Blog Arşivi

10 Aralık 2017 Pazar

SORUN YALNIZCA KUDÜS MÜ?


Filistin sorunu Filistinliler için acı, bir avuç dost dışındaki sözde destekçiler için sahtekârca bir siyasi çıkar malzemesidir yalnızca. Dünyada çeyrek milyar Arap ve 1 milyarın üstünde Müslüman var. Filistinlilerin ise yıllardır, dünyanın en acımasız savaş makineleri olan İsrail ve ABD karşısındaki yürekli direnişlerinden başka hiç bir şeyleri yok. Sanki bu durum Müslüman ülkelerin yöneticileri açısından bir çelişki ve büyük bir ayıp değilmiş gibi, durmadan birbirlerine çağrılar yaparak Kudüs'ün kutsallığından dem vuruyor ve sorun bir Yahudi-Müslüman çekişmesiymiş gibi konuşuyorlar. Kudüs'ün İsrail başkenti olması kararı yıllar öncesine dayanmıyor ve Trump tarafından yeni ortaya atılmış gibi davranıyorlar. Başta can güvenliği, eğitim, sağlık, su, toprak, ev, yiyecek misali bir insanın günlük yaşamının asgari gereksinimlerinin tümü Filistinlilerin yoklar listesindeyken, en önemli sorun Kudüs gibi bağırıp çağırıyorlar. Nereden baksan sahte, nereden baksan tutarsız...

İsrail, Kudüs'ün başkenti olduğunu 1980'de duyurdu. ABD ise bu kararı 1995'de aldı. Trump, seçim öncesi kararı uygulamaya sokacağını belirtmişti. Dediğini yaptı ve yer yerinden oynadı! Herkes bunu zulüm olarak adlandırıyor... Bir açık hava hapishanesinden farkı olmayan Filistin topraklarında zulmün olmadığı herhangi bir yer ve an var mı acaba? Büyük bir hukuksuzluk olduğundan BM kararlarının hiçe sayıldığından dem vuruluyor... İsrail'in hukuka uygun nesi var? Konunun en gülünç yanı ise Trump'ın bu davranışıyla barış sürecini baltaladığının ileri sürülmesi...Filistin'de “barış” sözcüğünün bir tek anlamı olabilir: İsrail Filistinlilere dilediğini yapar, buna karşılık Filistinliler en küçük bir direniş gösteremez. Gösterdiklerinde ise “terörist” olmakla kalmaz, aynı zamanda “barışı” da baltalamış olurlar.

İnsan Filistinlilerin uğradığı zulmü listelemeye nereden başlayacağını bilemiyor. Kudüs sorunu bu sıralamanın ancak sonlarında yer alır. Öncelikle belirtelim: Filistin, bugün üzerinde mahkûm gibi yaşamaya zorlanan bir halkın elinden zorla alınmış toprakların adıdır. Filistin toprakları Lübnan'ın güneyinden Sina Çölüne, Ürdün sınırındaki Şeria Irmağından Akdeniz'e kadar uzanır. Bu yüzden “ırmaktan denize kadar” diye tanımlanır. 1900'lerde bu topraklarda yaklaşık 400 bin kişi yaşıyordu ve bunların yaklaşık 13 bin kadarı Yahudi idi. Bugün yaklaşık 8 milyon kişi var ve yarısı kadarı Filistinli Arap, kalanı Yahudi. Nufus eşit olmasına rağmen yaşama alanları eşitsiz. Yaser Arafat'a bağımsız bir devlet kurmasına izin verileceği vaadiyle dayatılan 1993 Oslo barış görüşmeleri sonucuna göre toprakların yüzde 77’sinde İsrail, kalan yüzde 23’ü üzerinde Filistin devletleri olacaktı. Ancak görüşmeler boyunca “Filistin devleti” fikri öylesine kuşa çevrildi ki; bir belediye yönetimi kadar yetkisi kalmadığı gibi, sayısız Yahudi yerleşim bölgesiyle parçalara ayrılarak deniz ve hava egemenliğinden yoksun bırakıldı. Buna rağmen,  Arafat’la barış görüşmelerini yürüten zamanın İsrail Başbakanı İzak Rabin eleştirildi ve sonunda Filistinlilere çok taviz verdi diye sağcı bir İsrailli tarafından 1995’de vurularak öldürüldü.

Bugün Filistinliler, birbiriyle ilişkisi olmayan iki ayrı toprak parçası üzerinde yaşıyorlar.  Batı Şeria 5 bin 655 km2 genişliğinde ve Doğu Kudüs’ü de içine alıyor. Burada yaklaşık 2 milyon 500 bin kişi yaşıyor. Gazze 365 km2 genişlikte ve 1 milyon 500 bin dolayında bir nüfus barındırıyor. Gazze, dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden biri.

