Blog Arşivi

26 Kasım 2017 Pazar

SUUDİ ARABİSTAN’NIN YENİLGİSİNİN FATURASI


Dünyanın önde gelen petrol ülkesi ve tarih sahnesine çıkışından beri gericiliğin kalelerinden olan Suudi Arabistan’da (SA) önemli gelişmeler yaşanıyor. Bu durum, sanki petrol bu topraklardan çıkıyormuş gibi yolcusunun yüzde 95’ini ve yükünün yüzde 75’ini karayoluyla taşıyan, dış harcamaların ilk sırasında petrol giderlerinin yeraldığı, yalnızca geçen yılki petrol faturasının 27 milyar doları aştığı bir ülkede hepimizi ilgilendiriyor.

SA’da, dünya petrolünün yüzde 16’sına denk düşen 265 milyar varillik bir petrol rezervi olduğu tahmin ediliyor. Kolay çıkarılıp işlenebildiği için bu petrolün bir varilinin maliyeti 2 ile 15 dolar arasında değişiyor. Kanada’da aynı maliyet 40 dolar. ABD’de son yıllarda gözenekli kayalardan elde edilen petrolde ise 50 ile 65 dolar arasında. SA toplam gelirinin yüzde 87’sini petrolden sağlıyor. Şu sıralar petrolün varili 60 doların üstünde. SA’nın günlük petrol üretimi 10 milyon varil olduğuna göre kazancını varın siz hesaplayın...

Ama düşünüldüğü gibi değil. Zenginin mutluluğu servetiyle doğru orantılı artmıyor. Unutmayalım ki bu düzende zenginlik karşılığı ödenmemiş emekten kaynaklanır. Bir yandan ezip sömürdüklerinle, diğer yandan bundan pay kapmak isteyen rakiplerinle sürekli boğuşmak zorundasın. Bu da güçle oluyor.  Her yıl ülkelerin silahlanma harcamalarını duyuran SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute) raporuna göre Körfez ülkelerinin 2016 yılı toplam silahlanma harcaması 160 milyar dolar. Bunun üçte ikisinden fazlası SA’na ait. Silahlanmada, ABD ve Çin’den sonra üçüncü sırada yer alıyor. Peki, bu güç yetiyor mu?

Yetmiyor. Mazlum ettikleri sayesinde zenginleşenler, ne kadar güçlü olsa da ezdiklerinin öfkesinden kurtulamıyor. Tepeden tırnağa silahlı SA, Yemen savaşında sürekli darbe yiyor. Çıplak ayakları ve hafif silahlarıyla Ensarullah taraftarları; zırhlı araç, helikopter, her türlü modern silahla donatılmış tam teçhizatlı Suudi askerlerine ağır kayıplar verdiriyor. Şu anki Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın 26 Mart 2015’de henüz Savunma Bakanı iken başlattığı Yemen saldırıları SA açısından tam bir hüsrana dönüşmüş durumda. Elbette bunun kaynağını Suriye’de desteklenen Cihadî güçlerin yenilgisi oluşturuyor. 

SA, uzun zamandır Arap Yarımadasında dengelerin aleyhine değiştiğini görüyordu. 2011’de Tunus’ta başlayıp Mısır, Yemen, Körfeze doğru yayılan ve Batılılarca da desteklenen ayaklanmaların kendi ülkesine uğramaması için gösterdiği yoğun çaba boşuna değildi. İçte halka rüşvet verir gibi çeşitli altyapı harcamalarını arttırırken, komşularındaki isyanların bastırılması için aktif rol aldı. Mısır ve Tunus’da İhvan’a karşı çıktı ve Sisi’nin darbesini destekledi. Yemen’de bugün savaştığı ama ayaklanmalar sırasında dost olduğu Ali Abdullah Salih’in yanındaydı ve hatta bir saldırıda ağır yaralanması üzerine ülkesine getirdi. Bahreyn’de Şii çoğunluğun eşitlik taleplerini ve Umman’daki protesto gösterilerini acımasızca bastırdı. Bunlarla da yetinmeyip, her zaman karşısında olduğu Suriye yönetiminin devrilmesi için “Arap Baharı” etkisiyle başlayan barışçı gösterilerin silahlı bir harekete dönüşmesini destekledi. Ama bu çabaların başarısızlığa uğramasının bir faturası olacaktı.

Hayat boşluk tanımaz. Bir gücün etkisiz kaldığı alanı hemen başkaları doldurur. Suudilerin yıllarca paraya, güce ve Selefiliğin bir yorumundan kaynaklı Vahhabilik inancına dayanan iktidarının geri çekilmek zorunda kaldığı alanları, hızla İran, Hizbullah, Ensarullah gibi değişik Şiilik yorumlarına dayalı ama birbirleriyle bağlantılı güçler doldurdu. Bu sırada bu güçlerin Suud destekli olanlardan farkı, bölgenin ezilen halklarını karşılarına almamaları ve yer yer onlarla birlikte hareket etmeleriydi. Örneğin Suriye’de Hizbullah Cihatçılardan koruduğu Müslüman ve Hıristiyan toplulukları arasında ayrım yapmıyordu.

