelidir. Tıpkı ekonomi, politika, sanat, inanç, bilim gibi sporun
amacının da eşit, adil, mutlu bir toplum düzeni olması gerekir. Ama bütün
bunlar, bir futbol takımının sınırlarını aşan işlerdir. Nedenine gelince:
Bütün kentlerde
şu üç mekânı mutlaka görürsünüz: Yeni yapılmış ihtişamlı camiler, alışveriş
merkezleri ve büyük stadyumlar. Buralar, iktidarın topluma egemen kılmaya
çalıştığı bir ideolojinin başlıca dayanakları gibidir. Sanki inanç cami binalarına, ekonomi üretim
alanları yerine AVM’lere ve spor ise futbol sahalarına sıkışmıştır. Bunun doğal
sonucu, çocuk henüz futbol kulübünün kapısından girerken “Allahın izniyle Messi
gibi olacağım, pahalı transferler yapacağım, İzlanda’dan benim gollerimle
intikam alacağız” diye düşünecektir.
Tabi bunları
çocuk düşünmüyor, onu büyüklerin kopyası gibi yetiştiren toplum böyle düşünmeye
itiyor. Çocuğunu futbol altyapısına gönderen anne “inşallah Messi gibi olur
oğlum” demeyi, medyadan öğreniyor. Büyük medya hiçbir zaman bu okuduklarınıza
benzer konulara girmez. Çünkü bu tür yazılar, “köpek adamı ısırdı” misali
hayatın olağan akışına uygun bilgiler verir. Oysa büyük medya bilgi vermeye değil,
ilgi çekmeye yarar. Bu sayede reyting alıyor, tirajı artıyor ve dolayısıyla
daha çok reklâm, daha çok kazanç elde ediyor. İşte bu yüzden “adam köpeği
ısırdı” misali, merak uyandırıcı konulara önem veriyor. Politika, sanat, spor
alanından yıldızlar bulup çıkarıyor ve her gün onların haberlerini duyuruyor.
Toplumun, şöhret basamaklarının tepesine çıkardığı bu kişilere imrenmesini
sağlıyor. Ama oralara gelmenin bedelinden hiç söz etmiyor. Kaç çocuğun yıldız
olma yolunda acımasız eğitim süreçlerinden geçtiğini ve bunların kaçının genç
yaşta yokolup gittiğini, kaçının “başarılı” sayıldığını anlatmıyor. Bazılarının
şöhret baskısına dayanamayarak genç yaşta sapıttığını, işi bittikten sonra
kenara atılanların ise bunalıma düştüğünü söylemiyor. Çünkü büyük medyanın işi
eleştirmek değildir; durmadan küçük pırıltıları överek, geniş hayat alanlarını
kaplayan karanlığı görünmez kılmaktır. Çünkü o da bu kokuşmuş düzenin bir
parçasıdır ve kazanç için yaptığı yayınlarla sürekli toplumun bilincini
çarpıtır.
***
Yazının başına
dönecek olursak: Trabzonspor’un şampiyonlukları, ülkemizin bugün içinde
yuvarlandığı bu kokuşmuş hayat düzeninin ilk belirtilerinin görüldüğü ve genç
kuşakların buna karşı bir şeyler yapmaya çalıştığı bir dönemde yaşandı. Halk,
elinden alınmak üzere olan elverişli hayat koşullarını korumak için direniyor
ve hakkını savunuyordu. Kokuşmuşluğun zayıf halkaları olan bazı üstyapı
kurumları, toplumun talepleri ve mücadelesi doğrultusunda değiştirilebiliyordu.
Sıkıyönetimler, örgütlenme ve söz özgürlüğü önündeki engeller geçici de olsa ortadan kalkıyordu.
