Blog Arşivi

17 Aralık 2017 Pazar

“İSLAM ÜLKELERİ” VE KUDÜS…


Bayram’ın hangi gün başladığında bile anlaşamayan “İslam ülkeleri”, nasılsa ABD-İsrail ortaklığının Kudüs kararını kınama konusunda anlaştılar. Öyle mi acaba? İstanbul’da toplanan “İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı” (İİT) zirvesi sonuç bildirisinde, özetle Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmayacağı, İsrail’in işgal ettiği toprakları boşaltarak 1967 sınırlarına çekilmesi gerektiği ve Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğu duyuruluyordu. Bu görüşlerin kaynağı olarak, BM’nin Filistinliler hakkındaki çeşitli kararlarına atıf yapılıyordu. Yani İİT yeni bir şey söylemiyor, BM’nin yıllardır söylediklerini tekrarlıyordu. Sanki ABD-İsrail ve Filistin’e yapılan zulmü izleyen bütün dünya bunları bilmiyormuş gibi…


Kısacası İİT zirvesinde ne gerçek bir adım atıldı, ne de ABD-İsrail’i geriletecek ve katılımcıları zorlayacak herhangi bir karar alındı. Tersi olsaydı, bir yandan birbirleriyle gerilimler yaşayan ve diğer yandan ABD-İsrail’le arasını sıcak tutmak isteyen kimi ülkeler ayrışarak, Kudüs hakkında ortak bir cümle kurmaları bile mümkün olmazdı. İİT sonuç bildirisinin dünya Müslümanlarını kandırmaktan başka anlamı yoktu.

Bir dava kaybedilebilir. En temel hakların elinden zorla alınabilir. Eğer böyle bir durumda hakkını kullandığın, koruduğun ama yitirdiğin yerde aramıyorsan; gerçekten yenilmiş ve yok olma sürecine girmişsin demektir. Toplantı ve mahkeme salonları, delil göstermeler, güçlüye kimin haklı olduğunu kanıtlama çabaları davanı geri getirmez. Haklıya hakkını başkaları değil, yalnızca kendi çabası geri verebilir. Kendi hakkı için savaşmayanın yerine kim savaşır ki? Bunu ancak seni kurtarıyor gibi davranıp kendi esareti altına almak isteyenler yaparlar. Filistinliler bugün böyle bir kaderin pençesindedir.

Bir zamanlar aldığı bütün darbelere rağmen yurdunda yiğitçe ayakta duran ve zalimi kendi kalelerinde bile korkudan titreten Filistin direnişi, değişen dünya koşullarında yenilmiş ve bir avuç evlâdı dışında direnmeyi terk etmiştir. Bunda basiretsiz ve bazıları saray soytarısına dönmüş yöneticilerinin mutlaka payı vardır. Böyle bir düşkünlüğü kabul etmeyenler, bedel ödemeyi göze alarak hâlâ direniyor. 5 bine yakın Filistinli bugün İsrail zindanlarında mahkûm. Kat kat fazlası kaçak ve İsrail’in suikast tehdidi altında yaşamaya çalışıyor. Öte yandan yurtlarında kalan 4 milyon kadar Filistinliden daha fazlası sürgün olarak çeşitli ülkelere dağılmış ve her geçen gün davalarından biraz daha uzaklaşarak yaşıyor. Filistin davası İsrail karşıtlığından ibaret değildir, aynı zamanda Arap Yarımadasındaki en uzun süreli devrim girişimidir. Ülkelerinin petrol gelirlerine el koyarak varlık bulan Arap saltanatları, bu davayı sevmezler. Filistinliler, Türkiye dâhil gittikleri her yerde iktidarlar tarafından “olağan şüpheli” sayılır. Bu yüzden Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkelerdeki göçmen kamplarında, bu ülke yönetimlerinin baskı ve katliamlarına hedef olurlar. Devrimci ve demokrat tutumlarıyla kendi halklarını ezen yönetimlere boyun eğmedikleri için, olası bir başkaldırıya öncülük edecekleri gerekçesiyle katledilirler. Bugün “din kardeşliği” adı altında Filistin’e sahip çıkar görünenlerin arasında,  bu suçun faillerinin de bulunduğu unutulmasın…

İç ve dış düşmanların hançerleri altında Filistin direnişi artık yeniktir. Eğer başkenti Kudüs olarak ilan edilen Filistin Devriminin yerini bugün bir “din” çatışması almış gibi gösteriliyorsa, nedeni biraz da bu yenilgidir. Günümüzde kaç “İslam ülkesinde” ve ne kadar demokratik bir toplum düzeni var? Buralardaki çeşitli haksızlık, yolsuzluk, baskı;  “hepimiz Müslümanız” diyerek ve dini söylemleri öne çıkararak örtbas edilmiyor mu?

Bütün büyük düşünceler gibi dinler de toplumlardaki çıkar ayrılıklarına bağlı olarak yeniden yorumlanıyor ve farklılaşıyor. Her dinde görülen değişik mezhep, cemaat, tarikatlar bunun eseri. Her din gibi yarını hatırlamayı, bencil davranmamayı ve adil olmayı öğütleyen bir din olan Müslümanlık da bu durumun dışında değil. Örneğin “Kâbe’nin bekçisi” sıfatı taşıyan Suudiler, vicdan ve adaleti nerede görüyor? Saray darbeleriyle trilyon dolarları bir aile üyesinin hesabından kendi hesabına aktaran taht sahipleri, bunu hangi inanç uğruna yapıyor? Dünyanın en yoksul ülkelerinden olan Yemen’in cami, okul, hastane, pazaryeri ve tüm altyapısını niye bombalıyorlar? Yemenliler buna karşılık verdiğinde, ABD dışişleri bakanı askerî bir üste basın toplantısı düzenleyerek kimi hurdaları “işte bunlar İran yapımı füze parçaları ve Husiler tarafından Mekke’ye atılıyor” derken, neden Suudilerin her gün yoksul Yemen halkının tepesine asker-sivil demeden yağdırdığı ABD bombaları hakkında benzer suçlamalar yapılmıyor? Bomba ABD’nin olursa “meşru”, başka ülkenin olursa “terörist” mi?

İnançlar toplumlara kardeşliği öğütlese de,  bu ne ülke içinde ne de ülkeler arasında mümkün olmuyor. Nedeni basit: Zalimlik ve zenginlik el ele gidiyor. Varlıklı olan adil davranıp malını mülkünü dağıtsa bile, yama yırtığı kapatamıyor. Çünkü bir kez tahta geçen, eğer güçten düşerse kendinden hesap sorulacağını biliyor. Bu korkuyla hep iktidarda kalmak istiyor. Çevresinde bir suç ortaklığı çetesi yaratıyor. Böylece hem zenginliğine zenginlik katmayı sürdürüyor, hem de güçlü çıkar birlikleri oluşturarak ezilenler karşısındaki iktidarını koruyor. Korkuya dayanan bir düzen, sadaka dağıtarak ya da dua ederek değişir mi?

İİT, 1969’da Mescid i Aksa’nın bir fanatik tarafından kundaklanması üzerine Fas Kralı Hasan ve Suudi Kralı Faysal’ın çağrısıyla kuruldu. Görünür amaç İsrail karşıtlığı ve dini değerleri korumak olsa da, aslı farklıydı. O yıllarda İsrail, Araplarla girdiği savaşları kazanıyordu. Bu, Arap milliyetçiliğinin ve BAAS hareketinin güçlenmesine yol açıyordu. Mısır, Irak, Suriye, Libya’da krallıklar darbelerle bir bir yıkıldı. Soya dayanan iktidarlarının tehdit altında olduğunu gören krallar, milliyetçi ve sosyalist düşüncelere karşı dini öne çıkaran bir işbirliğine girme gereği duydular.  Öte yandan BAAS yönetimleri de kendi halklarının dini söylemlerle kışkırtılmasından endişe duyuyordu. İslam ülkeleri arasında bu eksende bir gerilim hep oldu. 1979 İran İslam Devriminin ardından, bu gerilimin yerini “mezhep” çekişmesi aldı. Bu da yine din içi gibi gösterilse de, arkasında toplumsal çelişkilerin yattığı bir sorundu. Örneğin Suudiler, ağırlıklı olarak petrol bölgelerinde yaşayan ülke içindeki Şiilerin isyan etmesinden korkuyor ve üzerlerinde sürekli baskı uyguluyorlardı. Tarihsel ve toplumsal nedenlerin yanı sıra emperyalizmin yıllardır bölgedeki mezhep çekişmelerini de kışkırtmasıyla, bölgede Sünni-Şii eksenli dinî çatışmalar bitmiyordu. Bu çerçevede 1980’lerden bugüne dek İran ve Suudiler arası gerilim artarak sürdü. Örneğin bugün Katar-Suudi gerginliğinin arkasında Katar’ın İran’a yakınlaşması var. Türkiye-Mısır geriliminin arkasında da Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin darbe yaparak AKP ile işbirliği içindeki Mursi’yi devirmesi yatıyor. Bu tür nedenlerden dolayı, İİT’ye üye 57 ülke bulunmasına rağmen son zirveye 48 ülke katıldı. Bunlardan 16 tanesi devlet başkanları düzeyinde, kalanı bakanlardan oluşuyordu. Sonuç bildirisi, katılmayanları rahatsız etmeyecek biçimde hazırlandı.


İİT gibi yapılara ülkeler eşit koşullarda katılmıyor. Kararları herkes imzalasa bile, son söz güçlülerde oluyor. Örneğin pek çok ülke yoksulluk yüzünden ödentisini bile karşılayamadığı için, yerlerine Suudi, Türkiye, Malezya, İran gibi ülkeler ödeme yapıyor. Dolayısıyla zayıfların kime ve hangi karara oy vereceğini güçlüler belirliyor. İstanbul’da da böyle oldu. Zirvenin bildiri yayınlamasının ardından, toplantıya en üst düzeyde katılmayarak mesafesini koruyan Suudi Arabistan son sözü söyledi. Kral Selman, açıklamasında ABD’yi gücendirmeyecek ve İsrail’e kapıları kapatmayacak biçimde konuştu. Filistin’in haklı davası artık saltanatların ağzında çiğnenen bir sakız. Filistin yenildi. Ama henüz yok olmadı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi