Geçen hafta dünyanın hemen her yerinde Ekim Devrimi'nin yüzüncü yılı kutlandı. Rusya'dan başlayıp Doğu Avrupa ve Orta Asya bozkırlarına kadar uzanan devrim 1917'de ve Jülyen tavkimine göre Ekim ayının son günlerinde, bizim gibi Miladî takvim kullananlara göre ise Kasım ayının ilk günlerinde gerçekleşti. Her ne kadar devrimin eseri olan Sovyetler Birliğinin yerinde bugün yeller esse de, yarattığı etki hâlâ sürüyor. Bu yüzden Ekim Devrimi üstünde durmak gerekiyor. Çünkü yalnızca solcuların, komünistlerin, bir kısmı bugünkü Rusya Federasyonu altında toplanan eski sovyet ülkelerinin değil; tüm dünya toplumlarının ortak tarihinin bir parçası. Etkileri yalnızca sosyalist ülkelerde değil, bugün benzer bir devrimin çok uzağında görünen ülkelerde bile hâlâ yaşanıyor. Sosyalist olmamasına rağmen böyle bir etkinin en çok görüldüğü ülkelerden biri de Türkiye. Nedeni, coğrafî yakınlık ve Rusya ile geçmişi uzun yıllara dayanan tarihsel bağlar. Bu yüzden Ekim Devriminin hatırlanmasını "komünist propagandası" gibi görmeyip, tarihimizin bir parçasını anmak olarak kabul etmek gerekir. Bu tarihin içinde ülkemizi olumlu olduğu kadar olumsuz yönde de etkileyen pek çok olay yer alır. Öte yandan bu etkileşim bugün NATO, AB, ABD ile olduğu gibi yalnızca büyük gücün kendini Türkiye'ye tek yanlı olarak dayatması biçiminde değildir; yeri gelmiş, Türkiye de komşusunu etkileyerek, tarihine damga vurmuştur.
Devrimler,
toplumların tarihindeki en önemli olaylardır. Bir toplum düzeni
tümüyle yıkılıp kalıntıları dahi işe yaramaz hale gelerek,
yepyeni bir toplum düzeni kurulur. Bunun gerçekleşebilmesi için,
toplumu eskiden beri yönetenlerin artık yönetemez hale gelmesi ve
o güne dek yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi
gerekir. Böyle bir durumda geniş yığınlar ayaklanarak ya da uzun
soluklu bir mücadeleye girişerek yönetimi ele geçirirler. Eğer o
güne dek hayatı zehir eden eski toplum düzenini tümüyle bir
yana atıp kendi istedikleri gibi bir düzen kurabilirlerse, devrim
gerçekleşmiş olur.
Rusya'da
da devrim böyle gerçekleşti. Bilindiği üzere Birinci Paylaşım
Savaşının bir yanında Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı
vardı. Diğer tarafında İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası yer
alıyordu. Çarlık ordusu Almanya karşısında tutunamadı ve
cepheyi terk eden askerler yollara dökülerek buldukları her araçla
yurtlarına dönmeye başladılar. Şehirlerde öğrenci ve işçi
kitleleri, kırsal kesimde topraksız yoksul köylüler isyan
halindeydi. Yıllarca savaşa aktarılan kaynaklar yüzünden
yoksulluk artmıştı. Çar II. Nikola 1917 Nisan'ında yönetimi
bıraktığını açıkladı. Çünkü yıllardır benzer isyanları
baskı ve zulümle önleyen Çar'ın elinde artık benzer usulleri
tekrarlayacak güç kalmamıştı. Salgın hastalıklar, açlık,
yoksulluk ve Alman savaş makinesi karşısında Rusya sahipsizdi.
Ortada, ekonomik, siyasi ve fikrî bir çıkış yolu göstererek
topluma önderlik edecek kimse yoktu. Halk kitleleri, ne yapacağına
karar vermek üzere her yerde "meclis" anlamına gelen
"sovyet" kuruyor, sorunları tartışarak çare arıyordu.
Cepheden onbinlerce askeri taşıyan trenlerde, mahallelerde,
işyerlerinde, okullarda, akla gelen her yerde sovyetler kuruluyordu.
Devletin çöktüğü, toplum düzeninin kalmadığı ve en temel
gereksinimlerin bile karşılanamadığı bir ortamda, yoksul halk
kitleleri sorunlarını kendi kendine çözmeye çalışıyordu.
İktidar
boşluğunu doldurmaya talip olanlar yalnızca yoksullar değildi,
zenginler de Avrupa ülkelerindeki gibi bir parlamenter cumhuriyet
kurmaya hazırlanıyorlardı. Sosyalistlerin bir kısmı, Rusya'da
sanayileşmenin çok geri ve kapitalizmin zayıf olduğunu öne
sürerek, böyle bir cumhuriyeti destekliyordu. Lenin'in
önderliğindeki Bolşevikler ise buna karşı çıkıyorlardı.
Bolşevikler, iktidarın zengin sınıf temsilcilerinin doldurduğu
bir parlamentoya değil, halkın örgütlendiği sovyetlere geçmesi
gerektiğini savunuyorlardı. Çar yoksa, sovyetler vardı. 1917
Nisan'ından başlayarak örgütlendiler ve Ekim Ayı sonlarında
iktidarı aldılar.
Devrim
dış ülkelerdeki ilk olumlu etkilerini Anadolu'da ve Arap
Yarımadasında gösterdi. Rus askerleri, Çarlık döneminde işgal
edilen Osmanlı topraklarından çekildiler. Sovyet Dışişleri
Bakanı Lev Troçki, Çarın İngiliz ve Fransızlarla yaptığı
gizli Sykes Picot antlaşmasını açıklayarak, Ermeni ve Arap
halklarının emperyalist güçler tarafından nasıl kandırıldığını
belgeledi. Bu tutum, Arap halkları arasında Rusya'ya karşı bir
güven duygusu oluşmasını sağladı. Sovyetlerdeki ve dünyadaki
Müslümanlarla Bolşevikler arasında iyi ilişkiler gelişti.
