Filistin sorunu Filistinliler için acı, bir avuç dost dışındaki sözde destekçiler için sahtekârca bir siyasi çıkar malzemesidir yalnızca. Dünyada çeyrek milyar Arap ve 1 milyarın üstünde Müslüman var. Filistinlilerin ise yıllardır, dünyanın en acımasız savaş makineleri olan İsrail ve ABD karşısındaki yürekli direnişlerinden başka hiç bir şeyleri yok. Sanki bu durum Müslüman ülkelerin yöneticileri açısından bir çelişki ve büyük bir ayıp değilmiş gibi, durmadan birbirlerine çağrılar yaparak Kudüs'ün kutsallığından dem vuruyor ve sorun bir Yahudi-Müslüman çekişmesiymiş gibi konuşuyorlar. Kudüs'ün İsrail başkenti olması kararı yıllar öncesine dayanmıyor ve Trump tarafından yeni ortaya atılmış gibi davranıyorlar. Başta can güvenliği, eğitim, sağlık, su, toprak, ev, yiyecek misali bir insanın günlük yaşamının asgari gereksinimlerinin tümü Filistinlilerin yoklar listesindeyken, en önemli sorun Kudüs gibi bağırıp çağırıyorlar. Nereden baksan sahte, nereden baksan tutarsız...
İsrail, Kudüs'ün
başkenti olduğunu 1980'de duyurdu. ABD ise bu kararı 1995'de aldı.
Trump, seçim öncesi kararı uygulamaya sokacağını belirtmişti.
Dediğini yaptı ve yer yerinden oynadı! Herkes bunu zulüm olarak
adlandırıyor... Bir açık hava hapishanesinden farkı olmayan
Filistin topraklarında zulmün olmadığı herhangi bir yer ve an
var mı acaba? Büyük bir hukuksuzluk olduğundan BM kararlarının
hiçe sayıldığından dem vuruluyor... İsrail'in hukuka uygun nesi
var? Konunun en gülünç yanı ise Trump'ın bu davranışıyla
barış sürecini baltaladığının ileri sürülmesi...Filistin'de
“barış” sözcüğünün bir tek anlamı olabilir: İsrail
Filistinlilere dilediğini yapar, buna karşılık Filistinliler en
küçük bir direniş gösteremez. Gösterdiklerinde ise “terörist”
olmakla kalmaz, aynı zamanda “barışı” da baltalamış
olurlar.
İnsan
Filistinlilerin uğradığı zulmü listelemeye nereden başlayacağını
bilemiyor. Kudüs sorunu bu sıralamanın ancak sonlarında yer alır.
Öncelikle belirtelim: Filistin, bugün üzerinde mahkûm gibi
yaşamaya zorlanan bir halkın elinden zorla alınmış toprakların
adıdır. Filistin toprakları Lübnan'ın güneyinden Sina Çölüne,
Ürdün sınırındaki Şeria Irmağından Akdeniz'e kadar uzanır.
Bu yüzden “ırmaktan denize kadar” diye tanımlanır. 1900'lerde
bu topraklarda yaklaşık 400 bin kişi yaşıyordu ve bunların
yaklaşık 13 bin kadarı Yahudi idi. Bugün yaklaşık 8 milyon kişi
var ve yarısı kadarı Filistinli Arap, kalanı Yahudi. Nufus eşit
olmasına rağmen yaşama alanları eşitsiz. Yaser Arafat'a bağımsız
bir devlet kurmasına izin verileceği vaadiyle dayatılan 1993
Oslo barış görüşmeleri sonucuna göre toprakların yüzde
77’sinde İsrail, kalan yüzde 23’ü üzerinde Filistin
devletleri olacaktı. Ancak görüşmeler boyunca “Filistin
devleti” fikri öylesine kuşa çevrildi ki; bir belediye yönetimi
kadar yetkisi kalmadığı gibi, sayısız Yahudi yerleşim
bölgesiyle parçalara ayrılarak deniz ve hava egemenliğinden
yoksun bırakıldı. Buna rağmen, Arafat’la barış
görüşmelerini yürüten zamanın İsrail Başbakanı İzak Rabin
eleştirildi ve sonunda Filistinlilere çok taviz verdi diye sağcı
bir İsrailli tarafından 1995’de vurularak öldürüldü.
Bugün
Filistinliler, birbiriyle ilişkisi olmayan iki ayrı toprak parçası
üzerinde yaşıyorlar.
Batı Şeria 5 bin 655 km2 genişliğinde ve Doğu Kudüs’ü
de içine alıyor. Burada yaklaşık 2 milyon 500 bin kişi yaşıyor.
Gazze 365 km2 genişlikte ve 1 milyon 500 bin dolayında bir nüfus
barındırıyor. Gazze, dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden
biri.
