Ezen ve ezilenlerin yaşadığı bütün yer ve zamanlarda görülebilecek şeyler oluyor. Bir farkla ki, benzer olaylar geçtiğimiz Aralık başlarında İsrail’de yaşandığında medya duyurmuyor ama İran sözkonusu olduğunda avaz avaz bağırıyor. İran’daki olayların bir ucunda toplumsal zenginlik ve gücün sahipleri, diğer ucunda devletin bu olanakları adaletsiz düzenleyip dağıttığından şikâyet edenler var. Hal böyle olunca, tüm toplumsal sorunlar bu çatışma eksenine göre şekil alıyor. Hatta ezen ve ezilenler de kendi içlerinde, bu eksen üzerinden farklı gruplara bölünüyorlar. Buna bir de İran’a doğrudan müdahale edemeyen emperyalizmin olayları ellerini ovuşturarak izlemesi eklendiğinde, neyin ne olduğunu anlamak iyice zorlaşıyor. Bu arada ülkemiz yöneticilerinin de, sanki NATO üyesi değilmiş ve AB’ye girmek için sıra beklemiyorlarmış gibi “İran’daki olayları dış güçler destekliyor, Gezi de böyleydi” demelerini unutmayalım. Bu kargaşayı ayıklamak için önce İran toplumu, yakın tarihi ve yönetim yapısına kısaca göz atalım. Çünkü her şey bu sahnede yaşanıyor.
İran toprakları
6 bin yıllık bir devlet geleneğinin yanı sıra Orta Asya’dan Ege’ye ve Kuzey
Afrika’dan Yemen’e kadar yayılan bir coğrafyayı halen etkileyen engin bir
kültürün yurdudur. Yaklaşık 80 milyonluk nüfusun yüzde 85’i kentlerde yaşar. Yarısı
Fars, üçte biri Azeri, yüzde 10’a yakını Kürt ve kalanı Arap, Belucî, Türkmen
gibi farklı etnik gruplardandır. Kürtler ve zaman zaman Belucîler merkezî
yönetimle çatışma içindedir. Nüfusun yüzde 90’ı Şii, yüzde 8’i Sünni, kalanı
Yezidî, Bahaî, Hindu, Hıristiyan, Yahudi gibi farklı inançlardandır. Dünya
Bankası 2016 verilerine göre ülkedeki toplam mal ve hizmet üretimi 412 milyar
dolar tutarındadır. Ambargo kalktığından beri gelirlerin yüzde 75’i petrol
satışından sağlanıyor. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 15’nin İran’da olduğu
tahmin ediliyor. Ayrıca Rusya’dan sonra en büyük doğal gaz kaynaklarına
sahiptir. Ancak ambargo ve savaşlar yüzünden ülkede yıllardır yeterli yatırım
yapılamadığından, özellikle eğitimli gençler arasında yaygın olan işsizlik
yüzde 12’lerin üzerindedir.
Bilindiği üzere
İran’da 1979’da İslam Devrimi gerçekleşti. Bu küresel gelişmelerin yönünü
değiştirecek önemde bir gelişmeydi. Devrilen Şah rejimi, ABD’nin bölgede İsrail’den
sonraki en önemli işbirlikçisiydi. O yıllarda Afganistan’ı işgal eden Sovyetler
hızla yenilmeye doğru ilerlerken ABD’nin yakın bir işbirlikçisini kaybetmesi
dengeleri altüst etmişti.
Güçlü bir ordu,
polis, istihbarata dayanan Şah yönetimi, uyguladığı baskı ve işkenceleriyle
ünlüydü. İran’da Şahtan izinsiz kuş uçmazdı. Siyasi iradeyi ve ekonomik gücü
tek elde toplayacak biçimde tasarlanmış hantal devlet yapısı, adeta kendi
ağırlığına dayanamayarak çöktü. 1978 güz aylarında ücret talebiyle başlayan grevler
ve direnişler giderek yayıldı. Eylemlere başta Tahran Üniversitesi öğrencileri
olmak üzere Kum kentindeki mollalar da katıldılar. Çeşitli sol örgütler, mollalar
ve ikisi arasında yer alarak Marksizm’le İslam’ı birleştirmeye çalışan Halkın
Mücahitleri, isyanı beraberce büyüttüler. Devrim, yaygın ve inatçı bir
ayaklanmayla gerçekleşti. Uyarılara aldırmayıp iktidarını paylaşmaya yanaşmayan
Şah ülkeden kaçtı. Devlet daha fazla dayanamayarak ayaklananlara teslim oldu.