1920'de Bakü'de toplanan "Doğu Halkları Konferansı"
bunun bir örneğiydi. Sovyet Müslümanları devrimi desteklediler.
Ama daha sonra yaşanan iç çekişmeler yüzünden ve Sovyet
Müslümanlarının çoğu önderinin bu süreçte Bolşeviklere
karşıtı tutumları sonucu işler tersine döndü. Bu olumsuzluğun
zararını yıllar boyu her iki taraf da yaşadı. Örneğin ABD, bu
tür kopukluklar sayesinde, Sovyetler dışındaki Müslümanları
"yeşil kuşak" gibi komünizm karşıtı operasyonlara
daha kolay çekebildi.
Büyük
toprak sahipleri, fabrikatörler, Çar'a bağlı generaller,
emperyalistlerle işbirliği halindeki çevreler Bolşeviklerin
iktidarı hızla ele geçirmesi karşısında çaresiz kaldılar. Ama
Rusya'yı "üç beş baldırı çıplağa" bırakmaya da
niyetli değillerdi. Devrim karşıtları hızla toparlanarak Beyaz
Orduyu kurdu ve Bolşeviklere karşı iç savaş başlattı. 1915'de
Çanakkele'yi geçemeyerek Çar II. Nikola'ya yardım ulaştıramayan
ve Ekim Devrimine çaresizce seyirci kalan İngiltere, bu kez genç
Sovyet Cumhuriyetinin yıkılması için Beyaz Orduyu destekledi.
Devrimi korumak için Kızılordu kuruldu. İç savaş 1922'de Beyaz
Ordunun yenilmesiyle sona erdi. Bu süreçte yaklaşık 3 milyon kişi
ölmüş ve toplumsal altyapı tahrip olmuştu.
Rusya'da
bir devrim yaşanırken, Türkiye'de de Yunan işgaline karşı savaş
veriliyor ve bir cumhuriyet devrimi gerçekleştirilmeye
çalışılıyordu. Ankara hükümeti Sovyetlerden yardım almak
amacıyla Moskova'ya heyet gönderiyordu. Belki Sovyetlerden beklenen
yardım gelmedi ama Bolşevikler Türkiye komünistlerinin
cumhuriyete karşı mücadele etmesini de istemediler. Bir yandan
İngiltere Türkiye'nin üstüne fazla gitmeyerek Sovyetlere
yanaşmasını istemiyor, diğer yandan Sovyetler Türkiye'ye baskı
yaparak Batıyla kaynaşmasına yolaçmamaya çalışıyordu. Türkiye
Cumhuriyeti, Sovyetlerin doğuşuyla oluşan bir dünya dengesi
koşullarında kuruldu.
Sovyetler
Birliği iç sorunlarını çözerek kısa zamanda büyük bir
kalkınma hamlesi yaptı. Batılı ülkeler bu hızlı gelişmeyi
karşı propagandayla görünmez kılmaya çalışsalar da, dünyada
işçiler başta olmak üzere bütün ezilen kesimler arasında
Sovyetlere karşı bir hayranlık duyuluyordu. Bunun iki önemli
sonucu görüldü: Birincisi, bütün ülkelerde işçiler hakları
için daha çok mücadele eder oldular ve pek çok yerde sendikal
haklarda gelişmeler elde ettiler. İkincisi, emperyalist ülkeler
sosyalizmin bulaşıcı bir hastalık gibi kendi ülkelerine de
yayılmasından korkmaya başladılar. Çare, gerçekleşmesini
önleyemedikleri devrimi boğmaktı. Böylece Almanya'da Hitler'in
faşist rejiminin Sovyetlere saldırmasını sağladılar.
İkinci
Paylaşım Savaşı yıllarında yalnızca Sovyetler Birliğinde 28
milyon kişi yaşamını yitirdi. Sanayi kuruluşları, kentler,
tarım alanları ağır bombardımanlarla yok edildi. Savaştan sonra
Sovyetler Birliği bir kez daha kendi kendini inşa etmek zorunda
kaldı. Stalin savaş yıllarında Türkiye'nin Almanya yanlısı
tutumunun Sovyetlere zarar verdiği gerekçesiyle tazminat olarak
Kars ve Ardahan'ı istedi. Ayrıca Boğazları birlikte yönetmeyi ve
askeri üs kurmayı da istiyordu. Sovyetler daha sonra bunun için
özür dilese de, Stalin'in bu tutumu Türkiye'nin NATO'ya katılmaya
kadar uzanan bir yola girmesine neden oldu.
Ekim
Devrimi kendi iç sorunları yüzünden sona erse de dünya tarihini
kökten değiştirdi. Yoksul, ezilen, büyük güçlerin tehdit ve
sömürüsü altında yaşayan toplum kesimleri, halklar, ülkeler;
yaşamakta oldukları koşulları değiştirmek için daha cesaretli
davranmaya başladılar. Örneğin Çin'de Ekim Devriminin verdiği
ilhamla 1949'da bir devrim gerçekleştiğinde nüfusu yaklaşık 600
milyondu. Bunu başka devrimler izledi. Tüm kapitalist ülkeler,
devrimlere maruz kalmamak için toplumlarına baskı yapmak ya da
reformcu davranmak ikilemi arasında sonu gelmez bir sıkışıklık
yaşamaya mahkum oldular. Şimdilik bu kadarı da yeterlidir...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.