İşte Trabzonspor’un mütevazı, kendi gençlerinden oluşan kadrolarıyla
şampiyonlukları da bu dönemde geldi. “İstanbul Dukalığı” denilen şöhret
futbolunun içi kof büyüklüğü, Trabzon’un diriliği karşısında tutunamadı. Trabzonspor,
örneği tarihte çok az görülecek biçimde, çürümüş bir futbol düzenine karşı
kazandığı başarılarla isyan etti. Bu yüzden hangi İstanbul takımını tutarsa
tutsun, dönemin gençlerinin kalbinin bir köşesinde hep Trabzonspor arması
yeraldı. Ama tıpkı o gençlerin toplum düzenini değiştirmeye gücünün yetmeyişi
gibi, Trabzonspor da başlattığı isyanı sürdüremedi. Parayı bastıran,
yıldızlarını transfer etti. Edemese bile kafalarını karıştırdı. Futbolu
yönetenler ve İstanbul merkezli medya taraf tuttu, haksızlık yaptı. Trabzonlu
bu yaşadıklarını genel bir çürümenin parçası gibi değil de yalnızca kendine
kesilen bir ceza gibi gördü ve daha çok içine kapandı. Kurbanı çukura itenler,
onu kurtarma vaatleriyle el uzatıp başaramayınca, üstüne kürekle ve hatta
kepçeyle toprak attılar. Bugüne böyle gelindi…
Bir şehirde
futbolun biricik spor olmadığını kanıtlayacak kadar sayıda yüzme havuzu, basket
sahası, jimnastik salonu, tenis kortları, oyun alanları, yürüyüş, koşu ve
bisiklet parkurları yoksa, bir futbol takımının altyapısına gelen çocuğun
kendini Messi gibi görmesinin önüne geçemezsiniz. İleride nasıl olsa Messi
olamayacağına göre, yaşamıyla sporcu kişiliği arasında denge kuramayacak ve
depresyona düşecektir. Çocuklara, şehirlere, spor kulüplerine sporcu kimliği
kazandıracak olan yerel yönetimler ve hükümetlerdir. Buralarda görev
üstlenenler, oy almak için varolan toplumsal eğilimleri sömürüyorlar. Bir
dahaki seçime kadar göze görünür işler yapmak ve kısa vadeli “başarılar” kazanmak
başlıca amaçları oluyor.Bu da paraya ve fanatizme dayalı bir işleyişi besliyor.
Bu yüzden devasa statlar yaparken ve bunun adıyla sanıyla uğraşırken, çevre
düzenlemesini unutuyorlar. Güvenliğini nasıl sağlayacaklarını hesaplamıyorlar. Buralarda
şans eseri gelen sözde başarıları, çalışan bir insanın hayatı boyunca kazanamayacağı
kadar büyük ödüllerle taçlandırma görgüsüzlüğüne giriyor ve topluma da böyle bir
dengesizlik aşılıyorlar.
Oysa hayat Kaf
Dağının ardında, geride kalmış başarılarda ya da içi boş gelecek hayallerinde
değil, bulunduğumuz yerde ve anda akıyor. Para her şey değil, hatta hiçbir
şeydir. Toplumsal dayanışma, ahlâklılık, emeğinle bir yerlere gelmeyi ilke
edinme gibi davranışlarımız olmasa, o parasıyla hava atanlar boşlukta kalır.
Trabzon futbolda 40 yıl önce yaptığı devrimi, tekrar yapabilir. Hem de çürümüş
futbol düzeninin başlangıç yıllarında yaptığını, aynı çürümüşlüğün dibe vurduğu
bugünlerde daha iyisiyle ve güzeliyle gerçekleştirir. Süper kahraman, kurtarıcı,
günlük başarı aramak, kendi kendini aldatmaktır. Aslında bir takım oyunu olan
futbol yeterince yol gösteriyor. Para ve adaletsizlikler bir yere kadar; bu
oyun bilinç, irade ve disiplinle oynanıyor. Sonuçta, daha çok emek veren
kazanıyor. Eğer ülke futbolundaki bu kötü gidiş tersine çevrilecekse, bunun
başlayacağı yer Trabzondur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.