İran İslam Cumhuriyeti
bugüne gelene dek bazı önemli dönemeçlerden geçti. Bunların başında Şiilerin
siyasete katılması gelir. Bilindiği üzere Şiilerin 12 imam geleneği çerçevesinde
yönetici kutsaldır ve peygamber yerine geçer. 12. İmam olan Muhammed Mehdi
“gaip” sayılır ve insanlığın dar zamanında ortaya çıkarak, Allah adına yönetimi
devralacağına inanılır. O zaman dek hiç kimse toplumu yönetmeye
kalkışmayacaktır. Humeyni’nin bu anlayışı yeniden yorumlayarak değiştirmesi,
Şiilere siyasetin yolunu açmıştır. “Velayeti fakih” (fıkhın üstünlüğü, yani
adaletin mülkün temeli olması) fikrini geliştirmiş, Mehdi görülene dek İslam
hukuku çerçevesinde ve din bilginlerinin denetiminde bir toplum düzeni
kurulabileceğini savunmuştur. Devrim öncesi Necef’de (Irak) ifade ettiği bu
düşünce hızla taraftar bulmuş ve mollaların Şah’ın yıkılışı sürecinde aktif rol
almalarını sağlamıştır.
İslam Devrimi
öncelikle Şah’ı devirmekte önemli rol oynayan sol kesimi tasfiye etti. Bunda,
özellikle Sovyet yanlısı kimi sol kesimlerin Humeyni’yi desteklemesinin önemli
bir payı vardı. İkinci adımı, benzer bir yol izleyen Halkın Mücahitlerini ezmek
oldu. Bu kesimler mollalara karşı koymakta çok geç ve yetersiz kaldılar. Devrimin
ilk yıllarında 440 gün boyunca ABD elçiliğinin işgal edilmesi, rejiminin solcuların elindeki en önemli koz
olan emperyalizm karşıtlığını devralmasını sağladı. Ardından 8 yıl süren ve
yaklaşık 1 milyon kişinin öldüğü tahmin edilen İran-Irak savaşı bugünkü
militarist devlet yapısının oluşmasına katkıda bulundu. Savaş sürecinde büyük
bir şehit kültü oluştu ve devlet kadroları bu temelde militanlaştılar. Bugün
içte ve dışta resmî politikaları tereddütsüz uygulayan devlet kadroları böyle
ortaya çıktı. Şehit ailelerini desteklemek amacıyla, ülke ekonomisinin yüzde
40’na hükmettiği tahmin edilen, dini lider Hamaney’in başında olduğu, Devrim
Muhafızlarının kontrolündeki kayıt dışı şirketler ve ticaretten oluşan bir yapı yaratıldı.
İran’ın devlet
yapısı anayasada her ne kadar dinî gerekçelere göre tanımlansa da durum tersi
biçimde işler. Şeriat hükümlerinin siyasetin gerisinden geldiğine ilişkin Humeyni’nin
yaşamından ve İran’ın yakın tarihten çok sayıda örnek verilebilir. Dolayısıyla
yürürlükteki toplum düzeni de kimi laik çevrelerin sandığı gibi dine dayalı
olduğu için değişmez değildir, toplumsal gereksinimler doğrultusunda
değişebilir. Ancak İslam devrimi çeşitli etkilere karşı kendini garantiye almak
amacıyla dinî ve siyasî otoriteyi iç içe geçiren, değişmesi zaman alan,
karmaşık bir sistem yaratmıştır. Oysa baskı ve sömürü için bile olsa, bir
düzenin ayakta kalması değişime ayak uydurmasına bağlıdır. İran’da bunun sistem
içi olanakları kısıtlıdır. Dolayısıyla düzenin kendini yenileyebilmesi için büyük
kitlelerin sert uyarılarda bulunması kaçınılmazdır. Geçtiğimiz günlerde yaşanan
da budur.
“Ilımlı” olarak
tanımlanan Cumhurbaşkanı Ruhani Mayıs 2017’de bu göreve ikinci kez seçildi.
Radikal görüşleriyle tanınan önceki cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın tekrar aday
olmasına bile izin verilmedi. Bu bile iktidarın kendini yenileme isteğinin
işaretiydi. Ruhani reformculuğundan değil, devleti restore etmeye çalışmasından
dolayı ılımlı sayılır. Günümüz kapitalizminin ülke ekonomilerini küresel
işleyişe uydurmak amacıyla dayattığı iki kural vardır: birincisi denk bütçe, ikincisi bankacılık sistemini küresel sermaye
açısından güvenli kılmak. Ruhani her iki alanda da düzenlemelere girişmiş,
sonucunda toplumun alt ve orta gelirli kesimlerinden tepki görmüştür. Toplumsal
hoşnutsuzluğu lehlerine kullanmak isteyen muhafazakâr Şii kesimler ve
Ahmedinejad yanlıları hükümeti sıkıştırmak amacıyla sokağa çıkarak, tahmin
etmedikleri bir isyana yolaçmışlardır. Şimdilik devlet bu isyanı 21 ölü ve
yüzde 90’ı 25 yaş altında olduğu söylenen bin 500 dolayında tutuklamayla
geçiştirmiştir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.