Bayram’ın hangi gün başladığında bile anlaşamayan “İslam ülkeleri”, nasılsa ABD-İsrail ortaklığının Kudüs kararını kınama konusunda anlaştılar. Öyle mi acaba? İstanbul’da toplanan “İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı” (İİT) zirvesi sonuç bildirisinde, özetle Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmayacağı, İsrail’in işgal ettiği toprakları boşaltarak 1967 sınırlarına çekilmesi gerektiği ve Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğu duyuruluyordu. Bu görüşlerin kaynağı olarak, BM’nin Filistinliler hakkındaki çeşitli kararlarına atıf yapılıyordu. Yani İİT yeni bir şey söylemiyor, BM’nin yıllardır söylediklerini tekrarlıyordu. Sanki ABD-İsrail ve Filistin’e yapılan zulmü izleyen bütün dünya bunları bilmiyormuş gibi…
Kısacası İİT zirvesinde
ne gerçek bir adım atıldı, ne de ABD-İsrail’i geriletecek ve katılımcıları
zorlayacak herhangi bir karar alındı. Tersi olsaydı, bir yandan birbirleriyle
gerilimler yaşayan ve diğer yandan ABD-İsrail’le arasını sıcak tutmak isteyen kimi
ülkeler ayrışarak, Kudüs hakkında ortak bir cümle kurmaları bile mümkün
olmazdı. İİT sonuç bildirisinin dünya Müslümanlarını kandırmaktan başka anlamı
yoktu.
Bir dava
kaybedilebilir. En temel hakların elinden zorla alınabilir. Eğer böyle bir durumda
hakkını kullandığın, koruduğun ama yitirdiğin yerde aramıyorsan; gerçekten
yenilmiş ve yok olma sürecine girmişsin demektir. Toplantı ve mahkeme
salonları, delil göstermeler, güçlüye kimin haklı olduğunu kanıtlama çabaları
davanı geri getirmez. Haklıya hakkını başkaları değil, yalnızca kendi çabası
geri verebilir. Kendi hakkı için savaşmayanın yerine kim savaşır ki? Bunu ancak
seni kurtarıyor gibi davranıp kendi esareti altına almak isteyenler yaparlar.
Filistinliler bugün böyle bir kaderin pençesindedir.
Bir zamanlar
aldığı bütün darbelere rağmen yurdunda yiğitçe ayakta duran ve zalimi kendi
kalelerinde bile korkudan titreten Filistin direnişi, değişen dünya
koşullarında yenilmiş ve bir avuç evlâdı dışında direnmeyi terk etmiştir. Bunda
basiretsiz ve bazıları saray soytarısına dönmüş yöneticilerinin mutlaka payı
vardır. Böyle bir düşkünlüğü kabul etmeyenler, bedel ödemeyi göze alarak hâlâ
direniyor. 5 bine yakın Filistinli bugün İsrail zindanlarında mahkûm. Kat kat
fazlası kaçak ve İsrail’in suikast tehdidi altında yaşamaya çalışıyor. Öte
yandan yurtlarında kalan 4 milyon kadar Filistinliden daha fazlası sürgün
olarak çeşitli ülkelere dağılmış ve her geçen gün davalarından biraz daha
uzaklaşarak yaşıyor. Filistin davası İsrail karşıtlığından ibaret değildir, aynı
zamanda Arap Yarımadasındaki en uzun süreli devrim girişimidir. Ülkelerinin
petrol gelirlerine el koyarak varlık bulan Arap saltanatları, bu davayı
sevmezler. Filistinliler, Türkiye dâhil gittikleri her yerde iktidarlar
tarafından “olağan şüpheli” sayılır. Bu yüzden Suriye, Lübnan, Ürdün gibi
ülkelerdeki göçmen kamplarında, bu ülke yönetimlerinin baskı ve katliamlarına
hedef olurlar. Devrimci ve demokrat tutumlarıyla kendi halklarını ezen
yönetimlere boyun eğmedikleri için, olası bir başkaldırıya öncülük edecekleri
gerekçesiyle katledilirler. Bugün “din kardeşliği” adı altında Filistin’e sahip
çıkar görünenlerin arasında, bu suçun
faillerinin de bulunduğu unutulmasın…
İç ve dış düşmanların
hançerleri altında Filistin direnişi artık yeniktir. Eğer başkenti Kudüs olarak
ilan edilen Filistin Devriminin yerini bugün bir “din” çatışması almış gibi
gösteriliyorsa, nedeni biraz da bu yenilgidir. Günümüzde kaç “İslam ülkesinde”
ve ne kadar demokratik bir toplum düzeni var? Buralardaki çeşitli haksızlık,
yolsuzluk, baskı; “hepimiz Müslümanız”
diyerek ve dini söylemleri öne çıkararak örtbas edilmiyor mu?
Bütün büyük
düşünceler gibi dinler de toplumlardaki çıkar ayrılıklarına bağlı olarak
yeniden yorumlanıyor ve farklılaşıyor. Her dinde görülen değişik mezhep,
cemaat, tarikatlar bunun eseri. Her din gibi yarını hatırlamayı, bencil
davranmamayı ve adil olmayı öğütleyen bir din olan Müslümanlık da bu durumun
dışında değil. Örneğin “Kâbe’nin bekçisi” sıfatı taşıyan Suudiler, vicdan ve
adaleti nerede görüyor? Saray darbeleriyle trilyon dolarları bir aile üyesinin
hesabından kendi hesabına aktaran taht sahipleri, bunu hangi inanç uğruna
yapıyor? Dünyanın en yoksul ülkelerinden olan Yemen’in cami, okul, hastane,
pazaryeri ve tüm altyapısını niye bombalıyorlar? Yemenliler buna karşılık
verdiğinde, ABD dışişleri bakanı askerî bir üste basın toplantısı düzenleyerek
kimi hurdaları “işte bunlar İran yapımı füze parçaları ve Husiler tarafından
Mekke’ye atılıyor” derken, neden Suudilerin her gün yoksul Yemen halkının
tepesine asker-sivil demeden yağdırdığı ABD bombaları hakkında benzer suçlamalar
yapılmıyor? Bomba ABD’nin olursa “meşru”, başka ülkenin olursa “terörist” mi?
İnançlar
toplumlara kardeşliği öğütlese de, bu ne
ülke içinde ne de ülkeler arasında mümkün olmuyor. Nedeni basit: Zalimlik ve
zenginlik el ele gidiyor. Varlıklı olan adil davranıp malını mülkünü dağıtsa bile,
yama yırtığı kapatamıyor. Çünkü bir kez tahta geçen, eğer güçten düşerse
kendinden hesap sorulacağını biliyor. Bu korkuyla hep iktidarda kalmak istiyor.
Çevresinde bir suç ortaklığı çetesi yaratıyor. Böylece hem zenginliğine
zenginlik katmayı sürdürüyor, hem de güçlü çıkar birlikleri oluşturarak ezilenler
karşısındaki iktidarını koruyor. Korkuya dayanan bir düzen, sadaka dağıtarak ya
da dua ederek değişir mi?
İİT, 1969’da
Mescid i Aksa’nın bir fanatik tarafından kundaklanması üzerine Fas Kralı Hasan
ve Suudi Kralı Faysal’ın çağrısıyla kuruldu. Görünür amaç İsrail karşıtlığı ve
dini değerleri korumak olsa da, aslı farklıydı. O yıllarda İsrail, Araplarla
girdiği savaşları kazanıyordu. Bu, Arap milliyetçiliğinin ve BAAS hareketinin
güçlenmesine yol açıyordu. Mısır, Irak, Suriye, Libya’da krallıklar darbelerle
bir bir yıkıldı. Soya dayanan iktidarlarının tehdit altında olduğunu gören
krallar, milliyetçi ve sosyalist düşüncelere karşı dini öne çıkaran bir
işbirliğine girme gereği duydular. Öte
yandan BAAS yönetimleri de kendi halklarının dini söylemlerle kışkırtılmasından
endişe duyuyordu. İslam ülkeleri arasında bu eksende bir gerilim hep oldu. 1979
İran İslam Devriminin ardından, bu gerilimin yerini “mezhep” çekişmesi aldı. Bu
da yine din içi gibi gösterilse de, arkasında toplumsal çelişkilerin yattığı
bir sorundu. Örneğin Suudiler, ağırlıklı olarak petrol bölgelerinde yaşayan
ülke içindeki Şiilerin isyan etmesinden korkuyor ve üzerlerinde sürekli baskı
uyguluyorlardı. Tarihsel ve toplumsal nedenlerin yanı sıra emperyalizmin
yıllardır bölgedeki mezhep çekişmelerini de kışkırtmasıyla, bölgede Sünni-Şii
eksenli dinî çatışmalar bitmiyordu. Bu çerçevede 1980’lerden bugüne dek İran ve
Suudiler arası gerilim artarak sürdü. Örneğin bugün Katar-Suudi gerginliğinin
arkasında Katar’ın İran’a yakınlaşması var. Türkiye-Mısır geriliminin arkasında
da Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin darbe yaparak AKP ile işbirliği içindeki
Mursi’yi devirmesi yatıyor. Bu tür nedenlerden dolayı, İİT’ye üye 57 ülke
bulunmasına rağmen son zirveye 48 ülke katıldı. Bunlardan 16 tanesi devlet
başkanları düzeyinde, kalanı bakanlardan oluşuyordu. Sonuç bildirisi,
katılmayanları rahatsız etmeyecek biçimde hazırlandı.
İİT gibi
yapılara ülkeler eşit koşullarda katılmıyor. Kararları herkes imzalasa bile, son
söz güçlülerde oluyor. Örneğin pek çok ülke yoksulluk yüzünden ödentisini bile
karşılayamadığı için, yerlerine Suudi, Türkiye, Malezya, İran gibi ülkeler
ödeme yapıyor. Dolayısıyla zayıfların kime ve hangi karara oy vereceğini
güçlüler belirliyor. İstanbul’da da böyle oldu. Zirvenin bildiri yayınlamasının
ardından, toplantıya en üst düzeyde katılmayarak mesafesini koruyan Suudi
Arabistan son sözü söyledi. Kral Selman, açıklamasında ABD’yi gücendirmeyecek
ve İsrail’e kapıları kapatmayacak biçimde konuştu. Filistin’in haklı davası
artık saltanatların ağzında çiğnenen bir sakız. Filistin yenildi. Ama henüz yok
olmadı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.