Cumhurbaşkanı Erdoğan bir Doğu Afrika gezisiyle açtığı 2017’yi, yine bir Doğu Afrika ülkesi olan Sudan’dan başlayıp Çad ve Tunus’a uzanan küçük bir Afrika turuyla kapattı. Beraberinde Genelkurmay Başkanı Akar, çok sayıda bakan ve işadamları vardı. Çad ve Tunus’da ilgi zayıf olduğundan, medya Sudan gezisini öne çıkardı. Yine “ecdadımız buralara kadar gelmişti… Biz sömürgeci değiliz… Kazan-kazan ilkesine göre davranıyoruz” içerikli yorumlar yapıldı. Cılız, tozlu, aç Afrika bir kez daha kocaman gözleri gözlerimizde, televizyonlarımızdan odalarımıza girdi. Ama dualar, törenler, karşılıklı övgüler arasında ne mazlumların vicdanımıza dokunmasına izin verildi, ne de Kara Kıta’nın bütün evlatlarının böyle çaresiz bakmayıp, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı yiğitçe savaştığını hatırlatan çıktı. Efendilerin medyasına göre Afrika yalnızca “bakir bir yatırım alanı” idi…
Türkiye’den
Sudan’a ilk kez bir resmî gezi yapılıyor. Bu biraz da, kısa süre önce
İstanbul’da düzenlenen “İslam İşbirliği Teşkilatı” zirvesinde verilen bir borcu
adeta vadesinden önce ve faiziyle geri istemeye benziyor. Zaten Erdoğan
“Savakin Adasını bize tahsis edin” dediğinde Ömer Beşir boynunu bükmüştü; kim
bilir, belki borcunu ödemiştir…
Bilindiği üzere Sudan
Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında 4 Mart 2009’da “Uluslararası Ceza
Mahkemesi” tarafından alınmış bir tutuklama kararı var. Beşir, iç savaş
yıllarında “soy kırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları” işlediği nedeniyle
hapis cezası aldı. Mahkeme Lahey’deki Sudan Büyükelçiliğinden Beşir’in
tutuklanmasını istediyse de, elçilik
mahkemeyi tanımadıkları gerekçesiyle karara uymayacakları yanıtını vermişti. Benzer
bir durumun Türkiye’de de yaşandığını, Cumhurbaşkanı’nın ağzından öğrendik.
“İslam İşbirliği Teşkilatı” toplantısı sırasında
Beşir Türkiye’den de istenmiş. Ama Türkiye mahkemenin BM bünyesinde kuruluş
metni olan 1998 “Roma Statüsünü” imzalamadığı için talebi geri çevirmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan olayı “gülüp geçtik” diyerek
kamuoyuna duyuruyordu.
Ömer Beşir,
1989’da sivil hükümete darbe yaparak Sudan’da yönetime el koydu. İlk icraatı,
“korgeneral” rütbesini “mareşalliğe” yükseltmek oldu. Şaibeli seçimler, iç
savaş, muhaliflere baskı ve durmadan değişen siyasi işbirlikleriyle, iktidarını
bugüne dek sürdürdü. “WikiLeaks belgelerine” bakılırsa, Beşir’in İngiltere'deki
Lloyd’s Bank hesaplarında ülkesinden kaçırdığı 9 milyar dolarlık serveti
yatıyor. Zaten böyle bir hazinen yoksa keyfî ve eli kanlı bir diktatörlüğü
nasıl yönetebilirsin ki? Peki, Türkiye böyle biriyle ve halen anlaşmazlıkların,
çatışmaların sürdüğü bir ülkeyle niye ilgileniyor? Soruyu, Türkiye’nin
Afrika’ya ilgisi çerçevesinde yanıtlamaya çalışalım.
Çünkü Türkiye
yakın coğrafyada her gün daha büyük bir siyasî ve ekonomik rekabetle
karşılaştıkça, ekonomisini çevirebilmek için uzak coğrafyalara açılmak zorunda
kalıyor. Katar ve Somali’de askerî üs, Hint Okyanusunda deniz devriyesi,
Myanmar’da Arakanlara destek, Afrika’da büyük projeler… Eğer Mısır’da Müslüman
Kardeşler başarılı olsa ve iktidarda kalabilselerdi, durum Türkiye açısından
çok farklı olacaktı. Ama olmadı…
Bütün yurtdışı
gezilerinin baş konuğu olan “Türkiye İhracatçılar Meclisi” bülteninde, Afrika’nın
2,5 trilyon dolarlık bir pazar olduğu ve bir an önce buraya yönelmek gerektiği
belirtiliyor. Sudan gezisine katılan bir sigorta şirketinin yönetim kurulu
başkanı olan Filiz Erdoğan Maraşlıoğlu,
amacı çok açık ifade ediyor: "Bence Afrika, yatırım yapmak ve para
kazanmak isteyen iş adamları için dünyada belki de açık olan tek pazar. Bizi
buralardan uzak tutmak için uydurulmuş şehir efsaneleri var, 'Güvenlik
sıkıntısı var, paranızı alamazsınız, sizi kaçırırlar' gibi. Bütün bunların
emperyalist ülkeler tarafından sömürüye devam edebilmek ve bizi uzak tutmak
için yapıldığını düşünüyorum. Biz Afrika ile sürekli ticaret yapıyoruz. Hiç
incinmedik, güvenlik kaygısı duymadık. Benim tavsiyem bunların bizi
korkutmamaları." Anlaşılacağı üzere emperyalistler kazanırsa adı
“emperyalizm”, Türkiye’ye gelince değil…
“Sudan” deniyor
ama bu adla anılan ülke kısa süre önce Kuzey ve Güney olarak bölündü. Uzun bir
iç savaşın ardından 2005’de barış yapılarak, 2011’de BM gözetiminde referanduma
gidildi. Güney Sudan ayrılma hakkını kullandı. Güneyi ilk tanıyan, Kuzey Sudan
oldu. İkinci tanıyan ise Türkiye… Ömer Beşir’in bu tavrı uzaktan oldukça
“demokrat” görünüyordu. Güney Sudan bir petrol ülkesi. Satabilmek için Kuzeyin
limanlarına ve rafinerilerine muhtaç. Beşir savaşmak yerine, Güneyi kendine
bağımlı kılmayı planlıyordu…
Nil nehri
Sudan’dan geçiyor. Ülke yalnızca petrol değil, madenler ve tarıma elverişli
toprakları nedeniyle de dikkat çekiyor. Uzun yıllar İngiltere’nin sömürgesi
olarak kaldıktan sonra, 1956’da bağımsızlığını kazanıyor. Sudan’ın toplam
nüfusu 40 milyon dolayında ve bunun dörtte biri Güneyde yaşıyor. Arap
kökenliler ağırlıklı olarak Kuzeyde bulunuyor. Afrika kökenli kabileler ise
Güneyde. Nüfusun yüzde 80’i değişik mezheplerden Müslümanlardan oluşuyor.
Kalanı Hıristiyan ve animist Afrikalılar. Ülke aynı zamanda Kızıldeniz
kıyısında ve Hint Okyanusuna da yakın olduğundan, stratejik nedenlerle de
önemli. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, yöredeki Eritre, Etiopya, Somali,
Cibuti gibi ülkelerde de görüldüğü üzere din ve etnisite çatışmalarının ardı
arkası gelmiyor. Ekonomik-siyasi, iç-dış nedenlerle Sudan tarihinde de pek çok
askerî darbe, ayaklanma ve biri Güney Sudan ayrışmasıyla sonuçlanan, diğeri
Batıdaki Darfur’da olmak üzere iki büyük iç savaş var.
Afrika’da
sömürgecilik girişimleri Avrupalılarca başlatıldığından, Hıristiyanlık ve
sömürü özdeş gibi görülüyor. Bu yüzden sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı direnişlerin
ilk ortaya çıkışında Müslümanlığın önemli rolü var. Bu Sudan için de geçerli.
Dolayısıyla bağımsızlığın ardından kurulan hükümetlerin ilk işi toplumu şeriat
hükümlerine göre yönetmeye çalışmak oluyor. Bu elbette Müslüman olmayanların tepkisini
çekiyor ve uzun iç çatışmaların gerekçelerinden birini oluşturuyor. Sudan’ın
komşuları ve pek çok Arap ülkesinden farkı, okur-yazar oranı yüksek bir toplum
olması. Bu yüzden toplumu içine düştüğü sefalet ve çatışma ortamından çıkarmaya
çalışan aydınlar ve siyasi oluşumlar eksik değil. Arap coğrafyasındaki en güçlü
komünist partilerden biri Sudan’da örgütleniyor. Üstelik SSCB’nin dünya
komünist partileri üzerinde önemli etkisinin olduğu yıllarda, bu parti bağımsız
bir çizgi izliyor. Parti, 1969 darbesinin ardından kurulan devrim konseyinde,
Numeyri ile koalisyon yaparak yer alıyor. Ancak Devlet Başkanı Numeyri ile
düşülen anlaşmazlıklar sonucu bu işbirliği uzun sürmüyor. Bu kez 1971’de
partinin öncülüğünde başarısız bir darbe girişiminde bulunuluyor. Başta parti
başkanı Abdulhalik Mahcup olmak üzere önde gelen yöneticiler idam ediliyor.
Mahcup, idam sehpasına sloganlar atarak gidiyor.
Sudan’ın, Mahmud Muhammed Taha gibi yiğit devrimci
Müslümanları da var. Emperyalistlerle sürekli işbirliği arayan kimi Müslüman
politikacılarla aynı yoldan yürümüyor. Ülkedeki kargaşaya son vermeye
çalışıyor. Kitaplar ve konferanslarla birleşik, bağımsız ve demokratik bir
toplum düzeni savunuyor. Numeyri iktidarının zorla şeriat uygulamaya
kalkışmasına karşı çıkarak, bunun ancak
gönüllü olarak gerçekleşebileceğini söylüyor. Görüşlerini eleştirdiği halde,
komünist partisinin kapatılmasına karşı çıkıyor. Ve hakkında açılan uyduruk bir
davayla, savunma yapmayı reddettiği bir mahkemede ölüm cezasına çarptırılıyor. Af
dilemiyor. Suçlamaları kabul etmiyor. 1985’de 76 yaşındayken, vakur biçimde ve gülümseyerek, halkın gözü
önünde idam ediliyor… Selam olsun yiğitlere…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.