Dünyanın önde gelen petrol ülkesi ve tarih sahnesine çıkışından beri gericiliğin kalelerinden olan Suudi Arabistan’da (SA) önemli gelişmeler yaşanıyor. Bu durum, sanki petrol bu topraklardan çıkıyormuş gibi yolcusunun yüzde 95’ini ve yükünün yüzde 75’ini karayoluyla taşıyan, dış harcamaların ilk sırasında petrol giderlerinin yeraldığı, yalnızca geçen yılki petrol faturasının 27 milyar doları aştığı bir ülkede hepimizi ilgilendiriyor.
SA’da, dünya
petrolünün yüzde 16’sına denk düşen 265 milyar varillik bir petrol rezervi
olduğu tahmin ediliyor. Kolay çıkarılıp işlenebildiği için bu petrolün bir
varilinin maliyeti 2 ile 15 dolar arasında değişiyor. Kanada’da aynı maliyet 40
dolar. ABD’de son yıllarda gözenekli kayalardan elde edilen petrolde ise 50 ile
65 dolar arasında. SA toplam gelirinin yüzde 87’sini petrolden sağlıyor. Şu
sıralar petrolün varili 60 doların üstünde. SA’nın günlük petrol üretimi 10
milyon varil olduğuna göre kazancını varın siz hesaplayın...
Ama düşünüldüğü
gibi değil. Zenginin mutluluğu servetiyle doğru orantılı artmıyor. Unutmayalım
ki bu düzende zenginlik karşılığı ödenmemiş emekten kaynaklanır. Bir yandan
ezip sömürdüklerinle, diğer yandan bundan pay kapmak isteyen rakiplerinle sürekli
boğuşmak zorundasın. Bu da güçle oluyor. Her yıl ülkelerin silahlanma harcamalarını
duyuran SIPRI (Stockholm International
Peace Research Institute) raporuna göre Körfez ülkelerinin 2016 yılı toplam
silahlanma harcaması 160 milyar dolar. Bunun üçte ikisinden fazlası SA’na ait.
Silahlanmada, ABD ve Çin’den sonra üçüncü sırada yer alıyor. Peki, bu güç
yetiyor mu?
Yetmiyor. Mazlum ettikleri sayesinde zenginleşenler, ne kadar güçlü olsa
da ezdiklerinin öfkesinden kurtulamıyor. Tepeden tırnağa silahlı SA, Yemen
savaşında sürekli darbe yiyor. Çıplak ayakları ve hafif silahlarıyla Ensarullah
taraftarları; zırhlı araç, helikopter, her türlü modern silahla donatılmış tam
teçhizatlı Suudi askerlerine ağır kayıplar verdiriyor. Şu anki Veliaht Prens
Muhammed bin Selman’ın 26 Mart 2015’de henüz Savunma Bakanı iken başlattığı
Yemen saldırıları SA açısından tam bir hüsrana dönüşmüş durumda. Elbette bunun
kaynağını Suriye’de desteklenen Cihadî güçlerin yenilgisi oluşturuyor.
SA, uzun zamandır Arap Yarımadasında dengelerin aleyhine değiştiğini
görüyordu. 2011’de Tunus’ta başlayıp Mısır, Yemen, Körfeze doğru yayılan ve
Batılılarca da desteklenen ayaklanmaların kendi ülkesine uğramaması için
gösterdiği yoğun çaba boşuna değildi. İçte halka rüşvet verir gibi çeşitli
altyapı harcamalarını arttırırken, komşularındaki isyanların bastırılması için
aktif rol aldı. Mısır ve Tunus’da İhvan’a karşı çıktı ve Sisi’nin darbesini
destekledi. Yemen’de bugün savaştığı ama ayaklanmalar sırasında dost olduğu Ali
Abdullah Salih’in yanındaydı ve hatta bir saldırıda ağır yaralanması üzerine
ülkesine getirdi. Bahreyn’de Şii çoğunluğun eşitlik taleplerini ve Umman’daki
protesto gösterilerini acımasızca bastırdı. Bunlarla da yetinmeyip, her zaman
karşısında olduğu Suriye yönetiminin devrilmesi için “Arap Baharı” etkisiyle
başlayan barışçı gösterilerin silahlı bir harekete dönüşmesini destekledi. Ama
bu çabaların başarısızlığa uğramasının bir faturası olacaktı.
Hayat boşluk tanımaz. Bir gücün etkisiz kaldığı alanı hemen başkaları
doldurur. Suudilerin yıllarca paraya, güce ve Selefiliğin bir yorumundan
kaynaklı Vahhabilik inancına dayanan iktidarının geri çekilmek zorunda kaldığı
alanları, hızla İran, Hizbullah, Ensarullah gibi değişik Şiilik yorumlarına
dayalı ama birbirleriyle bağlantılı güçler doldurdu. Bu sırada bu güçlerin Suud
destekli olanlardan farkı, bölgenin ezilen halklarını karşılarına almamaları ve
yer yer onlarla birlikte hareket etmeleriydi. Örneğin Suriye’de Hizbullah
Cihatçılardan koruduğu Müslüman ve Hıristiyan toplulukları arasında ayrım yapmıyordu.
Buna karşılık Suud Hanedanı farkında olduğu zayıflıklarını gidermektense,
bunları yıkıcı niteliğe büründürebilecek çevresel etkenleri yok etmekle
uğraşıyordu. Her zaman kullandığı araçlara sarıldı. Bilindiği üzere Suud kabilesi
bugüne gelene dek Şii, Hanbelî, Şafi, Zeydî İslamî inançlarını benimsemiş diğer
Arap kabilelerini elde kılıç ve Vahabbilik disiplini yardımıyla yenerek
üstünlük sağlamıştı. Bugün de aynı yolu deneyerek, dolar ve Vahabbilik
üzerinden nüfuzunu arttırmaya çalıştı. Bu amaçla Filipinler, Endonezya,
Afganistan, Hint Alt Kıtası, Kafkaslar ve Afrika’ya kadar uzanan Müslüman
coğrafyasında Selefiliği yaydı. Çabaları, ABD’nin Sovyetler Birliğini kuşatmak amacıyla
geliştirdiği “yeşil kuşak” projesiyle paraleldi. Sovyetler yıkıldı ama geriye IŞİD
ve El Kaide gibi örgütlerin yetişmesine uygun toplumsal zeminler kaldı. Eskiden
ezilenler arasında sol fikirler yaygındı. Bu da gidince, yoksul ülkelerin genç
kuşaklarının “çağdaşlaşma” adı altında kendilerini sömürmeye gelen
emperyalistlerle savaşmak için Selefilik etrafında örgütlenmekten başka
seçeneği kalmadı. Afganistan ya da Irak işgali gibi haklı oldukları yerlerde
toplumun desteğini alarak başarı kazandılar Ama Suriye, Lübnan’da görüldüğü
üzere petrol ve dolar zenginlerinin çıkarları uğruna savaştıklarında başarısız
oldular. Böylece SA da onlarla birlikte yenildi.
Suriye’de başlayan gerileyişin ilk etkisi Katar’la bozuşmaktı. Nedeni, Katar’ın
İran’la yakınlaşmasıydı. Benzer bir davranışı, Lübnan’da Suudiler hesabına ve onların
parasıyla politika yapan Başbakan Saad Hariri de göstermek istedi. SA,
Hizbullahı güçlendirdiği gerekçesiyle bu tavrı kabullenmedi ve Hariri’ye derhal
Riyad’a çağırarak, istifasını açıklamaya zorladı. Hariri’nin servetine el koydu
ve ailesini rehin bırakmak koşuluyla Lübnan’a dönmesine izin verdi. Aynı olayın
Yemen’de Ensarullah tarafından Aden şehrine sıkıştırılan ve kâğıt üstünde bir
devlet başkanı olan Hadi için de geçerli olduğu söyleniyor. Başka bir Suriye
etkisi ise Mısır ve Filistin’le yaşanıyor. Bilindiği üzere Sisi, SA’nın Katar’a
karşı tutumunu desteklemedi. Filistin’de Suudi onayı olmaksızın, Hamas ve
FKÖ’nün birleşmesine ön ayak oldu. Hatta bu olumlu gelişmenin devamı olarak
Sina Yarımadasındaki Refah sınır kapısını geçen hafta açacaktı. Ama IŞİD’in
cami katliamı gündeme gelince bundan şimdilik vazgeçildi. Mısır’ın Filistin
konusunda izlediği bu yol, Veliaht Prens Selman’ın planlarına uymuyordu.
Araştırmacı yazar Hamide Yiğit’in belirttiğine göre, Prens geçtiğimiz günlerde
Mahmut Abbas’ı Riyad’a çağırarak Trump’ın önereceği barış planını onaylamasını
ya da istifa etmesini söylemiş. Amacı, Filistin’de sağlanacak barışın
mimarlarından biri olarak görünmek ve Filistin davasını destekleyen İran’ın
bölge halkları arasında kazandığı saygınlığı silmekmiş. Böylece İran’la
yaşanacak dolaylı ya da doğrudan bir çatışma öncesinde Arap kamuoyu nezdinde
haklılık kazanmaya çalışıyormuş.
Suriye başarısızlığı, SA’daki düzenin defolu yanlarını ortaya çıkardı.
Kısa ömürlü yaşlı kralların bugüne dek beceremediği restorasyon hamlelerini, genç
bir kral aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmak kaçınılmaz oldu. Hanedanlık içinde yetkilerin bir merkezde
toplanması, toplumsal fay hatlarının denetim altına alınması, devlete ait olan
ARAMCO’nun yüzde 5 hissesinin halka arzı, İran’ın bölgesel etkinliğinin ABD ve
İsrail çıkarları doğrultusunda geriletilmesi ve ABD’nin daha önce yenildiği
savaşlarda olduğu gibi Suriye’de de gerilemiş durumundan kârlı çıkması için
SA’da bir düzenleme yapıldı. Faturayı, çıkarları için yeterince dik duramayan
Suudi prensleri ödediler. Uluslararası haber ajanslarının bir türlü üstünde
anlaşamadığı sayılara bakılırsa, bugün SA’da “yolsuzluk” gerekçesiyle
dondurulan bin 700 banka hesabında toplam 800 milyar ile 3 trilyon 100 milyar
dolar arası bir servete el konulduğu söyleniyor. Ülkenin önümüzdeki 50 yılını
yapılandırmak üzere tahta geçmeye hazırlanan yeni kralın bahşişi… Tabi o kadar
zaman tahtta kalabilirse…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.