Filistinlilerin yerleşim alanları çeşitli biçimlerde birbiriyle ilişkisiz hale getirilmiş durumda. Bu yaşam alanlarının etrafında 8 ile 12 metre yüksekliğinde, 800 km uzunluğunda bir güvenlik duvarı bulunuyor. Filistinliler 3 büyük kantona ve 22 gettoya bölünmüş halde yaşıyorlar. Bunlar arasında, 44 tünelle bağlantı kuruluyor. Duvarda 34 takviye edilmiş kontrol noktasının yanı sıra 634 kontrol noktası, kuleler, araç ve işçi geçişi için çeşitli geçit noktaları, elektronik sensörler, kameralar var. Çevresinde. 30 ile 100 m arasında değişen güvenlik şeridi , ayak izlerini saptamak için kumluk düzlükler bulunuyor. Bütün bunlar yapılırken binlerce zeytin ağacı kesilmesi, tarlaların yok edilmesi ve köylerin ortadan kaldırılması sıradan zulüm örnekleri. Ebette duvar verimli arazilerle su kaynaklarının Yahudi yerleşim alanlarında kalacağı biçimde inşa edilmiş. Yetmezmiş gibi, Filistinlilerin yerleşim alanları güvenlik amacıyla havadan elektromanyetik bir kubbeyle çevrili...

Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan toplam 4 milyon kadar insanın yalnızca yüzde 10’u Yahudi yerleşimci. Batı Şeria’daki suların yüzde 80’i yerleşimcilere ayrılırken, kalanı Filistinlilere veriliyor.  Öte yandan Gazzelileri dişlerinin sarılığı yüzünden herkes kolayca tanıyabiliyor. Çünkü temiz su içemiyorlar. Yer altı suları kirli, ya da aşırı tuzlu. İsrail Filistinlilere ait olup tüketemediği suları, kirletiyor. Diş çürümeleri, ağır metal ya da zehirli atık içeren su tüketmek zorunda kalınmasının eseri...

Özellikle Gazze her türlü insani yaşam olanağından yoksun. Çiftçilerin tarlaları, ağaçları sık sık yakılıyor. Bir Filistinli eviyle tarlası arasındaki birkaç kilometrelik yol için, güvenlik amacıyla dolambaçlı hale getirilmiş ve uzunluğu belki 40 km'yi aşan yollardan geçmek zorunda kalıyor. Çünkü tel örgülerle çevrilmiş kestirme yolları, yalnızca Yahudi yerleşimciler kullanabiliyor. Hem uluslararası ve hem de İsrail mahkemelerinin bu hukuksuz uygulamalara karşı aldığı kararlara rağmen, İsrail yönetimleri bildiğini okuyor. Yahudi yerleşimciler silah taşıyor. Filistinlerin sudan nedenlerle öldürülmesi olağın bir durum...


Filistin halkının hali böyle. Olağan yaşam koşullarının hiçbirine sahip olmayan bir halkın başkentinin neresi olacağı üzerinden yapılan tartışmalar, gerçek sorunların üstünü örtmekten öte anlam taşımıyor. Uzun süreden beri varolan bir kararın bugün uygulanmak istenişinin nedeni, Arap Yarımadasındaki koşulların ABD ve İsrail aleyhine değişmesidir. Esat'ın direnmesi ve Suriye'nin ülke olarak varlığını koruması, ABD hesaplarını bozmuştur. Üstelik bu süreçte var gücüyle Esat'ın yanında yeralıp savaşan Hizbullah güçlenmiş, Lübnan'daki ağırlığını arttırmıştır. Bütün bu süreçlerden en kazançlı çıkan ülke, İran olmuş görünüyor. İran yalnızca Suriye'de kazanmakla kalmayıp Irak ve Yemen'de de; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan karşısında öne geçmiş durumda. Buna karşılık ülkelerinde az bir oy farkıyla seçim kazanan Netanyahu ve Trump hem hukuksal soruşturma geçiren iktidarlarına rahat nefes aldırmak ve hem de bölgede yitirdikleri saygınlıklarını tamir etmek için böyle kışkırtıcı bir adım atmış olabilir. Belki İsrail, Suriye'den güçlenerek ama yorgun çıkan en büyük rakibi Hizbullah'ı çatışmaya zorluyordur. Belki Filistin'de tekrar birlikte hareket etmeye başlayan FKÖ ve Hamas arasındaki yakınlık baltalanmak isteniyordur. Belki gerilimi iyice arttırıp, Suudi Arabistan'ın genç ve yeni lideri Prens Muhammed bin Selman'a arabulucu rolü oynaması için bir fırsat yaratılıyordur. Nasıl olsa Kudüs için kimsenin savaşı kolayca göze alamayacağı koşullarda Prens Selman aracılığıyla Filistinli liderler İsrail lehine bir barış anlaşmasına imza atmaya zorlanabilirler. Böylece Selman'ın adı da “bölgeye barış getiren lider” olarak tarihe geçer. Bütün bunlar, dünyanın gözönünde ezilen ve adeta soykırıma uğratılmaya çalışılan Filistinlilere boyun eğdirmeye dönük planlardır. Geçici olarak kabul ettirilse bile, er geç tersine dönecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Blog Arşivi