Savaş olasılığı bulunan durumlarda genellikle “bu satırları yazarken henüz çatışmalar başlamamıştı” notu düşülür. Çünkü savaşta her şey çok çabuk değişebilir. Zaten bu yüzden barışa göre kısa zamanda çok yol alma umuduyla savaşa girilir. Ama kimin umudunun gerçekleşeceği gücüne bağlıdır. Ve “güç” sayılardan ibaret değildir; tarafların haklılığına olan inanç, irade, dayanıklılık, savaş deneyi, örgütlenme biçimleri, coğrafya ve elbette kurulan dostluklar gibi sayısız etken bu kapsamdadır. Güç, savaşın anahtarıdır. Bazen kullanmayıp gösterilmesi bile sonuca ulaşmak için yeterlidir. Bu yüzden en eski savaş teorisyeni Sun Tzu “en değerli zafer, savaşmadan elde edilendir” diyor. Ve modern zamanların savaş teorisyeni Clausewitze de savaşı “siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi” diye tanımlıyor. Savaş gerçeğini anlamak için söylenenlere ya da savaş alanına değil, siyasetin yapıldığı yerlere bakmak gerekiyor. Bu kimi için köyü, beldesi, örgütü, ülkesidir. Kimi içinse bölge, kıta, hatta bütün dünyadır…
Nasıl olursa olsun savaşların kökeninde basit bir
gerçek vardır: Ezen ve ezilenler arasındaki çelişki. Güçlüler, zayıf ezilenler
kitlesine hükmetmek için aralarında sürekli savaşırlar. Ezilenler de
yaşamlarını sürdürebilmek için bir yandan güçlülere karşı direnirken, diğer
yandan bunlar arasındaki rekabetten yararlanarak güç edinmeye çalışırlar.
Sonuçta gücü yeten diğerini alt ederek yaşamanı sürdürür. Tüm savaşların sırrı
bundan ibarettir.
Yöneticilerimiz bir süredir “her türlü teröre karşı
olma ve terörün kökünü kazıma” gerekçesiyle Afrin’e girileceğini söylüyor.
Sözkonusu alan Türkiye’nin hemen güney sınırlarından başlayıp, Suriye’ye doğru
50-60 km. uzanıyor. Coğrafî yakınlığın anlamı şu: Ülke kamuoyu buraların adını
son yıllarda öğrenmiş olsa da, sınırın iki tarafında yaşayanlar akrabalık,
inanç, kültür, iş vb. dayanan tarihsel bağlar sayesinde birbirlerini
yüzyıllardır çok iyi tanıyorlar. Bir gün bu bağlar kopsa bile, ayrı ayrı yerlerde
benzer yaşamlar sürdürüldüğü için geleceğin bir noktasında yine birlikte
yaşamanın yolunu bulurlar. Halklarıyla barışık ve akıllı yöneticiler bu gerçeği
unutmaz. Öncelikle bunu not edelim.
İkincisi, hedef
olarak gösterilen Afrin’e dikkat edelim. Savaş öncesinde 100 bin nüfuslu bir
yerdi, şimdi üç katı insan yaşadığı tahmin ediliyor. O zamanlar nüfusun üçte
biri Kürt, kalanı Arap ağırlıklıydı. Hemen güneyinde İdlip vilayeti bulunuyor.
Burası da Suriye yönetiminin ülkenin başka köşelerinden çatışarak çıkardığı
cihatçıları topladığı yer. Kırsal kesimle birlikte bu bölgede 2 milyon kişinin
bulunduğu tahmin ediliyor. 2011’de Suriye’de iç savaş başladığında
yöneticilerimiz ve ABD’nin ortak amacı “Suriye’ye demokrasi getirmek” diye
ifade ediliyordu. Çatışmalar uzadıkça,
savaşın hedefi de “Sünnilerin haklarının korunması ve mezhepçi Eset
diktatörlüğünün yıkılmasına” doğru geriledi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar
arasında bu amaçla bir “Sünni koalisyonu” kuruldu. Esat’ın yıkılabileceğini gören Rusya, 2015'de
savaşa doğrudan taraf oldu ve cihatçıların mevzilerini bombalayarak dengeleri
değiştirdi. Bu Türkiye açısından bir yenilgiydi ve zaten ardından Sünni
koalisyonu da dağıldı. Bilindiği üzere Rus savaş uçağının Hatay yakınında
düşürülmesinden bu yana Türkiye Suriye’de Rusya’nın onayı olmadan adım atamaz
hale geldi. İşte bugün ve bu koşullarda ülkemiz yöneticileri Suriye’deki
hedeflerini Afrin’e girme noktasına kadar geriletmiş bulunuyorlar. Rusya ve ABD
başta olmak üzere Suriye yönetimi dahil kimse bu amaca sıcak bakmıyor. Bir
yandan diplomatik görüşmeler sürdürülürken diğer yandan savaş açıklamalarıyla
birlikte sınıra yığınak yapılıyor.
Konuyu anlamak için bir kez daha siyasete ve belli başlı güçlerin
konumlarına bakmak gerekiyor.
Bilindiği üzere Suriye'de çatışmaları sona
erdirmek amacıyla iki farklı barış girişimi var. Birincisi Kazakistan'ın
Başkenti Astana'da başladığı için o adla anılan ve Rusya'nın öncülüğünde
gelişen girişim. İkincisi ise ABD öncülüğünde Cenevre'de yapılanlar. Suriye'de
ki pek çok aktör arasında herkesle görüşebilen tek güç Rusya. Bu ay sonu
Soçi'de (ABD hariç) tüm tarafların katıldığı görüşmeler yapılacak. Türkiye PYD'nin katılmasını istemiyor. Ama elinde bu
isteğini Rusya'ya kabul etttirebileceği hiç bir kozu yok. S 400 füzeleri, nükleer santral ve yeni doğal
gaz anlaşmaları üzerinden Rusya'yı satın almaya çalışıyor. Amacı Afrin'i
vurarak, iç siyasette terör yuvalarını dağıttığına ilişkin bir mesaj vermek.
Fırat nehri ABD ve Rus güçleri arasında doğal bir
sınır oluşturuyor. Her ne kadar Fırat'ın doğusunda her iki ülkenin de çok
sayıda askeri üssü bulunsa bile, sorumluluk alanlarını Fırat üzerinden
paylaşıyorlar. Fırat'ın batısındaki Afrin, Ruya'nın güvencesi altında. Türkiye
hem Cerablus üzerinden El Bab'a kadar uzanarak IŞİD'e karşı operasyon yaparken
hem de İdlip'de İran ve Rusya ile birlikte cihatçıların denetim altına alınması
için kontrol noktaları oluştururken elinde hep bir “B” planı vardı: O da
Afrin'i doğusu ve güneyinden kuşatmaktı. Bir ara Kobani ve Afrin arası karayolu
bağlantısı Özgür Suriye Ordusu tarafından (Türkiye adına) kesildiyse de, Esat
yönetimi Halep üzerinden bir bağlantı yolu açtı. Zaten Halep'in kimi
mahalleleri Suriye bayrağı altındaki YPG tarafından korunuyor. Yani Esat
Afrin’i gözden çıkartmadığı gibi, Rus askerleri de halen Afrin'deler.
Dolayısıyla Türkiye'nin Afrin'e girebilmesi için Putin'in olur vermesi
gerekiyor.
Öte yandan yöneticilerimiz “önce Afrin'e, sonra
Menbiç'e gireceğiz”
diyor ama ABD Menbiç ve doğusunda 12 tane askeri üsse sahip olmanın yanı sıra,
buralarda güvenlik gerekçesiyle 30 bin kişiyi eğitiyor. YPG'nin çekirdeğini
oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri adı altında bir ordu kurulmuş durumda.
ABD, eğer Afrin'e bir müdahale olursa buna karışmayacağını ama kendi bölgesinde
askerlerinin devriye gezmeyi sürdürdüğünü belirtiyor.
Sonuç olarak bölgedeki güçlerin, Türkiye'nin Afrin'e
müdahale olasılığını
ve bu amaçla sınıra yığınak yapmasını
birbirlerine karşı koz gibi kullandığını söyleyebiliriz. ABD, Afrin'deki Kürt
güçlerine “Fırat'ın doğusuna geçin size güvence vereyim” diyor. Suriye'nin
petrol sahaları, verimli arazileri ve ülkenin önemli üç büyük hidroelektrik
santrali bu bölgede. Ayrıca ABD burayı elinde tutarak İran'ın Akdeniz'e
uzanmasını engellemeye çalışıyor.
Rusya, bölgedeki Kürtlerin ABD’ye yakınlığını ve ayrı devlet
kurmaya doğru ilerlemesini istemiyor. Esat’la birlikte, Kürt sorununun
Suriye’yi ilgilendirdiği ve Türkiye'nin buna müdahale etmemesinden yana. PYD, federal bir yapı istiyor. Dolayısıyla Rusya ile araları ne kadar iyi
olsa da, bu konuda anlaşamıyorlar. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, Rusya
Türkiye'nin Afrin'e girmesine değilse bile sınırdan top atışı yapmasına
gözyumuyor. Böylece Kürtlerin Esat'a yaklaşması için Türkiye'nin gazabını kendi
lehine kullanmış oluyor. Buna karşılık ABD, Türkiye'nin Afrin'e girerek Rusya
ile gerilim yaşamasını ve aralarının bozulmasını istiyor. Rusya ise, Türkiye'ye
Fırat'ın doğusunu gösterip asıl oralara müdahale etmesi gerektiğini söyleyerek
ABD ile karşı karşıya getiriyor. Özetle
Türkiye, Suriye siyasetinin yanlışlarının faturasını ödemeye devam
edecek gibi görünüyor. Bu nedenle,
hiçbir sonuç alınamayacağı halde Afrin'e girmekten bahsedilmesinin nedeni, iç
siyasette milliyetçi oyları kendine çekmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.