Ülkeler genellikle o topraklarda son yaşayan halklardan birinin adıyla anılır. Arabistan, yüzyıllardan beri bu topraklardaki Arapların ülkesi demektir. Suud ise, buradaki pek çok kabileden birinin, yani bir soyun adıdır. Ülkeleri bir soy adıyla anmak, feodal imparatorluklar döneminden kalmadır. Toprakların ve üzerinde yaşayan tüm canlıların o soya ait olduğu anlamına gelir. Elbette böyle bir durumun gerçekleştiricileri Suudilerdir. Ama bu işin asıl mimarı, İngiliz emperyalizmidir.
“Petrol”
denildiğinde bir zamanlar ilk akla gelen Suudi Arabistan değil,
Romanya, Azerbeycan, İran olurdu. Petrolü çıkartıp işleyerek
pazarlayacak sermaye ve güce sahip emperyalist şirketler, az buçuk
devlet geleneği olan bu ülkelerin yönetimlerine bir pay öderlerdi.
1917 Ekim Devrimi sonrası Bakü petrolleri emperyalizmin elinden
gitti. Romanya, daha sonraki yıllarda Almanlarla rekabetin konusu
olacaktı. Dünyanın önemli petrol ülkesi olarak geriye İran
kaldı. Tüm gözler ise, henüz işletilmeyen Musul ve Kerkük
petrollerindeydi. İngiltere, sömürgesi olan Hindistan yolunu
güvenceye almak ve bölge petrolünü ele geçirmek için
ağırlığını Arap Yarımadasına verdi. İşte SA bu süreçte
doğdu.
Suudiler
İngiltere’ye hizmet yarışında rakiplerini kılıçla alt ederek
ve Vahhabî desteğini de yanlarına alarak, 1932’de Arabistan'da
krallıklarını ilân ettiler. O zaman topraklarında petrol olduğu
bilinmiyordu. Görevleri, Osmanlının yıkılışının ardından
başsız kalan ve Batılı sömürgecilere karşı yer yer cihat
bayrağı açmaya eğilimli ümmeti Müslüman’ı yumuşatmaktı.
Ne de olsa Kabe’nin bekçiliği gibi saygın bir sıfat
taşıyorlardı.
Ancak bu,
hakedilmemiş bir saygınlıktı. Çünkü Vahhabîler, çoğu
Müslümanın “kutsal” saydığı yer, işaret ve ibadet
biçimlerini “put” olarak görüyorlardı. Hatta bu yüzden
2015’de ölen ve ülkemizde de bayrakların yarıya indirildiği
Kral Abdullah, Vahhabî geleneklerine göre ve başında dua edilip
putlaştırılmasın diye mezarı belirsiz olarak defnedildi. Aynı
selefilik anlayışını paylaşan IŞİD de eğer bir gün Mekke’yi
ele geçirirse, “Allahın izniyle Kâbe’yi yıkacağız” diyor.
Eğer şimdiye dek Vahhabîler bunu yapmadıysa, emperyalizm
tarafından frenlendikleri ve hac gelirlerinden vazgeçemedikleri
içindir.
Zamanla İngiliz
emperyalizmi gerileyerek, dünyanın dört bir yanına donanma ve
asker gönderme işlerini ABD’ye devretti. Sömürüsünü daha az
maliyetli yollardan, ticarî ve siyasî işbirlikleri üzerinden
sürdürüyordu. Bu gelişme, ABD-SA yakınlaşmasını
kolaylaştırdı. Bir emperyalistin dünyaya getirdiği SA’nın
bahtı, başka bir emperyalistle ortaklığı sayesinde açılıyordu.
ABD Başkanı Roosvelt ve Kral Abdülaziz İbn-i el-Suud’un 1933’de
imzaladığı anlaşma çerçevesinde, Standart Oil şirketi SA
petrol haklarını 250 bin dolara satın aldı. İlk petrol 1938’de
çıkarıldı ve bedeli altın olarak Suudilere ödendi. Suudiler
önceleri petrol işine hiç karışmıyorlardı. Uluslararası
tekeller çalışmalarını devlet garantisi altında sürdürüyor
ve hanedana bir pay veriyorlardı. Yabancı şirketin kazancı dikkat
çekmeye başlayınca, 1944’de adı değiştirilerek ARAMCO; yani
Arabian-American Oil Company (Arap-Amerikan Petrol Şirketi) oldu.
Elbette ipler hâlâ ABD’nin elindeydi. Zamanla şirket yönetimine
Suudiler de girdi. 1960’lara gelindiğinde, ARAMCO eğitimden
inşaata kadar pek çok alana yatırım yapan devasa bir kuruma
dönüşmüş ve ülkenin temel direklerinden biri haline gelmişti.
Dünyada tüketime
bağlı olarak petrol gelirleri de artıyordu. İsrail’in Araplarla
yaptığı çeşitli savaşlardan üstün çıkması ve Filistin
halkının uğradığı haksızlıklar, Arap milliyetçiliğini
keskinleştirdi. SA ve diğer körfez ülkelerine petrolü politik
bir araç olarak kullanmaları için baskı yapmaya başladılar.
ABD’nin İsrail’e silah sattığı gerekçesiyle OPEC ülkeleri
1973’de üretimi kıstı ve ambargo başlattı. Petrol fiyatları
uçtu. Dünya ekonomisi büyük bir altüst oluş yaşıyordu. Bu
süreçte ABD 'nin Vietnam savaşı nedeniyle masrafları zaten
arttığı için büyük bütçe açıkları veriyor, dünya parası
olarak doların değerinin altına göre ölçülmesi anlaşmasından
(Bretton Woods) çıkıyordu. ABD-SA işbirliğinin bugüne dek süren
evresi, işte bu yıllarda başladı. Bugün ise yeni bir aşamaya
geçilmeye çalışılıyor.
Bilindiği üzere
devletler bütçe açığını ya para basarak, ya da borç tahvili
çıkararak kapatıyor. Para basmak bir yere kadar geçerli. Sürekli
hale gelirse para güvenilir bir değer ölçüsü olmaktan çıkıyor
ve enflasyon artıyor. ABD ikinci yolu seçti ve devlet tahvili
çıkartıp, bunları elinde dolar stokları olan Japonya ve petrol
ülkelerine sattı. Böylece hem ABD enflasyon riskine girmeden bütçe
açığını kapatmış, hem de zengin ülkeler paralarını güvenli
bir yere emanet etmiş oluyorlardı. Ayrıca bu uygulama, ülkelerin
birbirlerinin ekonomilerini denetlemelerini de kolaylaştırıyordu.
Ancak Suudilerin faiz getiren devlet tahviline para yatırmaları
sorunluydu. Çünkü faizin haram olduğu gerekçesiyle Vahhabî
ulemasının buna karşı çıkacağı kesindi. Bu yüzden iki ülke
arası bu alışeriş gizli tutuldu. Anlaşmanın bir başka gizli
yanı da, SA’nın devlet tahvili alarak ABD’yi ekonomik
darboğazdan kurtarması karşılığında, ABD de Suudilerin
güvenliğini her tür saldırıya karşı sağlayacaktı.
ABD ve SA arası
güven bağlarının yeniden kurulması üzerine Amerikan
şirketlerinin ARAMCO hisselerini elinde tutmasına gerek kalmadı.
SA 1973-80 arası şirketin bütün hisselerini satın aldı. Adı
1988’de “Saudi Aramco” olarak değişti. Şirketin bugünkü
değerinin 2 ile 2,5 trilyon dolar arası olduğu tahmin ediliyor.
Ancak şirket kayıtlarının kamuya açık olmaması, küresel
sermaye açısından sorun yaratıyor. Çünkü petrol yalnızca bir
meta değil, aynı zamanda üzerinde spekülasyon yapılarak küresel
sermaye akışını yönlendirmek ve siyasi baskı yapmakta
kullanılan bir araç. Emperyalizm, petrolü SA gibi kırılgan
toplum yapısına sahip ve keyfî kararlar alabilen bir yönetime
emanet etmek istemiyor. Demokratik bir toplum yapısı oluşturarak
yönetimi denetlenmesi ise uzak bir olasılık. Çünkü Suudilerin
ülkeyi sopa dışında yönetebilecek bir aracı yok. Bu yüzden en
küçük özgürlüğe bile katlanamıyorlar. Geriye, şirketi
özelleştirerek petrol akışını ve onun üzerinden ülke
yönetimini denetlemek kalıyor. Prens Selman geçen yıl şirketin
yüzde 5 hissesinin borsada satışa çıkarılacağını duyururken,
emperyalizmin arzusunu da seslendiriyordu. Konunun uzmanı Mühdan
Sağlam’ın da belirttiği gibi; şirket özelleştirildiğinde
bütün kayıtları açıklanarak hissedarlar tarafından günü
gününe izlenebilecek. Dolayısıyla, hisse değerlerini düşürmemek
için Suudi yönetimleri keyfî davranışlar gösteremeyecek. Çünkü
özelleştirme, bir bakıma onların da işine gelecek. Yeni
yatırımlar yapmak için öz kaynaklarını değil, hisse
satışlarından gelen sermayeyi kullanacaklar. Elbette bu noktaya
kolay gelinmedi ve uzun süredir hanedanın kimi üyelerinin
özelleştirmeye direndiği biliniyordu. Ancak SA’nın Yemen ve
Suriye’de yürüttüğü savaşların yanı sıra petrol tüketen
ülkelerin alternatif enerji arayışları, üretim alanlarında ve
nakliyede yaşanan sıkıntılar; ülke gelirlerinde azalmaya yol
açıyordu. Geçen yıl SA bütçesi 90 milyar dolar açık verdi.
Bütün bunlar, SA ekonomisini petrole bağımlı olmaktan çıkartmayı
gerektiriyor. Prens Selman bu doğrultuda bir değişim amacıyla,
“2030 vizyonu” adı altında, hayallerden oluşan bir proje
açıkladı. Ne var ki düzeni kurtarmak için hayal değil, köklü
bir restorasyon gerekiyor. Bu uzun zamandır bilinen ve hazırlığı
yapılan bir çalışma. Sistem gereği tahta geçmek için ileri
yaşlara kadar bekleyen krallar ve hanedan içi entrikalarla bir
türlü sağlamadığından, genç bir kral yönetiminde sorunların
çözülmesi yoluna gidildi. Şimdilik SA’da ne darbe, ne reform
girişimi, ne de İran’a karşı bir savaş hazırlığı var. ABD
ve emperyalist ortaklarının talepleri doğrultusunda bir tamirat
başlatılmış durumda. Bunu da emperyalist efendilerinden
öğrendikleri usullerle ve onların desteğiyle yapıyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.