Blog Arşivi

29 Ekim 2017 Pazar

TRABZONSPOR’UN KURTULUŞU, FUTBOLUN KURTULUŞUDUR



Trabzonspor’un 6 şampiyonluğunun 5’i 1975-81 arası, sonuncusu 1983-84 sezonundadır. Son şampiyonluk da öncekilere yakın olduğundan aynı değerlendirme içine alınabilir. Konuya yazının ilerleyen bölümünde tekrar değineceğiz.

***
Futbol ve genel olarak spor, toplumun üstyapısı içinde yeralır. Hukuk, siyaset, kültür, sanat, bilim, ahlak ve dini inançlarla komşudur. Bu alanlardaki değişimlerle sürekli alışveriş içindedir. Örneğin toplumda “ben yaptım oldu” misali başkancı ya da “paran kadar konuş” diyen kalın kafalı zihniyetler egemense, kulüpde de benzer davranışlar görülecektir.

Elbette üstyapı toplumun ekonomik gelişmişlik düzeyine dayanır ve onun tarafından belirlenir. Ancak belirleme mekanik biçimde işlemez. Yani bize ne düşüneceğimizi banka hesabımızdaki para söylemez, bunu kendimizin öğrenmesi gerekir. Örneğin bu parayı altyapı  için de harcayabiliriz, pahalı transfer için de… Birbirinin alternatifi gibi gösterilen bu iki yol da, aynı ekonomik gelişmişlik düzeyine dayanır. Ve diyelim ki pahalı transfer gibi bir akılsızlık yerine altyapıya önem vermek gibi bir akıllılık gösterdik; iş orada biter mi?

Elbette hayır. Eğer gençler altyapıya genel olarak sporu ve özel olarak futbolu sevdikleri için değil de ileride ünlü biri olmak amacıyla geliyorsa, yalnızca yeni sorunlar üretilecek demektir.Tabi onlara böyle bir anlayışı veren aile, okul, medya, politika…kısacası içinde yaşadıkları toplumdur. Dolayısıyla altyapının eti-kemiği futbol bilgisi ve beden eğitimiyse, ruhu hayata yeni bir bakış açısı kazandırmak olmalıdır.  Peki, bunu kim yapacak?

Önce eğiticiler eğitilmeli ki, hayatının başlangıcındakilere doğruyu gösterip, her nasılsa yanlışa düşmüşleri düzeltebilsinler. Spor, bireyin ve toplumun sağlıklı gelişimi için, bedenlerimizi birbirimizle ve çevreyle, yok edici olmayan bir rekabete sokmaktır. Her zaman birinci olmaktan daha önemlisi,  ayaklarımız olmasa bile koşma isteği duymak ve bunun gerçekleşmesi için birbirimizle yardımlaşmaktır. Bu yüzden, sporcunun gücü bedenini ayakta tutmakla sınırlı kalamaz, yarışta geriye düşene destek olmaya da yetmelidir. Tıpkı ekonomi, politika, sanat, inanç, bilim gibi sporun amacının da eşit, adil, mutlu bir toplum düzeni olması gerekir. Ama bütün bunlar, bir futbol takımının sınırlarını aşan işlerdir. Nedenine gelince:

Bütün kentlerde şu üç mekânı mutlaka görürsünüz: Yeni yapılmış ihtişamlı camiler, alışveriş merkezleri ve büyük stadyumlar. Buralar, iktidarın topluma egemen kılmaya çalıştığı bir ideolojinin başlıca dayanakları gibidir.  Sanki inanç cami binalarına, ekonomi üretim alanları yerine AVM’lere ve spor ise futbol sahalarına sıkışmıştır. Bunun doğal sonucu, çocuk henüz futbol kulübünün kapısından girerken “Allahın izniyle Messi gibi olacağım, pahalı transferler yapacağım, İzlanda’dan benim gollerimle intikam alacağız” diye düşünecektir.