Buna karşılık Suud Hanedanı farkında olduğu zayıflıklarını gidermektense, bunları yıkıcı niteliğe büründürebilecek çevresel etkenleri yok etmekle uğraşıyordu. Her zaman kullandığı araçlara sarıldı. Bilindiği üzere Suud kabilesi bugüne gelene dek Şii, Hanbelî, Şafi, Zeydî İslamî inançlarını benimsemiş diğer Arap kabilelerini elde kılıç ve Vahabbilik disiplini yardımıyla yenerek üstünlük sağlamıştı. Bugün de aynı yolu deneyerek, dolar ve Vahabbilik üzerinden nüfuzunu arttırmaya çalıştı. Bu amaçla Filipinler, Endonezya, Afganistan, Hint Alt Kıtası, Kafkaslar ve Afrika’ya kadar uzanan Müslüman coğrafyasında Selefiliği yaydı. Çabaları, ABD’nin Sovyetler Birliğini kuşatmak amacıyla geliştirdiği “yeşil kuşak” projesiyle paraleldi. Sovyetler yıkıldı ama geriye IŞİD ve El Kaide gibi örgütlerin yetişmesine uygun toplumsal zeminler kaldı. Eskiden ezilenler arasında sol fikirler yaygındı. Bu da gidince, yoksul ülkelerin genç kuşaklarının “çağdaşlaşma” adı altında kendilerini sömürmeye gelen emperyalistlerle savaşmak için Selefilik etrafında örgütlenmekten başka seçeneği kalmadı. Afganistan ya da Irak işgali gibi haklı oldukları yerlerde toplumun desteğini alarak başarı kazandılar Ama Suriye, Lübnan’da görüldüğü üzere petrol ve dolar zenginlerinin çıkarları uğruna savaştıklarında başarısız oldular. Böylece SA da onlarla birlikte yenildi.

Suriye’de başlayan gerileyişin ilk etkisi Katar’la bozuşmaktı. Nedeni, Katar’ın İran’la yakınlaşmasıydı. Benzer bir davranışı,  Lübnan’da Suudiler hesabına ve onların parasıyla politika yapan Başbakan Saad Hariri de göstermek istedi. SA, Hizbullahı güçlendirdiği gerekçesiyle bu tavrı kabullenmedi ve Hariri’ye derhal Riyad’a çağırarak, istifasını açıklamaya zorladı. Hariri’nin servetine el koydu ve ailesini rehin bırakmak koşuluyla Lübnan’a dönmesine izin verdi. Aynı olayın Yemen’de Ensarullah tarafından Aden şehrine sıkıştırılan ve kâğıt üstünde bir devlet başkanı olan Hadi için de geçerli olduğu söyleniyor. Başka bir Suriye etkisi ise Mısır ve Filistin’le yaşanıyor. Bilindiği üzere Sisi, SA’nın Katar’a karşı tutumunu desteklemedi. Filistin’de Suudi onayı olmaksızın, Hamas ve FKÖ’nün birleşmesine ön ayak oldu. Hatta bu olumlu gelişmenin devamı olarak Sina Yarımadasındaki Refah sınır kapısını geçen hafta açacaktı. Ama IŞİD’in cami katliamı gündeme gelince bundan şimdilik vazgeçildi. Mısır’ın Filistin konusunda izlediği bu yol, Veliaht Prens Selman’ın planlarına uymuyordu. Araştırmacı yazar Hamide Yiğit’in belirttiğine göre, Prens geçtiğimiz günlerde Mahmut Abbas’ı Riyad’a çağırarak Trump’ın önereceği barış planını onaylamasını ya da istifa etmesini söylemiş. Amacı, Filistin’de sağlanacak barışın mimarlarından biri olarak görünmek ve Filistin davasını destekleyen İran’ın bölge halkları arasında kazandığı saygınlığı silmekmiş. Böylece İran’la yaşanacak dolaylı ya da doğrudan bir çatışma öncesinde Arap kamuoyu nezdinde haklılık kazanmaya çalışıyormuş.


Suriye başarısızlığı, SA’daki düzenin defolu yanlarını ortaya çıkardı. Kısa ömürlü yaşlı kralların bugüne dek beceremediği restorasyon hamlelerini, genç bir kral aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmak kaçınılmaz oldu.  Hanedanlık içinde yetkilerin bir merkezde toplanması, toplumsal fay hatlarının denetim altına alınması, devlete ait olan ARAMCO’nun yüzde 5 hissesinin halka arzı, İran’ın bölgesel etkinliğinin ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda geriletilmesi ve ABD’nin daha önce yenildiği savaşlarda olduğu gibi Suriye’de de gerilemiş durumundan kârlı çıkması için SA’da bir düzenleme yapıldı. Faturayı, çıkarları için yeterince dik duramayan Suudi prensleri ödediler. Uluslararası haber ajanslarının bir türlü üstünde anlaşamadığı sayılara bakılırsa, bugün SA’da “yolsuzluk” gerekçesiyle dondurulan bin 700 banka hesabında toplam 800 milyar ile 3 trilyon 100 milyar dolar arası bir servete el konulduğu söyleniyor. Ülkenin önümüzdeki 50 yılını yapılandırmak üzere tahta geçmeye hazırlanan yeni kralın bahşişi… Tabi o kadar zaman tahtta kalabilirse…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi