Beşar Esat’ı devirip Suriye’yi parçalamak isteyenlerin bir bir ayağı kayıyor. Suriye yönetimi var gücüyle direnmesinin yanı sıra, İran ve Rusya’nın da desteğiyle ayakta kalmayı başardı. ABD’nin bölgede tutunma çabaları dahil, pek çok gelişme bu eksende biçimleniyor.Rusya ve İran’ın Arap Yarımadasındaki etkinliği istikrarlı biçimde artıyor. Suudi Arabistan Yemen’de Husiler karşısında tutunamıyor ve içeride karışıklıklar yaşıyor. Filistin’de Hamas ve El Fetih yeni konjonktüre hızla ayak uydurarak birlikte hareket ediyor. İsrail, aleyhine gelişen bu duruma karşı, sağa sola tehditler savuruyor. Esat düşmanlarının en zayıfı olan Lübnan Başbakanı Hariri, yere ilk düşen oldu. Bakalım bunu kimler takip edecek…
Başbakan Hariri
geçen Cumartesi beklenmedik ve alışılmadık bir biçimde istifa etti. Hariri
istifasını Lübnan’da değil, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da açıkladı. Bir
hafta içinde ikinci kez Riyad’a gitmesi ve istifasından bir gün önce de İran
dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Lübnan’a gelen Başdanışmanı Ali Ekber
Velayeti ile görüşmesi dikkat çekiciydi. Suudi televizyonunda İran ve
Hizbullah’ı suçladığı istifa konuşmasında, babası Refik Hariri’nin öldürülmesi öncesine benzer bir ortam
oluştuğunu ve kendisinin de suikasta kurban gidebileceğini sezdiğini
belirterek, Lübnan’ın bu durumdan kurtulacağını ve ordusu tarafından korunduğunu vurguluyordu.
Türkiye ile de yakın ilişki içindeki Hariri’ye biraz daha yakından bakarak,
Lübnan’da yaşanabilecek gelişmeleri yorumlamaya çalışalım.
Asıl adı
Saaddettin Refik El Hariri. 1970 Suudi Arabistan doğumlu. Amerika’a iş idaresi
okumuş. Babası Refik Hariri Lübnanlı işadamı ve iki kez başbakanlık yapmış.
2004’e yapılan anayasa değişikliği sonucu Suriye yanlısı ve Maruni Emil Lahud’un
ikinci kez devlet başkanı seçilmesini protesto için istifa ediyor. Ardından
Suriye karşıtlarını toparlayarak Mayıs ayında yapılacak seçimlere
hazırlanırken, 14 Şubat 2005’de arabası havaya uçurularak öldürülüyor. Oğul
Hariri’ye babasından, inşaat, telekomünikasyon, hizmet sektörlerinde çok sayıda
şirket kalmış. Servetinin toplam değerinin 4 milyar doları aştığı tahmin
ediliyor. Saad Hariri, 2006 yılında Forbes dergisinin dünyanın en zenginleri
listesinde yer alıyordu. Türktelekom’un hisselerinin yüzde 55’i, Haririlere ait
Öger şirketi ve Suudi ortaklığı tarafından 14 Kasım 2005’de satın alındı. Ancak
Haririlerin bir süredir yaşadığı ekonomik sıkıntılar Öger’in borçlarını
ödemesini geciktiriyor.
Saad, 2005’de
babasının bıraktığı yerden politikaya devam etti ve “Gelecek Hareketi” olarak
bilinen siyasi oluşumun liderliğini üstlendi. Kasım 2009’ da başbakanlık
koltuğuna oturdu. Ancak, koalisyon ortağı Hizbullah’ın babası Refik Hariri’yi
öldürmüş olabileceğinin ortaya çıkması üzerine, Ocak 2011’de istifa ederek
hükümetten ayrıldı. 2014 yılına kadar Lübnan’dan uzak yaşadı ve Suriye iç
savaşında Esat karşıtlarını destekledi. Suriye’de savaşın kaderinin Esat lehine
değiştiği belli olunca, Lübnan’da Mayıs 2014’den beri cumhurbaşkanı
seçilemeyişinden kaynaklanan siyasi tıkanıklığı gidermek ve aktif siyasete geri
dönebilmek için, Hizbullah yanlısı Mişel
Avn’ı destekleyerek cumhurbaşkanı olmasını sağladı. Karşılığında, meclisteki en
büyük parti lideri olması sıfatıyla, hükümeti kurma görevini yeni
cumhurbaşkanından aldı. Hariri, Aralık 2016’dan bu yana, geçen hafta istifa
ettiği başbakanlık koltuğunda oturuyordu.
Lübnan’da,
temeli Fransızlar tarafından atılan bir yönetim yapısı var. Ülkede toplam 18
farklı dinsel ve etnik topluluk bulunuyor. Herkes mecliste ve hükümette temsil
ediliyor. Anayasaya göre cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, başbakan Sünni
Müslüman ve meclis başkanı Şiilerden seçiliyor. Ülkede uzun süredir nüfus
sayımı yapılamadığından, yaklaşık 5 milyon kişi yaşadığı tahmin ediliyor.
Bunların yarıya yakını Suriye’den kaçan göçmenlerden oluşuyor. Sünni nüfus
ülkenin kuzeyinde, Trablus çevresinde yaşıyor. Burası aynı zamanda Haririlerin
güçlü olduğu bir kent. Çeşitli cihatçı örgütler de bu yörede üslenmiş durumda.
Şiiler daha çok
ülkenin güneyindeler ve Hizbullah da buralarda güçlü. İsrail 2006 yılında
Lübnan’a saldırısı sırasında, bu bölgede Hizbullah tarafından yenilgiye
uğratılmış ve geri çekilmek zorunda kalmıştı. Yakın zamana kadar, Trablus
civarından gelen cihatçılar Hizbullah’ın yoğun olduğu Güney Lübnan’da bombalı
eylemler yaptılar. Lübnan ordusuyla yakın işbirliğine giren Hizbullah, süreç
içinde bu saldırıları büyük ölçüde önledi. Ayrıca Suriye sınırına yerleşen
cihatçı gruplardan ele geçirdiği bölgeleri Lübnan ordusuna devretti. Hizbullah
Suriye’de Esat’la, Lübnan’da Lübnan ordusuyla birlikte hareket ederek,
Lübnan’ın güvenliğinin öncelik taşıdığını göstermiş oldu.
Lübnan tarihsel
olarak yöredeki Hıristiyanların yoğun olduğu bir yerdi. Ancak Filistin’den
gelen göç ve Müslüman kesimdeki hızlı nüfus artışı, zamanla bu dengeyi
değiştirdi. Osmanlı döneminde bugünkü Suriye ve Lübnan iki ayrı ülke değildi ve
“Suriye” olarak anılıyordu. Lübnan’ın önemi, Arap Yarımadasına Akdeniz’den
giriş kapısı olmasından gelir. Yerleşime elverişli verimli toprakları ve limanları,
Fransızların Padişah Kanuni’den, 1535’de bu yörede ticaret kolaylıkları
istemesine yol açmıştır. Kırım Savaşı (1853)
sonrası Osmanlının dış borçlarını ödeyemez hale gelmesi üzerine,
alacaklı ülkeler konumundaki İngiltere ve Fransa sahip oldukları ticari
ayrıcalıkları borç karşılığı arttırmışlardır. Birinci Paylaşım Savaşında
yenilen Osmanlı, Suriye ve Lübnan’ı (Adana, Maraş, Antep yöresiyle birlikte)
Fransızlara, Filistin ve çevresini İngilizlere bıraktı. Milletler Cemiyeti adı geçen yerleri, 1920’de
Fransa ve İngiltere’nin resmî sömürgeleri olarak tanıdı. Arap halkları
sömürgeciliğe karşı yıllarca savaştılar. İkinci Paylaşım Savaşı sürecinde Arap
halklarının Almanlara yakınlaşmaması amacıyla, Fransa ve İngiltere sömürge
ülkeleri bağımsız devletler olarak tanıdı. İşte Lübnan’daki düzen de 1940’da
böylece kurulmuş oldu.
Ancak
Suriyelilerin yanı sıra önemli bir Lübnan nüfusu da Suriye ve Lübnan’ı ayrı görmüyorlar.
Suriye yönetimlerinin bu ideolojinin etkisi altında Lübnan’ı hep kendi uzantısı
gibi kabul ettiği söylenebilir. Artık Suriye’de savaş bitti ve bazı küçük
ayrıntılar da düzeltilerek, savaş sonrası toplumsal yapının planlanmasına
çalışılıyor. Arap Yarımadasının petrol hanedanları, Esat rejimini hep kendileri
için tehlikeli buluyorlardı ve bu yüzden yıkılmasını istiyorlardı. Katar,
Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudiler, parçalanan Suriye ve Irak üzerinde kendi
denetimleri altında bir Sünni devlet kurulması için çabaladılar. Bunun
gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması üzerine ilk ayrışma Katar ve Suudiler arasında
yaşandı. ABD, Esat’a bağlı güçlerin Irak sınırına kadar ilerlemesini
istemiyordu ama bugün bunu kabul etmek zorunda kaldı. Suriye iç savaşı sırasında
Lübnan’da da bir Şii-Sünni çatışmasının başlaması için çok çaba harcansa da,
Hizbullah’ın tutarlı davranması sonucu bu gerçekleşmedi. Şimdi belki son bir
kez Arap hanedanları ve ABD, Lübnan’da şansını deniyor. Zaten Hizbullah’ın
gücüne teslim olarak siyaset yapabilen Hariri’nin istifasıyla Lübnan’da bir
istikrarsızlık ortamı yaratmaya ve bu ülkeyi bir kez daha iç çatışmalara itmeye
çalışıyorlar. Saad Hariri ekonomik ve politik bakımdan çökmüş ve Lübnan’dan
uzakta yaşayan biri. Suudiler, sonunun ne zaman geleceği belirsiz bir saray
entrikaları sürecine girdiler. Başkalarının ülkesinde çıkacak bir kargaşadan,
içine düştükleri çaresizliklere medet arıyorlar. Mazlum kan revan içinde
hakkının peşinde. Zalimler ise sallanan tahtlarında titreyerek birbirlerine
soruyor: “Sıra hangimizde, sıra kimde…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.