Tabi bunları çocuk düşünmüyor, onu büyüklerin kopyası gibi yetiştiren toplum böyle düşünmeye itiyor. Çocuğunu futbol altyapısına gönderen anne “inşallah Messi gibi olur oğlum” demeyi, medyadan öğreniyor. Büyük medya hiçbir zaman bu okuduklarınıza benzer konulara girmez. Çünkü bu tür yazılar, “köpek adamı ısırdı” misali hayatın olağan akışına uygun bilgiler verir. Oysa büyük medya bilgi vermeye değil, ilgi çekmeye yarar. Bu sayede reyting alıyor, tirajı artıyor ve dolayısıyla daha çok reklâm, daha çok kazanç elde ediyor. İşte bu yüzden “adam köpeği ısırdı” misali, merak uyandırıcı konulara önem veriyor. Politika, sanat, spor alanından yıldızlar bulup çıkarıyor ve her gün onların haberlerini duyuruyor. Toplumun, şöhret basamaklarının tepesine çıkardığı bu kişilere imrenmesini sağlıyor. Ama oralara gelmenin bedelinden hiç söz etmiyor. Kaç çocuğun yıldız olma yolunda acımasız eğitim süreçlerinden geçtiğini ve bunların kaçının genç yaşta yokolup gittiğini, kaçının “başarılı” sayıldığını anlatmıyor. Bazılarının şöhret baskısına dayanamayarak genç yaşta sapıttığını, işi bittikten sonra kenara atılanların ise bunalıma düştüğünü söylemiyor. Çünkü büyük medyanın işi eleştirmek değildir; durmadan küçük pırıltıları överek, geniş hayat alanlarını kaplayan karanlığı görünmez kılmaktır. Çünkü o da bu kokuşmuş düzenin bir parçasıdır ve kazanç için yaptığı yayınlarla sürekli toplumun bilincini çarpıtır.
***
Yazının başına dönecek olursak: Trabzonspor’un şampiyonlukları, ülkemizin bugün içinde yuvarlandığı bu kokuşmuş hayat düzeninin ilk belirtilerinin görüldüğü ve genç kuşakların buna karşı bir şeyler yapmaya çalıştığı bir dönemde yaşandı. Halk, elinden alınmak üzere olan elverişli hayat koşullarını korumak için direniyor ve hakkını savunuyordu. Kokuşmuşluğun zayıf halkaları olan bazı üstyapı kurumları, toplumun talepleri ve mücadelesi doğrultusunda değiştirilebiliyordu. Sıkıyönetimler, örgütlenme ve söz özgürlüğü önündeki  engeller geçici de olsa ortadan kalkıyordu. İşte Trabzonspor’un mütevazı, kendi gençlerinden oluşan kadrolarıyla şampiyonlukları da bu dönemde geldi. “İstanbul Dukalığı” denilen şöhret futbolunun içi kof büyüklüğü, Trabzon’un diriliği karşısında tutunamadı. Trabzonspor, örneği tarihte çok az görülecek biçimde, çürümüş bir futbol düzenine karşı kazandığı başarılarla isyan etti. Bu yüzden hangi İstanbul takımını tutarsa tutsun, dönemin gençlerinin kalbinin bir köşesinde hep Trabzonspor arması yeraldı. Ama tıpkı o gençlerin toplum düzenini değiştirmeye gücünün yetmeyişi gibi, Trabzonspor da başlattığı isyanı sürdüremedi. Parayı bastıran, yıldızlarını transfer etti. Edemese bile kafalarını karıştırdı. Futbolu yönetenler ve İstanbul merkezli medya taraf tuttu, haksızlık yaptı. Trabzonlu bu yaşadıklarını genel bir çürümenin parçası gibi değil de yalnızca kendine kesilen bir ceza gibi gördü ve daha çok içine kapandı. Kurbanı çukura itenler, onu kurtarma vaatleriyle el uzatıp başaramayınca, üstüne kürekle ve hatta kepçeyle toprak attılar. Bugüne böyle gelindi…

Bir şehirde futbolun biricik spor olmadığını kanıtlayacak kadar sayıda yüzme havuzu, basket sahası, jimnastik salonu, tenis kortları, oyun alanları, yürüyüş, koşu ve bisiklet parkurları yoksa, bir futbol takımının altyapısına gelen çocuğun kendini Messi gibi görmesinin önüne geçemezsiniz. İleride nasıl olsa Messi olamayacağına göre, yaşamıyla sporcu kişiliği arasında denge kuramayacak ve depresyona düşecektir. Çocuklara, şehirlere, spor kulüplerine sporcu kimliği kazandıracak olan yerel yönetimler ve hükümetlerdir. Buralarda görev üstlenenler, oy almak için varolan toplumsal eğilimleri sömürüyorlar. Bir dahaki seçime kadar göze görünür işler yapmak ve kısa vadeli “başarılar” kazanmak başlıca amaçları oluyor.Bu da paraya ve fanatizme dayalı bir işleyişi besliyor. Bu yüzden devasa statlar yaparken ve bunun adıyla sanıyla uğraşırken, çevre düzenlemesini unutuyorlar. Güvenliğini nasıl sağlayacaklarını hesaplamıyorlar. Buralarda şans eseri gelen sözde başarıları, çalışan bir insanın hayatı boyunca kazanamayacağı kadar büyük ödüllerle taçlandırma görgüsüzlüğüne giriyor ve topluma da böyle bir dengesizlik aşılıyorlar.


Oysa hayat Kaf Dağının ardında, geride kalmış başarılarda ya da içi boş gelecek hayallerinde değil, bulunduğumuz yerde ve anda akıyor. Para her şey değil, hatta hiçbir şeydir. Toplumsal dayanışma, ahlâklılık, emeğinle bir yerlere gelmeyi ilke edinme gibi davranışlarımız olmasa, o parasıyla hava atanlar boşlukta kalır. Trabzon futbolda 40 yıl önce yaptığı devrimi, tekrar yapabilir. Hem de çürümüş futbol düzeninin başlangıç yıllarında yaptığını, aynı çürümüşlüğün dibe vurduğu bugünlerde daha iyisiyle ve güzeliyle gerçekleştirir. Süper kahraman, kurtarıcı, günlük başarı aramak, kendi kendini aldatmaktır. Aslında bir takım oyunu olan futbol yeterince yol gösteriyor. Para ve adaletsizlikler bir yere kadar; bu oyun bilinç, irade ve disiplinle oynanıyor. Sonuçta, daha çok emek veren kazanıyor. Eğer ülke futbolundaki bu kötü gidiş tersine çevrilecekse, bunun başlayacağı yer Trabzondur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi