Bir süredir hükümet ve Merkez Bankası (MB) arasında çekişme yaşanıyormuş gibi görünüyor. Tayyip Erdoğan, çok yüksek olduğunu ileri sürerek MB’yi faizleri düşürmemekle suçluyor. MB ise böyle bir uygulamanın dövizi yükselteceği ve enflasyonu tetikleyeceğinden dolayı yapılamayacağını ifade ediyor. Başka herhangi bir girişime gerek kalmaksızın Erdoğan’ın her “faizler çok yüksek” demesinin ardından dövizde bir miktar artış gözleniyor. Artışın yüksek olması durumunda MB elindeki dövizin bir kısmını piyasaya sürerek ateşi söndürmeye çalışıyor. Ancak son zamanlarda bu da pek işe yaramıyor ve hem faiz hem döviz cephesinde artışlar devam ediyor. Bu durum, petrol başta olmak üzere dövizle alınıp Türk Lirasıyla satılan malların pahalanmasına yol açıyor. Dolayısıyla enflasyon da artıyor. Servetini mala ya da dövize bağlayanlar enflasyondan etkilenmezken, gelirlerini enflasyonla aynı oranda artırma olanağı bulamayan küçük üreticiler ve sabit ücretliler durumdan zarar görüyor. Ne olup bittiğini pek anlamasak da bu konular hepimizi ilgilendiriyor…
MB yakın zamana
dek para basan ve hükümetlere bağlı çalışan bir kurumdu. Bu işleyiş
çerçevesinde hükümetler küresel sermaye baskısından kısmen bağımsız kararlar
alabiliyor, örneğin diledikleri miktar para basabiliyorlardı. Böylece bu
yetkilerini yeni yatırımlar yapmak ya da yaklaşan seçimi garantiye almak
amacıyla seçmenlerini memnun etmek için kullanabiliyor ve kamu harcamalarını
para basarak karşılıyorlardı. Sermayenin küresel yayılmasına bağlı olarak, bu
durum bütün ülkelerde 1980 sonrasına rastlayan bir zaman aralığında değişti.
Kürsel sermayenin IMF ve Dünya Bankası gibi önde gelen temsilcileri
hükümetlerin dilediği gibi para basmasının enflasyonu azdırdığını düşünüyor ve
bunun önüne geçmeyi amaçlıyordu. Onlara göre enflasyon istikrarsızlığa yol
açıyor ve ekonominin verimliliğini azaltarak, ülkelerin borçlarını ödemesini
zorlaştırıyordu…
Küresel zenginliğin
merkezindekiler, bizimki gibi bu zenginliğin biraz kıyısında kalan ülkelerin
iyiliğine çalışıyor gibi davranarak, aslında alacaklarını zamanında tahsil etme
ve yeni borçlar vermenin garantisini yaratmayı amaçlıyorlardı. Bu çerçevede,
borç verme ya da erteleme anlaşmalarının imzalanmasını çeşitli koşullara bağladılar.
Bunlardan biri de MB’nin hükümetlerden bağımsız çalışmasıydı. Böylece hükümet
politikalarının dışarıdan denetimi de kolaylaşacaktı. Türkiye’de 1980’den
başlayarak bu yönde birçok adım atıldı ve 2001 krizinin ardından MB özerk hale
getirildi.
MB kanununda
2001’de yapılan değişiklikte “bankanın temel amacı fiyat istikrarını
sağlamaktır” deniliyor. Ve ilgili maddenin devamında hükümetten bağımsız
davranmasının ifadesi olarak, “Banka, fiyat istikrarını sağlama amacı ile
çelişmemek kaydıyla Hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını destekler”
denilmiş. Yani öncelikli olan hükümetin politikası değil, “fiyat istikrarı”…
İşte MB bu
yasaya dayanarak hükümetin “faizi indir” ya da “dövizi düşür” demesine bakarak
davranmıyor, “fiyat istikrarı” denilen ve küresel sermaye hareketlerine bağlı
olarak gelişen dengelere göre karar alıyor. Eğer hükümetin talepleri bu
dengelere uygunsa karşılık buluyor, değilse karşılıksız kalıyor. Yani MB,
küresel sermayeye bağlı çalışıyor.
Tayyip Erdoğan
bir süredir MB’nin mevzuata ve küresel sermayeye dayalı olan bu tavrını
eleştiriyor. İstiyor ki, MB faizleri düşürsün. Çünkü banka faizleri düşerse,
kredi faizleri de düşecek. Hangi kredi faizleri düşecek? Yatırım yapmak isteyen
büyük sermaye zaten ülke dışından ucuz krediyle ya da borsada hisse senedi
satarak kaynak bulabiliyor. Dolayısıyla söz konusu olan büyükler değil. Eğer
hâlâ yatırım yapacak küçük ve orta büyüklükte işletme kalmışsa, onlar banka
kredisi kullanacaktır. Öte yandan, faiz düşüşü tüketici kredisi kullananlara da
yarayabilir. Ama sıfır faizli ev, araba kredileriyle bu bir ölçüde zaten
karşılanıyor. Geriye riskli olduğu için yabancı kaynak bulamayan büyük kamu
yatırımları kalıyor. Hükümet asıl kendi yatırımlarının maliyetini azaltmak ve
bütçe açığı vermemek için faizlerin düşmesini istiyor. Yol, köprü, havaalanı
vs. yapıp, seçim öncesi hem sağa sola para dağıtmayı ve hem de topluma “icraat
yaptığını” göstermeyi amaçlıyor. Seçim sonrası bunların ekonomik kamburlar
olarak bizim sırtımıza yıkılacağını düşünmüyor. MB bu noktada kendi belirlediği
politikalara uygun düşmediği için hükümetin talebini geri çeviriyor.
Türkiye zaten
ekonomi ve siyaset bakımından emperyalizme bağımlı bir ülkeydi. Bu özellik 24 Ocak 1980 kararlarıyla önemli
bir eşik atladı ve 12 Eylül 1980 darbesinin toplumsal muhalefetin kökünü
kazımasıyla devam ederek, küresel sermaye ile içli dışlı hale gelen
hükümetlerle günümüze ulaştı. Bugün “ekonomi” denilince konunun uzmanlarının ve
ülke yönetiminden sorumlu politikacıların ilk aklına gelen “döviz, faiz,
enflasyon” oluyor. Ne işsizlik, toplumsal gelir dağılımındaki adaletsizlikler,
ne bölge ve sektörler arası dengesizlikler hatırlanmıyor. Evet, faiz düşerse
tasarruflar dövize kayıyor ve döviz kurları yükseliyor. MB duruma müdahale edip
piyasaya döviz sürerek yükselişin önüne geçmeye çalıştığında ise, piyasa dipsiz
kuyu gibi sürülen bütün parayı emiyor. Çünkü ülke ekonomisi son 40 yıla sığan
bir süredeki uygulamalar sonucu sıcak para girişine bağımlı hale geldi. Bu öyle
bir bağımlılık ki, en büyük üreticiden en küçük tüketiciye kadar herkesi
kapsıyor.
Bugün Türkiye’de
“yerli” ve ”milli” hiçbir üründen bahsedilemez. Yıllardan bu yana yatırım
planlamalarında stratejik amaçlar bir yana bırakıldığından, ne tarımda kullanılan
tohum, gübre, ilaç ve ne de sanayi girdisi mal ya da teknoloji yerli değildir.
Dolayısıyla üretilen bir malın dışsatımından elde edilen dövizin büyük bölümü yine
bu malın üretiminde kullanılan yabancı kökenli malın borucunu ödemek için
dışarı gidiyor. Dövizi içerde tutabilmek için, ülke içi faiz gelirinin dövizin
Lira karşısında kazandığı değerden fazla olması gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de
uygulanan reel faiz oranlarının da başka ülkelerdekilerden yüksek olması
zorunlu. Yoksa ülkeye ne yatırım amacıyla ne de dışsatım karşılığı olarak döviz
çekmek mümkün olmuyor.
Elbette böyle
bir ekonomide yalnızca kâr amacıyla değil, sürekli dışarıdan aldıkları yarı
mamul maddeyi üretimde kullananlar da, dışarıya olan borçları için sürekli
döviz biriktiriyor. Ülke içi ya da küresel nedenlerle dövizin durmadan
dalgalandığı bir ekonomide Lira kazanıp dövizle ödeme yapmak zorunda olanlar, doğal
olarak Liraya yatırım yapmıyor.
Kitaplarda döviz
kurunun farklı ülke paraları arasındaki değişim oranı, faizin paranın kira
bedeli ve enflasyonun fiyat artışı olduğu yazılıdır. Bu düzenin cebinde tomar
tomar diplomayla gezen ekonomi uzmanları, karşımıza geçip geviş getirir gibi bu
sözleri tekrarlar durur. Dediklerine
bakılırsa, ekonomi bu toplumun bir parçası değilmiş ve göğün yedinci katından
düşmüş gibidir. Ekonomiyi gerçeklikten koparan tüm bu anlatımlar, toplumu
yönetme sorumluluğu üstlenenlerin en çok başvurduğu yalanlardır. Üretken emek
olmasa değer, değer olmasa ekonomi olmaz. Üretenler, tarihsel ve toplumsal gelişimin
mirası olarak, her zaman kendilerine yeterli olandan fazlasını üretecek
yetenektedirler. Bu doğanın, toplumsal varlık olarak yaşayan insana bir
hediyesi gibidir. Toplumların özelliklerine göre değişen biçimlerde, üretimin
devamı için üreticiye yeterli olan bırakılır; geri kalan üretim fazlası ya da
artı ürün/artı değer olarak, üretmeyenler arasında pay edilir. Buna sömürü denir. Eskiden bunun adı haraç,
gasp, talandı. Bugün kâr, rant, faizdir. Gerisi de yalandır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.