Filistinlilerin
yerleşim alanları çeşitli biçimlerde birbiriyle ilişkisiz hale
getirilmiş durumda. Bu yaşam alanlarının etrafında 8 ile 12
metre yüksekliğinde, 800 km uzunluğunda bir güvenlik duvarı
bulunuyor. Filistinliler 3 büyük kantona ve 22 gettoya bölünmüş
halde yaşıyorlar. Bunlar arasında, 44 tünelle bağlantı
kuruluyor. Duvarda 34 takviye edilmiş kontrol noktasının yanı
sıra 634 kontrol noktası, kuleler, araç ve işçi geçişi için
çeşitli geçit noktaları, elektronik sensörler, kameralar var.
Çevresinde. 30 ile 100 m arasında değişen güvenlik şeridi ,
ayak izlerini saptamak için kumluk düzlükler bulunuyor. Bütün
bunlar yapılırken binlerce zeytin ağacı kesilmesi, tarlaların
yok edilmesi ve köylerin ortadan kaldırılması sıradan zulüm
örnekleri. Ebette duvar verimli arazilerle su kaynaklarının Yahudi
yerleşim alanlarında kalacağı biçimde inşa edilmiş. Yetmezmiş
gibi, Filistinlilerin yerleşim alanları güvenlik amacıyla
havadan elektromanyetik bir kubbeyle çevrili...
Batı
Şeria ve Gazze’de yaşayan toplam 4 milyon kadar insanın yalnızca
yüzde 10’u Yahudi yerleşimci. Batı Şeria’daki suların yüzde
80’i yerleşimcilere ayrılırken, kalanı Filistinlilere
veriliyor. Öte yandan Gazzelileri dişlerinin sarılığı
yüzünden herkes kolayca tanıyabiliyor. Çünkü temiz su
içemiyorlar. Yer altı suları kirli, ya da aşırı tuzlu. İsrail
Filistinlilere ait olup tüketemediği suları, kirletiyor. Diş
çürümeleri, ağır metal ya da zehirli atık içeren su tüketmek
zorunda kalınmasının eseri...
Özellikle
Gazze her türlü insani yaşam olanağından yoksun. Çiftçilerin
tarlaları, ağaçları sık sık yakılıyor. Bir Filistinli eviyle
tarlası arasındaki birkaç kilometrelik yol için, güvenlik
amacıyla dolambaçlı hale getirilmiş ve uzunluğu belki 40 km'yi
aşan yollardan geçmek zorunda kalıyor. Çünkü tel örgülerle
çevrilmiş kestirme yolları, yalnızca Yahudi yerleşimciler
kullanabiliyor. Hem uluslararası ve hem de İsrail mahkemelerinin bu
hukuksuz uygulamalara karşı aldığı kararlara rağmen, İsrail
yönetimleri bildiğini okuyor. Yahudi yerleşimciler silah taşıyor.
Filistinlerin sudan nedenlerle öldürülmesi olağın bir durum...
Filistin
halkının hali böyle. Olağan yaşam koşullarının hiçbirine
sahip olmayan bir halkın başkentinin neresi olacağı üzerinden
yapılan tartışmalar, gerçek sorunların üstünü örtmekten öte
anlam taşımıyor. Uzun süreden beri varolan bir kararın bugün
uygulanmak istenişinin nedeni, Arap Yarımadasındaki koşulların
ABD ve İsrail aleyhine değişmesidir. Esat'ın direnmesi ve
Suriye'nin ülke olarak varlığını koruması, ABD hesaplarını
bozmuştur. Üstelik bu süreçte var gücüyle Esat'ın yanında
yeralıp savaşan Hizbullah güçlenmiş, Lübnan'daki ağırlığını
arttırmıştır. Bütün bu süreçlerden en kazançlı çıkan
ülke, İran olmuş görünüyor. İran yalnızca Suriye'de
kazanmakla kalmayıp Irak ve Yemen'de de; ABD, İsrail ve Suudi
Arabistan karşısında öne geçmiş durumda. Buna karşılık
ülkelerinde az bir oy farkıyla seçim kazanan Netanyahu ve Trump
hem hukuksal soruşturma geçiren iktidarlarına rahat nefes aldırmak
ve hem de bölgede yitirdikleri saygınlıklarını tamir etmek için
böyle kışkırtıcı bir adım atmış olabilir. Belki İsrail,
Suriye'den güçlenerek ama yorgun çıkan en büyük rakibi
Hizbullah'ı çatışmaya zorluyordur. Belki Filistin'de tekrar
birlikte hareket etmeye başlayan FKÖ ve Hamas arasındaki yakınlık
baltalanmak isteniyordur. Belki gerilimi iyice arttırıp, Suudi
Arabistan'ın genç ve yeni lideri Prens Muhammed bin Selman'a
arabulucu rolü oynaması için bir fırsat yaratılıyordur. Nasıl
olsa Kudüs için kimsenin savaşı kolayca göze alamayacağı
koşullarda Prens Selman aracılığıyla Filistinli liderler İsrail
lehine bir barış anlaşmasına imza atmaya zorlanabilirler. Böylece
Selman'ın adı da “bölgeye barış getiren lider” olarak tarihe
geçer. Bütün bunlar, dünyanın gözönünde ezilen ve adeta
soykırıma uğratılmaya çalışılan Filistinlilere boyun
eğdirmeye dönük planlardır. Geçici olarak kabul ettirilse bile,
er geç tersine dönecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.