“Giden gelmiyor, acep nedendir…” Osmanlının ele geçirmek, isyanları bastırmak ve başka sömürgecilere karşı savunmak için onlarca yıl boyu binlerce asker gönderdiği topraklardır Yemen. Neredeyse her evden bir erkek bu uzak ülkeye gitmiş ve çoğu geri dönmemiştir. Kalanlar, Yemen türküleri söyleyerek avunmakla yetinmişlerdir… İşte Türkiye geçenlerde ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapma girişimine karşı böyle bir tarihsel geçmişi paylaştığı Yemen’in resmî temsilcisiyle BM’ye bir karar tasarısı sundu. Tasarı 2/3 çoğunlukla kabul edildi. ABD’ye karşı bir zafer kazanılmış gibi yorumlar yapıldı. Acaba öyle mi oldu? Ve Yemen’den bahsederken neden “resmî temsilci” diyoruz?
Şu an Yemen’de
bir düzen ve halkın şu ya da bu biçimde kabul ettiği tek bir yönetim yok.
Ülkenin geleneksel başkenti Sana ve kuzeyi uzun süredir Husilerin gövdesini
oluşturduğu Ensarullah güçlerinin elinde. Yaklaşık 27 milyonluk nüfusun yüzde
80’i Ensarullah denetimi altındaki bölgelerde bulunuyor. Güneyde ise Aden ve
çevresine sıkışmış son cumhurbaşkanı Mansur Hadi’nin başında olduğu başka bir
yönetim var. Ülkenin doğusundaki çöllük alanlarda yaşayan Bedeviler arasında
ise El Kaide egemen durumda. BM nezdinde
Yemen’i Hadi yönetimi temsil ediyor. Ama bu yönetim bir seçimle gelmediği gibi,
halkın desteğine de sahip değil. Türkiye neden tek başına ya da başka bir
ülkeyle değil de böyle bir yönetimle hareket etti? Filistin’de İsrail katliam yapıyorsa, Suudiler
de Yemen’de başka bir katliamın faili. Filistin’e karşı çıkarken Yemen’e sessiz
kalmak ve üstelik kendisi de buna sessiz kalan ülke yönetimiyle birlikte Kudüs
için çalışmak çelişkili görünmüyor mu? ABD dolarının satın alamadığı iradeler,
Suudilerin petrodolarlarına mı teslim ediliyor?
Yemen’i tarih
boyu önemli kılan coğrafyasıdır. Romalılardan başlayarak Portekiz, İspanya,
Osmanlı ve son olarak İngiltere hem Hint Okyanusunu hem de Asya-Afrika geçişini
denetlemek amacıyla, Arap Yarımadasının en uç noktası olan bu toprakları ele
geçirmeye çalıştılar. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra bu önem daha da arttı.
Aden Limanı ve çevre adalar, dünyanın başlıca
suyollarından biri olan Bab’ül Mendep Boğazını kontrol ediyor. Boğazdan günde
ortalama 4 milyon varil petrol ve yılda 30 binden fazla yük gemisi geçiyor. Boğazın
iki yakası da denetlenemediğinden, her türlü kaçakçılık rahatça yapılabiliyor. Başta
İran ve Suudi Arabistan olmak üzere petrol üreticisi ülkeler, tarihsel bağları
nedeniyle İngiltere ve “dünyanın efendisi” gibi davranma rolünü kimseye
kaptırmak istemeyen ABD Yemen’le bu jeostratejik önemi yüzünden ilgileniyor.
Türkiye de aynı nedenlerden, Lozan Antlaşmasıyla güneyini İngilizlere kuzeyini
Yemenlilere terk ettiği bu ülkeye geri dönmek istiyor. Aşiret ve mezheplere
bölünmüş ülkede, büyük güçlerin baskısına karşı koyamayıp işbirliği yapanlarla
direnmeyi hiçbir zaman elden bırakmayanlar iç içe yaşıyor. Yemen’de bir mezhep
ya da “vekâlet savaşı” değil, ezen-ezilen mücadelesi yaşanıyor.
Yemen, Arap
ülkeleri arasında askerî bir darbeyle değil de gerilla savaşı eşliğinde
aşağıdan yukarı bir halk devriminin gerçekleştirildiği tek ülkedir. İngiliz
sömürgeciliğine karşı 1950 ortalarında başlayan direniş, sömürgecilerin 1962’de
yenilgiyi kabul edip ülkeden çekilmesiyle zafere ulaştı. ABD ve SSCB arasındaki
Soğuk Savaş koşullarının en sert yaşandığı yerlerden biri olan Yemen’de,
bağımsızlık sonrası sular durulmadı. Kuzey’de Suudi ve ABD destekli gerici bir
yönetim oluşurken, güneyde “Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti” kuruldu.
Güney’deki yönetimin oluşmasında, Filistin direnişinin sembol ismi George
Habbaş ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ilham kaynağı oldu. Güney Yemen başta Filistinliler olmak üzere dünyadaki
çeşitli direniş örgütlerinin cephe gerisi gibiydi. Ülke Sovyetler Birliğinin
dağılmasının ardından birleşti. Devlet başkanlığına, 1978’den beri kuzeyde de
başkan olan Abdullah Salih getirildi.
Geçenlerde
Husilerin öldürdüğü Salih’in, 33 yıllık devlet başkanlığı süresince 63 milyar
dolar servet biriktirdiği söyleniyordu. Yemen’i küresel güçlerin çıkarları
doğrultusunda ve bir entrikalar uzmanı gibi yönetti. ABD’nin talebi üzerine Yemen,
Suudi Arabistan’la birlikte Afganistan’da Sovyet işgaline karşı savaşmak üzere
cihatçı gönderen ilk ülkelerden biri oldu. Salih, Afganistan’dan dönen
cihatçıları muhaliflerini sindirmek için kullandı. Elbette herkes bu düzene
uymadı. Bir kısım Afganistan gazisi, ülkenin doğusunda denetimin az olduğu
Bedeviler arasında El Kaide’yi örgütlediler. İkiz Kulelerin yıkılmasının
ardından, cihatçılara karşı savaşmak
amacıyla ABD Salih’le yakın işbirliğine girdi.
Savaş, ticareti
ve ticaret, ülke yönetiminin uluslararası güçlerce denetlenmesini doğurdu.
Silah alımı ve altyapı harcamaları için çekilen kredilerin geri ödenmesi
amacıyla, IMF cılız ülke ekonomisini denetlemeye başladı. Özelleştirmeler,
ücret kısıntıları muhalefete yolaçtı. İlk gösterileri 2004’de eşit haklar
talebiyle Husiler yaptılar. Salih gösterileri şiddetle bastırarak, aşiret
lideri Hüseyin Husi’yi öldürttü. Bir süreliğine durulan muhalefet, 2011 “Arap Baharı” sonrası tekrar başladı. Sol-sosyalist
örgütler, Husiler ve Müslüman Kardeşler sokakları doldurdular. Barışçı
gösteriler, yönetimin şiddet kullanması üzerine bu kez iç savaşa dönüştü ve
Salih 2012’de bir saldırı sonucu yaralanıp Suudi Arabistan’a kaçtı. Yerine,
muhaliflerin onay verdiği yardımcısı Mansur Hadi, reform yapacağı sözü vererek
geçti.
Hadi’ sözlerini
tutmayınca, Husilerin belkemiğini oluşturduğu Ensarullah güçleri saldırıya
geçtiler ve 2014’de başkent Sana’yı aldılar. Ensarullah ABD karşıtıydı ve
İran’a yakındı. Bu sırada Salih Yemen’e dönerek, Hadi ile birlikte Ensarullah’a
karşı savaşmayı denedi. Ancak iktidarda kalabilmek için Husilerle işbirliği
yapması gerektiğini kısa sürede anladı. Hadi’den, dolayısıyla Suudilerden
uzaklaştı. İç savaş Suudiler aleyhine gelişiyordu. 2015
Martında Yemen’de Hadi karşıtlarına yönelik, Suudilerin öncülüğünde, ABD ve
İngiltere desteğiyle bir saldırı başlatıldı. Suudi Arabistan, İran yardımını
önlemek amacıyla Yemen’i kara ve denizden ablukaya aldı. Ancak bir kara savaşını göze alamadığı için
hava bombardımanıyla yetiniyordu. Hadi yönetimine yapılan baskı ve yardımlar,
kara savaşı yürütmeye yetmiyordu. Bu yüzden Suudiler, Salih’le tekrar gizlice
anlaşmayı denediler. Bu işbirliğini öğrenen Husiler, Salih’i linç ederek ortadan kaldırdılar.
Bugün Yemen’de
dünyanın en zenginleri, en yoksullarına karşı savaşıyor. Ensarullah, Suudi hava
saldırılarına Hizbullah ve İran desteğiyle geliştirdiği uzun menzilli füzelerle
yanıt veriyor. Suudi Başkenti Riyad’dan sonra BAE Başkenti Duabi’nin de
hedefleri arasında olduğunu belirtiyorlar. ABD her ne kadar “füzeleri İran
verdi” dese de, birkaç hurda fotoğrafı dışında kanıt gösteremiyor. Buna
karşılık Ensarullah’ın ele geçirdiği Yemen ordusu depolarında, bazı eklemelerle
uzun menzilli hale getirilebilecek füzeler olduğu biliniyor. Savaş her geçen
gün Suudiler aleyhine gelişiyor. İngiltere ve ABD Suudiler üzerinden Hadi
yönetimini destekliyor. Anlaşılacağı üzere, Yemen’i temsil ettiği söylenen Hadi yönetimi
yalnızca İslam ülkelerinin “patronu” durumundaki Suudilerin kuklası değil; aynı zamanda kararına karşı çıkılan ABD
tarafından da onay görüyor. Bir zamanlar Filistin direnişinin cephe gerisi olan
Yemen, bugün Filistin’in yenilgisine resmiyet kazandırmanın aracı haline
getiriliyor. Yemen’de mezhep ya da “vekâlet savaşı” değil, kendi kaderini tayin
etmeye çalışan Yemen halkıyla koltuklarını korumaya çalışan iktidarların
çatışması var. Eğer Suudiler bu savaşı kaybederse, Yemen’de kazanan
muhaliflerin, baskı altında tuttuğu kendi halkına da örnek oluşturacağından
korkuyor. Bir kez daha Arap muktedirleri ve emperyalizm, Filistin’i meze
yapıyor. Hadi yönetimiyle Filistin’i savunmak, yalnızca kirletici bir etki
yaratıyor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.